5 Ocak’tan itibaren İran’da ülke geneline yayılan protesto eylemlerine güvenlik güçlerinin silahlı müdahalesi sonucunda can kaybının 500’ü aştıığı, 2000 kişinin de tutuklandığı bilgisi veriliyor. (Foto: Ekran Görseli)
İran’da güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması, can kayıplarının gayrı resmi bilgilere göre 500’ü aşması ve ülkenin adeta dijital bir karanlığa gömülmesi, artık sadece bir iç düzen sorunu değil. Bu tablo, bölgesel güç dengelerini sarsabilecek bir jeopolitik kırılma anına işaret ediyor.
ABD Başkanı Donald Trump, İran’ın kendisine “uzlaşma mesajları” göndermesinin “güçlü askeri seçenekleri” masadan kaldırmadığını söyledi. İsrail’in uzun süredir İran liderliğini doğrudan hedef alan güvenlik doktrini birlikte okunduğunda, Tahran’a yönelik sınırlı, örtülü ya da nokta atışı bir askerî-siyasi müdahalenin gündeme gelmesi artık uzak bir senaryo sayılmıyor. Batı basınında –özellikle Financial Times, Wall Street Journal ve The Economist’te– son günlerde yayımlanan analizler, İran’daki iç meşruiyet kaybının, dış baskı ve müdahale söylemi için psikolojik eşiği aşağı çektiğine dikkat çekiyor.
Ancak resmi sadece Trump ve İsrail üzerinden okumak eksik olur. Dış baskı elbette var: nükleer dosya, İsrail’in güvenlik kaygıları, ABD’nin sertleşen dili. Fakat sokaklara taşan öfkenin kaynağı Washington’da ya da Tel Aviv’de değil; 1979’dan bu yana biriken derin bir iç tıkanmada yatıyor.
Kırk beş yılı aşkın süredir İran, ideolojik vesayet altında, siyasal çoğulculuğu sınırlı, güvenlik refleksi giderek sertleşen bir sistemle yönetiliyor. Bugün patlayan kriz, bir anlık öfke değil; uzun yılların baskısının, temsil edilememe duygusunun ve kuşaklar arası kopuşun birikmiş sonucudur.
Uluslararası Af Örgütü, Human Rights Watch ve Reuters’in sahadan aktardığı son veriler tabloyu netleştiriyor:
• Protestolar ülkenin 31 eyaletinin tamamına yayılmış durumda.
• Gösterilerin görüldüğü yerleşim sayısı 200’ü aşmış, bazı kaynaklara göre 500’e yaklaşmış durumda.
• Ölü sayısının 500’ün üzerine çıktığı, yaralı ve kayıp sayısının ise yüzlerle ifade edildiği bildiriliyor.
• Gözaltına alınanların sayısı 2.000’i geçmiş durumda; gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.
• İnternet trafiği bazı günler yüzde 80–90 oranında düşmüş, sosyal medya, mesajlaşma uygulamaları ve VPN erişimleri sistematik olarak engellenmiş durumda.
Bu sadece sokakların değil, bilginin de kuşatma altında olduğunu gösteriyor. Dijital karartma, modern çağda rejimlerin elindeki en etkili sansür ve kontrol araçlarından birine dönüşmüş durumda.
IMF ve Dünya Bankası verileri, toplumsal öfkenin arkasındaki ekonomik zemini de ortaya koyuyor:
• Enflasyon yüzde 40’ın üzerinde; gıda ve konut kalemlerinde hissedilen oran çok daha yüksek.
• İran riyali son yıllarda dolar karşısında dramatik biçimde değer kaybetti.
• Genç işsizliği birçok bölgede yüzde 25–30 bandına yerleşmiş durumda.
Ancak mesele yalnızca hayat pahalılığı değil. Kadınların kamusal hayattan dışlanması, dünyaya açık bir genç kuşağın kapalı bir siyasal düzene mahkûm edilmesi, ifade özgürlüğünün sistematik biçimde kısıtlanması ve siyasetin dar bir dinî–bürokratik elitin tekelinde kalması, rejim ile toplum arasındaki mesafeyi her yıl biraz daha açtı.
Asıl fay hattı Washington ile Tahran arasında değil; Tahran ile kendi gençleri, kadınları ve kentli orta sınıfı arasındadır.
Trump’ın dış politika refleksi güç dili, caydırıcılık ve gerektiğinde liderliği doğrudan hedef alan operasyonlar üzerine kurulu. İsrail’in İran’a bakışı ise daha da keskin: Nükleer kapasiteye yaklaşan, bölgesel nüfuzu artan ve ideolojik olarak düşman bir rejim, varoluşsal tehdit olarak görülüyor.
İran içinde rejimin kendi halkına silah doğrultması, bu iki aktöre şu argümanı sunuyor:
“Bu artık sadece bir nükleer ya da bölgesel güvenlik meselesi değil, bir meşruiyet meselesidir.”
Bu söylem, sınırlı ama etkili askerî hamleler için uluslararası kamuoyunda psikolojik ve diplomatik zemin yaratıyor.
Bazı çevrelerde giderek daha yüksek sesle dile getirilen bir başka stratejik okuma da şu:
İran’ın askeri ve jeopolitik kapasitesi ciddi biçimde zayıflatılır, Hizbullah, Şii milis ağları ve bölgesel etki alanları daha da törpülenirse, Ortadoğu’da İsrail’in stratejik hedefleri karşısında “denge unsuru” olarak fiilen sadece Türkiye kalır. Bu da Ankara açısından risklerin artması anlamına gelebilir.
Bu bakış açısına göre: Suriye’de İran etkisinin gerilemesi, Irak’ta Şii milis yapılarının zayıflatılması, Lübnan’da Hizbullah’ın hareket alanının daraltılması, Tahran’ın içeride uzun süre meşgul edilmesi sonrasında, Doğu Akdeniz’den Gazze’ye, Kafkasya’dan Orta Koridor’a uzanan geniş coğrafyada stratejik ağırlığı hissedilen tek büyük bölgesel aktör Türkiye olur.
Bu, İsrail ile Türkiye arasında doğrudan bir çatışma anlamına gelmek zorunda değil. Ancak tarih şunu gösteriyor: Güç boşlukları her zaman yeni rekabet alanları üretir. İran’ın “kanatlarının kırıldığı” bir senaryoda;
• Doğu Akdeniz enerji denklemi,
• Filistin meselesi,
• Suriye’nin geleceği,
• Kafkasya–Orta Asya bağlantıları,
• NATO’nun güney kanadı ve Karadeniz güvenliği
gibi başlıklarda Türkiye’nin ağırlığı daha görünür ve bazı aktörler için daha “dengeleyici ama rahatsız edici” hale gelebilir.
Bu nedenle bazı Batılı ve İsrailli strateji çevrelerinde şu soru daha açık sorulmaya başlandı:
“İran sonrası Ortadoğu’da asıl dengeleyici kim olacak ve bu denge nasıl sınırlanacak?”
Bu tablo Ankara için hem bir risk hem de bir gerçekliktir. Risk, Türkiye’nin artan stratejik ağırlığının daha fazla baskı, dengeleme ve kuşatma girişimini tetiklemesidir. Gerçeklik ise, Türkiye’nin artık bölgesel oyunun kenarında değil, merkezinde olduğudur.
Bu yeni dönemde Türkiye’nin akılcı çizgisi ne İran’ın boşluğunu dolduracak bir cepheleşmenin parçası olmak, ne de İsrail’le sıfır-toplamlı bir rekabete sürüklenmektir. Asıl ihtiyaç;
• Caydırıcılığı güçlü tutmak,
• Diplomatik kanalları açık tutmak,
• Çok taraflı denge siyasetini derinleştirmek,
• Hiçbir stratejik eksenin “doğal hedefi” haline gelmemektir.
İran’daki kriz, bir nükleer dosya tartışmasının ya da Trump’ın sert söylemlerinin ötesinde, bir halkın nasıl yönetilmek istemediğiyle ilgili tarihsel bir hesaplaşmadır. Trump ve İsrail’in olası hamleleri bu süreci hızlandırabilir, sertleştirebilir. Ancak belirleyici olan, rejimin kendi toplumuyla kopan bağını onarıp onaramayacağıdır.
Ve eğer İran sahnesinde dengeler köklü biçimde değişirse, bunun yankıları sadece Tahran’da değil, Ankara’da, Tel Aviv’de, Moskova’da ve Brüksel’de de hissedilecektir. Ortadoğu’da bir aktörün zayıflaması, otomatik olarak diğerlerinin güvenliğini artırmaz; çoğu zaman sadece yeni gerilim hatlarının doğmasına yol açar.
Halen Silivri Cezaevinde tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP'nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu,…
Birleşmiş Milletler’in yayımladığı Peace Outlook 2026 raporu, dünyanın giderek daha parçalı, daha güvensiz ve daha…
Dün, 10 Ocak, 15.00 sıralarında Halep Valisi Azzam El Gharib, dört gündür şehirde orduyla SDG/PKK…
Son dönemde gündeme gelen Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ittifakı iddiaları, ‘Müslüman NATO’su mu kuruluyor?’ sorusunu beraberinde getiriyor.…
Suriye iç savaşının Halep’te yeniden alevlenme riski, 9 Ocak sabaha karşı 03.00’te Türkiye ve…
En düşük emekli maaşı, hükümetin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sunduğu kanun teklifiyle yeniden gündeme…