Ali Çarkoğlu

Ali Çarkoğlu Prof. Dr., Koç Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü

Siyasal sosyalleşmeye bireylerin uzun zaman içinde oluşturdukları dünya görüşü ya da ideolojileri olarak bakabiliriz. Bunu karikatürize edersek, solcular Nazım ile, sağcılar da Necip Fazıl ile büyürler diyebiliriz. Bizim sol ile sağın Batı demokrasilerinde karşımıza çıkan farklı sürümleriyle karşılaştırılamayacak özellikleri olduğunu da yadsımamak gerek. Türkiye’de sol ve sağ ekonomik mücadele içerisinde emekçilerle sermayedarlar arasında bir ayrışmanın yansıması değildir örneğin. Daha çok kültürel ayrışma içerisinde dindarlık ve dinin kamusal alandaki yerine dair bir farklılaşmanın yansımasıdır. Ancak yine de global sol ve sağ kavramları bize çok da yabancı değiller. Devletin ekonomideki yeri konusunda sağ ve sol partiler piyasa şartlarına müdahale konusunda çok farklılaşmıyor gibi görünebilirler bugünlerde. Oysa dikkatle baktığımızda örneğin solcular Türkiye’de de piyasa hakimiyetine karşı ya da şüpheci iken sağcılar piyasayı daha sıkı savunur konumdadırlar.
Bu tartışmaya dair aklıma kazılı örnek Türkiye siyasetinde Necdet Calp ve Turgut Özal arasında 1983 seçimleri öncesindeki televizyon tartışmasında yaşanmıştı. Evet, o günlerde liderler televizyon kanallarında tartışırlardı ve halk bu tartışmalarda dile getirilenleri değerlendirme olanağına sahipti. Böyle bir olanağı uzun zamandır bulamıyoruz. Son televizyon tartışmasını ne zaman yaptık? 2002 seçimi öncesinde bir tane anımsıyorum ama sanırım sonrasında bir daha olmadı. 2019 İstanbul yerel seçimlerinden önce iki aday arasında yapılan tartışmanın o kadar ses getirmesinin ardında belki böyle tartışma ortamlarına duyulan özlem de yatıyordu.

“Satamazsınız beyefendi, sattırmayız!”

Neyse, 1983 tartışmasında Özal elinde meşhur Cross kalemini göstererek özelleştirmelerin öneminden bahsedip o zaman tek olan Boğaz Köprüsü’nün kârını halka açıp özelleştireceğini söylemişti. Calp ise buna itirazla “Bu köprü zaten halkın malıdır onun kârını nasıl özelleştirirsiniz” ve “Satamazsınız beyefendi, sattırmayız!” diye çıkışmıştı. Sol özelleştirmelere karşı devletin ekonomideki yerinin devamını savunurken, Özal kamu sektörünü ufaltıp özel sektörü geliştirecek piyasa ekonomisine geçiş konusunda halkı ikna etmeye çalışıyordu. Bunda hiçbir zaman başarılı olamasa da özelleştirmeler yapıldı. Demek ki halkın ne tercih ettiği demokrasimiz için her zaman bağlayıcı olmamıştır. Kamuoyu araştırmalarında devletin elindekileri özel mülkiyete devredelim onlar daha etkin bir şekilde işletsinler diye özetlenebilecek özelleştirme fikri hiçbir zaman popüler destek bulamamıştır. Yani halka sorsak bu özelleştirmeleri hiç yapamazdık. Ama kendi mantığı içerisinde bu özelleştirmeler yapılagelmiştir. Bu politikanın siyaseten “satılabilmesi” bir beceri olabilir. Örneğin Thatcher Birleşik Krallık’ta bu beceriyi göstererek özelleştirmeleri yapmışken bizde özelleştirmeler halka rağmen yapılmıştır.

Sol ve piyasa ekonomisi

Bugün de neredeyse kırk yıl sonra bile ana hatlarıyla sol ve sağ arasındaki fikir ayrılıklarının benzer ayrışmalar etrafında şekillendiğini görüyoruz. Elbette bugünün ekonomideki ana konusu özelleştirmeler değildir. Solun piyasa ekonomisine karşı direnci eskisi kadar keskin olmayabilir. Sağda da devletin müdahaleci ve düzenleyici rolü eskisine oranla daha kabul görüyor olabilir. Türkiye’nin solu ile Almanya ve Birleşik Krallık’taki sol partilerin ortak yönleri de az olabilir. Ama siyasette fikir ayrılıklarımızı hala en kaba çizgileriyle sol ve sağ ellerimizle gösteriyoruz. Bu doğal ayrışma fikrî olarak da kişilerin siyasi tercihlerini şekillendirmeye devam ediyor.
Peki Türkiye’de sol-sağ düzlemi hala seçmen davranışlarını açıklamakta anlamlı bir etki yaratıyor mu? Kişilerin sol-sağ düzleminin ne anlama geldiklerini gayet rahat anlayıp yorumlayabildiklerini de gözlüyoruz. Bu herkesin sol ve sağdan aynı şeyleri anlıyor olduklarını elbette göstermiyor. Hatta biliyoruz ki kişiler arasında anlamlı farklılaşmalar olduğu gibi Türkiye tecrübesiyle batı demokrasileri arasında da anlamlı farklılıklar var. Ama yine de kişiler hem kendilerini sol-sağ cetveli üzerinde konumlandırabiliyorlar, hem de belli başlı partilerin bu cetvelde nerede olduklarını rahatlıkla gösterebiliyorlar. Daha sonra da görüyoruz ki kişilerin bu cetvel üzerinde kendi konumuna yine kendi konumlandırdığı partiler arasında en yakın olan partiye oy verme olasılığı oldukça yüksek. Yani eğer kişi kendini 1-10 cetvelinde sağ uca yakın 6’ya, CHP’yi 3’e ve AK Parti’yi 7, MHP’yi de 9’a yerleştirmişse oyunu kalkıp da MHP ya da CHP’ye vermiyor. Büyük olasılıkla AK Parti’ye veriyor. Kişilerin sol ve sağı kafalarında yorumlamaları ve kendileriyle partileri bu soyut ideoloji cetvelinde bir yere konumlandırmaları uzun dönemde oluşan ideolojik bir görüşün yansımasıdır. Bu ideolojik ayrışma halen etkili olmaya devam ediyor.

İki araştırma ve sol-sağ

Aşağıda 1990  ile 2018 arasında elde edilen verilerle aynı 1-10 cetvelinde Türkiye temsili örneklemdeki kişilerin konumları gösterilmiştir. 1990 sonucu Dünya Değerler Araştırması’ndan, diğerleriyse “Türkiye Seçim Çalışmaları”ndan elde edilen verilerdir. Bu cetvel üzerinde seçmenlerin dağılımına baktığımızda cetvelin orta bölgesi ya da merkez pozisyonların doksanlı yıllardan 2000li yılların başına geldiğimizde yavaş yavaş çöktüğünü görüyoruz. Doksanlarda yaklaşık %43 civarında bir seçmeni merkez konumlarda (cetvelde 5 ve 6) bulurken 2002’de %32, 2018 Haziran’ında ise ancak %15 merkezde bulunuyordu. Merkezin sağında ise 1990’da %23, 2002’de %43 olan kitle 2018 Haziran’ında %47’ye yakındır. Merkezin solunda ise 1990’da %22 olan kitle Haziran 2018’de ancak %23’tür.

Sol-sağ cetveli

Yani gitgide eriyen merkezden sağ uca doğru bir kayış olmuştur. AK Parti’nin iktidarı bu ideolojik kayışın bir ürünüdür. Sol ideolojiye eğilimli kitle ise yaklaşık 30 yıllık bir süre içinde seçmen kitle içerisinde değişmeksizin her dört ya da beş kişiden biri olarak kalmıştır. Solun iktidara uzak olmasının belki de en temel nedeni budur. Solda az parti varken yeni kurulan partilerin kendilerini hep sağa yakın konumlandırmalarının da nedeni budur. Uzun dönemde şekillenen ideolojik eğilimler sağ partilere olanak sağlarken solu hep muhalefette tutan bir siyasi iklim yaratmaktadır.
Yine siyasi sosyalleşme açısından baktığımızda örneğin genç nesillerin anne babalarının nesilleriyle karşılaştırıldığında daha sağda olduklarını görüyoruz. Bu gözlemi darbe rejiminin 80’li yıllarda empoze ettiği, gitgide daha muhafazakarlaşmış eğitim sistemimizden bağımsız anlayabilir miyiz? Halk, emekçi, sömürü, dialektik, lümpen, devrim ve hatta evrim gibi kelimeleri duymayan, kullanmayan kaç nesil yetişti? Bu nesillerin solda olmalarını bekleyebilir miyiz? Muhafazakar yükselişin kelimeleri ecdat, kadim, şuur, düstur, kızıl elma, tecessüs, istikşafi ve diğerleri ile dile gelen siyasi öncelikler ve dünya görüşü AK Parti iktidarını yaratan ve ayakta tutan muhafazakar dalganın parçasıdır. Bu dalga ancak uzun dönem sosyalleşmesi ile oluşur. Sahile vurması birkaç on yıl alır ve sahilden geri çekilmesi de yine uzun sürer. En azından sol-sağ cetveli üzerindeki dağılımın değişimi bize dalganın geri çekilmekte olduğunu henüz göstermiyor. Bu tartışmada son zamanlarda dile getirilen “gençler dinden uzaklaşıyor” iddiası da siyasal sosyalleşme bağlamında önemli bir iddiadır. Buna ileride veri temelinde bakmaya çalışacağım.