Barçın Yinanç

Gazeteci-Yazar

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Kasım’daki Kıbrıs ziyaretinde verdiği mesajlar, yeni dönem politikaları açısından önemli ipuçları barındırıyor. (Fotoğraf Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 15 Kasım’da KKTC’ye yaptığı ziyaret sırasında verdiği mesajlar önümüzdeki dönemde izlenecek politikalar açısından ipuçları taşıyor. Bu nedenle Erdoğan’ın bundan sonra Kıbrıs’ta iki devletli çözümün müzakere edilmesi gerektiği yönündeki söylemiyle kapalı Maraş’ın açılmasına ilişkin yaptığı açıklamaları mercek altına almakta fayda var.

İki devletli çözüm söyleminden başlayalım. Aslında Kıbrıs’la yakından uzaktan ilgili hemen tüm aktörler adada iki bölgeli, iki toplumlu federasyona dayalı çözüme ulaşılmasının çok da mümkün olmadığının farkında. Ama elbette bunu dillendirmeleri söz konusu değil. Türk tarafının “iki devletli çözümü” bu kadar yüksek sesle gündeme getirmesinin de yakında başlaması beklenen müzakereler öncesinde Rumların elini güçlendirme olasılığı çok yüksek. Çünkü bu saatten sonra Kıbrıs’la ilgili yeni algı savaşları yaşanacak.

Rum tarafının maskesi düştü

Biraz açalım.

“Rumlar bir adım atarsa biz iki adım atarız” söylemiyle 2004’te müzakere masasına oturan AK Parti hükümetinin bu tavrı Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüm getirmedi. Rumlar 2004 Nisan’ında yapılan referandumla Birleşmiş Milletler (BM) planını reddedince çözüm çabaları boşa çıktı.

Buna rağmen masadan kârlı kalkan, Türk tarafı oldu. BM çerçevesinde varılan çözüme “Evet” diyen Türk tarafı moral üstünlük elde etti. “Rumlar çözüm, Türkler çözümsüzlük yanlısı” şeklinde yıllar içinde yerleşmiş uluslararası algıyı kırdı.

Ankara-Lefkoşa hattında strateji birliği

Aradan geçen sürede çözüm için yapılan denemeler, sonuncusu 2017’de Crans Montana’da olmak üzere başarısızlıkla sonuçlandı. Ankara o tarihten itibaren iyice ibreyi iki devletli çözüme çevirmeye başladı. Ancak bu strateji değişikliğinin önündeki en önemli engellerden biri federal çözüm taraftarı olan Mustafa Akıncı’nın KKTC’de cumhurbaşkanlığı görevinde bulunması idi.

KKTC’de geçen ay yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerini iki devlet temelinde çözümü savunan Ersin Tatar’ın kazanması ile bu engel ortadan kalkmış oldu.

KKTC’deki seçim sürecinin sonuçlanması ile BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs’ta iki toplumun temsilcileri ile garantör ülkeler Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin katılımıyla beşli bir konferans çağrısı yapması bekleniyor.

Bu aşamada ne BM, ne diğer garantör ülkeler Yunanistan ve İngiltere, ne de diğer ilgili aktörlerin Türk tarafının “Artık iki devletli çözümü konuşalım” önerisini kabul etme ihtimali var.

Baştan “Ben federal çözümü değil, iki devlet temelli çözümü konuşmak için masaya gelirim” demek, Rum-Yunan tarafının ekmeğine yağ sürer.

Zira BM kararları çözümün iki toplumlu iki bölgeli federal bir yapı üzerine inşa edilmesini öngörüyor. İki devlet temelli çözüm için en başından bastırmak, BM tarafından önerilen çözüm formülünü reddetmek anlamına gelir ki bu da Rumlara çözümsüzlüğü Türk tarafının üzerine yıkıp algı savaşlarında öne geçmek için aradığı fırsatı vermiş olur.

Türk tarafı “Çözüme son bir şans veriyoruz” diyerek masaya oturabilir. Ancak müzakerelerin ilanihaye sürmesini engellemek için zaman sınırlaması getirilmesinde ısrarcı olabilir. Böylece masaya oturmadan masayı deviren taraf olarak hedef haline gelmekten kurtulur.

Erdoğan Maraş’ta taşınmaz komisyonuna neden vurgu yaptı

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kıbrıs’ta çözüm konusundaki “Doğrucu Davut” mesajlarının tersine kapalı Maraş konusunda verdiği mesajların içeriğinin çok daha stratejik hesapların bir ürünü olduğu görülüyor.

Cumhurbaşkanı Rumları Maraş’taki mülkleriyle ilgili Taşınmaz Mal Komisyonu’na (TMK) başvuruda bulunmaya çağırdı. Bu çağrı Türk tarafının iki devletli çözümü kolaylaştırmaya dönük adımları artık atmaya başlayacağı şeklinde okunabilir.

Konuya çok aşina olmayanlara TMK’yı hatırlatmakta yarar var. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) 1996’da Türkiye’yi Loisidou davasında mahkum etmiş, Türk devletinin güneyde malları olan Rumlara milyonlarca avro tutarında tazminat ödemesi ihtimali gündeme gelmişti.

Ancak adanın kuzeyinde kurulan TMK ile Rumlara mal ve mülkleriyle ilgili olarak Strasburg’a gitmeden önce Kıbrıs Türk tarafına gelip başvuracakları bir merci yaratıldı. Rum kesimimin tüm itirazlarına karşın TMK 2005’te AİHM tarafından etkin bir iç hukuk yolu olarak kabul gördü.

2010’lu yılların başında Kıbrıs Rum Kesiminde yaşanan ekonomik krizin de etkisiyle binlerce Rum, hükümetlerinin itirazlarına rağmen TMK’ya başvurdu. Ancak TMK etkin bir şekilde işletilemedi. Kıbrıs Türk tarafında bazı çevreler Rumlara ait mal ve mülklerin iadesi, takası yada maddi tazminine direniş gösterdiler.

Türkiye’den komisyona para akışı başlar mı?

Aslında TMK süreci ile asıl hedeflenen tercihini o yönde kullanan Rumlara tazminatlarını ödeyip mallarını mülklerini Türk tarafında bırakmaları idi, zira böylece Kıbrıs’ta en çetrefilli konuları oluşturan toprak ve mülkiyet sorunlarının çözümü kolaylaşmış olacaktı.

Kuzeyde mülkleri olan Rumların çok büyük bir bölümünün TMK ile el sıkışıp “helalleştiğini” düşünün. Çözüm için yapılacak müzakerelerde mülkiyet sorunu bayağı bir hafiflemiş olurdu. Başka bir örnek verelim. Türk tarafı Annan planında Güzelyurt’u Rum tarafına bırakmayı kabul etmişti.

2005’ten bu yana geçen süre içinde TMK işletilse ve Güzelyurt’a öncelik verilse, Rumların Güzelyurt’taki mal ve mülklerine ilişkin talepleri karşılanmış olsa, Türk tarafının müzakere masasına oturduğunda Rum yönetiminin Güzelyurt’u kendi topraklarına geri almak yönündeki ısrarını kırması daha kolay olurdu.

Ancak TMK’nın etkin işletilmesi için Ankara’nın çok ciddi bir kaynağı KKTC’ye aktarması gerekiyordu ki böyle bir kaynak aktarımı yapılmadı ya da yapılamadı.

Geçen haftaki ziyarete dönersek, gerek Erdoğan gerekse Tatar’ın TMK’ya yönelik açıklamaları, bu kaynağın önümüzdeki dönemde akıtılmaya başlanacağı yönünde yorumlanabilir.

Erdoğan neden Rumların mağduriyetine dikkat çekti?

Öte yandan Maraş’la ilgili söylemlerde de konunun BM boyutuna hassasiyet gösterilmesi gerekiyor ki cumhurbaşkanının açıklamalarından bu hassasiyete özen gösterildiği anlaşılıyor.

Rumlarla birlikte bölgesel ve global aktörlerin Maraş’ın BM Güvenlik Konseyi kararları doğrultusunda değil de Türkiye’nin denetiminde açılmasına itiraz etmeleri beklenir. Nitekim BM de Avrupa Birliği de yaptığı açıklamalarda tek yanlı adımlardan kaçınılmasını istedi. En son ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da Maraş’la ilgili adımı BM kararlarıyla tutarsız olmakla eleştirdi.

Cumhurbaşkanının “Maraş’ta atılan adımın amacı yeni mağduriyetler yaratmak değil mevcut mağduriyetlerin giderilmesi” yönündeki söylemi bu ve benzer eleştirileri püskürtmek için kullandığı anlaşılıyor. Yani bundan sonraki söylemin “Maraş’ın açılması”ndan “Rumların mağduriyetlerinin giderilmesi”ne kayması beklenebilir.

Tabii söylenen sözlerle yapılanların ne ölçüde örtüştüğünü önümüzdeki günler gösterecek. Maraş’la ilgili mağduriyetlerin giderilmesi için öncelikle Maraş’ın askeri bölge statüsünden çıkması gerek. Zira Maraş’la ilgili olarak neredeyse 400’e varan başvuruların hiçbiri, Maraş askeri statüde olduğu için TMK tarafından değerlendirmeye alınamıyor.

“Maraş, Osmanlı vakıf malı” söyleminin sonu mu?

Son bir not: Erdoğan ve Tatar tarafından yapılan açıklamaların ardından Maraş’taki mülklerin Rumlara verilmesine gerek olmadığı, bunların Evkaf malı olduğuna dair söylemlerin bundan sonra fazlaca gündeme gelmeyeceğini tahmin edebiliriz. Son 40 yıldır Maraş’ı verip karşılığında Ercan havaalanının uluslararası uçuşlara açılması pazarlığını yapan Türk tarafının birden bire “Pardon, zaten Maraş bizimdi” demesi pek inandırıcı olmayacaktı.