Siyaset

Avrupa Değişiyor — Türkiye İzliyor mu?

 

27 AB üye devletinin devlet/ hükümet başkanları, rekabetçiliğe ivme kazandırmak, iç pazarı güçlendirmek ve ekonomik bağımlılıkları azaltmak gibi başlıkları görüşmek üzere  12 Şubat’ta Belçikan’da Alden Biesen şatosunda gayri resmi bir zirve için biraraya geldiler. Açılış konuşmasını  zirvenin toplanma çağrısını yapan AB Konseyi Başkanı A. Kosta yaptı. (Foto: Ekran Görseli)

Avrupa Birliği’nde işler hızlı gelişiyor. Hem de Türkiye’de yeterince takip edilmeyen, edildiğinde de genellikle yanlış mercekten bakılan bir hızda.

Türkiye’de Avrupa çalışmaları, üyelik tartışmasının dar koridoruna sıkıştı. “Alırlar mı, almazlar mı?” sorusu etrafında dönen bir gündem, Avrupa’da olup biteni anlamamızı engelledi. Üyelik perspektifinden ve AB ile hukuki ve değer temelli ilişkiden vazgeçmemek gerekir — ama Avrupa’yı yalnızca bu pencereden izlemek, bizi kısıtlıyor. Avrupa kıtasında şu anda yaşanan dönüşüm, Türkiye’nin üye olup olmayacağından bağımsız olarak ekonomimizi, ticaretimizi, sanayi politikamızı ve stratejik konumumuzu doğrudan etkiliyor. Türkiye’nin Avrupa’yı görmezden gelme lüksü yok. Ne oluyor, ne anlama geliyor — bunu çok dikkatli çalışmamız gerekiyor.

Peki ne oluyor?

Avrupa Kendini Kuşatılmış Hissediyor

Kısaca özetleyelim: Avrupa üç cepheden baskı altında. Bir yanda müttefiki olması gereken ABD’nin başında uluslararası kuralları açıkça hiçe sayan bir Trump yönetimi var. Öte yanda devlet destekli üretim kapasitesiyle Avrupa sanayisini piyasadan silen bir Çin. Arka planda ise Ukrayna savaşının dayattığı devasa savunma harcaması ihtiyacı. Bu üçlü baskı, AB’nin on yıllar boyunca inşa ettiği “açıklık ve kurallara dayalı ticaret” modelinin artık işe yaramadığı algısını güçlendiriyor.

Eski Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi’nin 2024’teki rekabet raporu Avrupa’nın yıllık 800 milyar euro ek yatırıma ihtiyacı olduğunu ortaya koymuştu. ECB savunma harcamalarını da eklediğinde bu rakam 1,2 trilyon euroya çıktı. Ama raporun önerilerinin ancak onda biri hayata geçirildi. Draghi, 12 Şubat zirvesi öncesinde çıtayı daha da yükseltti: “konfederasyondan federasyona” geçiş, yani “Avrupa Birleşik Devletleri” çağrısı. Bu, bir akademik fantezi değil; eski bir merkez bankası başkanının ve başbakanın AB liderlerine doğrudan yaptığı siyasi çağrı.

12 Şubat Alden Biesen Zirvesi: Gözden Kaçan Kırılma Noktası

Ve geldik 12 Şubat’a. AB liderleri Belçika’nın Limburg bölgesindeki 16. yüzyıldan kalma Alden Biesen Şatosu’nda gayriresmi bir zirvede buluştu. Türkiye’de bu zirve neredeyse hiç yankı bulmadı. Oysa olan biteni dikkatle takip edenler için bu toplantı, AB’nin yön değiştirdiği anlardan biri olabilir.

Gündem tek kelimeyle özetlenebilir: rekabet gücü. Ama şatoya girmeden önce bile liderler arasındaki çatlaklar görünür haldeydi. Macron ortak borçlanma ve “Buy European” kamu alımı şartı istiyordu. Merz-Meloni ekseni tam tersi yönde, daha fazla deregülasyon savunuyordu — Merz tek pazar derinleşmesinden söz ediyor ama Alman bölgesel bankalarının muhalefeti yüzünden sermaye piyasaları birliğini fiilen engelliyordu. İsveç, Hollanda, Litvanya ise “Buy European” şartının ek bürokratik yük getireceği uyarısındaydı. Devasa yatırım ihtiyacının nasıl karşılanacağına dair konsensüs sıfırdı.

Macron ve Merz şatoya birlikte, asma köprüyü yan yana geçerek giriş yaptılar — birlik mesajı veren güzel bir görsel. Ama herkes biliyordu ki bu iki liderin ekonomi vizyonu arasındaki mesafe köprünün uzunluğundan çok daha büyüktü.

Zirve Bitti, Asıl Oyun Şimdi Başlıyor

Alden Biesen’den bağlayıcı karar çıkması beklenmiyordu ve çıkmadı. Ama çıkan sinyaller beklentilerin ötesindeydi.

Siyaset bilimci Robert Putnam’ın “iki düzeyli oyun” teorisini hatırlayalım: uluslararası müzakereler iki masada oynanır. Birinci masa liderlerin birbirleriyle anlaştığı uluslararası düzeydir — Alden Biesen’de tamamlanan bu. İkinci masa ise liderlerin başkentlerine dönerek vardıkları uzlaşıyı kendi kamuoylarına, parlamentolarına ve koalisyon ortaklarına kabul ettirmeleri. Merz’in Alman sanayicilere, Macron’un Fransız çiftçilere ne söyleyeceğini henüz bilmiyoruz. Ama birinci masada neler olduğu yeterince net.

Liderler, Enrico Letta’nın “eksik tek pazardan gerçek bir tek pazara” geçiş çağrısını kabul etti. “Bir Avrupa, Bir Pazar” — ve bunun 2026-2027’de tamamlanması hedefleniyor. “28. rejim” (EU Inc.) adı verilen AB çapında tek şirket kuralları çerçevesi için Mart’ta teklif sunulacak. Sadeleştirme gündeminde oybirliği sağlandı. Telekomünikasyon gibi sektörlerde şirket konsolidasyonuna yeşil ışık yakıldı. Tasarruf ve Yatırım Birliği’nin Haziran’a kadar ilk fazının tamamlanması, aksi halde en az dokuz üye ülkenin birlikte ilerleyeceği “güçlendirilmiş işbirliği” mekanizmasının devreye girmesi öngörüldü. Savunma, uzay, temiz teknoloji, yapay zeka ve ödeme sistemlerinde “Avrupa tercihi” (European preference) ilkesi geniş mutabakatla benimsendi. Ve tüm bunlar 19 Mart’taki resmi zirvede somut bir yol haritasına dönüştürülecek.

Von der Leyen zirve sonrası attığı kısa mesajda durumu özetledi: “2026, vites değiştirdiğimiz yıl. Beş çalışma bloğu üzerinde çalışacağız: Sadeleştirme. Tek pazar. Düşük enerji fiyatları. Yapay zeka odaklı dönüşüm. Güçlü ticaret. Yön belli.” Bu beş başlığın her biri Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor.

Merz’in İngilizce’ye Geçtiği An

Ancak Alden Biesen’in ötesinde, zirve haftasının en çarpıcı anlarından biri Almanya Şansölyesi Merz’den geldi. Münih Güvenlik Konferansı açılış konuşmasının büyük bölümünü Almanca yaptıktan sonra Merz bir anda İngilizce’ye geçerek doğrudan Amerikan yönetimine seslendi: “Büyük güç rekabeti çağında, ABD bile tek başına yeterince güçlü olmayacak. NATO’nun parçası olmak yalnızca Avrupa’nın değil, ABD’nin de rekabet avantajıdır.” Ve Merz, bu sözleri havada bırakmadı — konuşma sürerken Foreign Affairs’de aynı argümanları içeren bir makale yayımlandı. Bu, Almanya’nın köklü biçimde değişen dünya düzeninde yeni bir Avrupa stratejisi ilan etmesiydi. Ve Türkiye’nin de çok yakından izlemesi gereken bir strateji.

Peki Türkiye İçin Ne Anlama Geliyor?

Alden Biesen’de Türkiye’nin adı geçmedi. Ama o şatodaki her karar, Türkiye’nin AB ile ekonomik ilişkisinin parametrelerini yeniden çiziyor.

Birincisi ve en acil olanı: “Buy European / Made in Europe” riski somutlaşıyor. Macron’un savunduğu ve zirvede “geniş mutabakat” olarak kayıt düşülen stratejik sektörlerde Avrupa tercihi, eğer yasal çerçeveye oturur ve kamu alımlarında kurumsallaşırsa, Gümrük Birliği güncellenmeden Türk ihracatçıları AB kamu ihalelerinden dışlanabilir. Savunma, temiz teknoloji, çelik, otomotiv — ihracatımızın bel kemiği — tam da bu listede.

İkincisi: Hindistan ve Mercosur STA’larının kutlanması, Türkiye’deki asimetri sorununu derinleştiriyor. AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı her yeni anlaşma, Gümrük Birliği’nin yapısal çarpıklığını — karşı ülke malları Türkiye’ye gümrüksüz girerken Türk mallarının aynı avantajdan yararlanamaması — daha da ağırlaştırıyor.

Üçüncüsü: AB’nin rekabet gücü odağı Türkiye için çift yönlü bir denklem. Çin’e karşı tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmak isteyen bir AB için Türkiye’nin coğrafi yakınlığı ve sanayi altyapısı değerli. “28. rejim” ve tek pazarın derinleşmesi, güncellenmiş bir Gümrük Birliği çerçevesinde Türk şirketlerine yeni fırsatlar açabilir. Ama — ve bu kritik bir ama — ancak güncelleme gerçekleşirse. Güncelleme olmadan, AB’nin iç entegrasyonu derinleştikçe Türkiye dışarıda kalır.

Dördüncüsü: AB’nin kendi iç bölünmüşlüğü güncellemeyi erteliyor. Liderler ortak borçlanma, tek pazar ve savunma harcamaları konusunda bile tam uzlaşı sağlayamıyorken, Türkiye ile Gümrük Birliği güncellemesi gibi siyasi maliyeti yüksek bir dosyayı gündeme almak düşük olasılık. AB’nin enerjisi tamamen içe dönük. Ancak paradoksal bir tampon da var: Aynı bölünmüşlük, “Buy European” şartının hızla yasal çerçeveye oturmasını da yavaşlatıyor. Bu, Türkiye için istem dışı bir zaman kazanma alanı yaratıyor — ama bu alan daralıyor.

Beşincisi ve belki de en can alıcısı: Tüm bu dış dinamiklerin üstüne, Türkiye’nin kendi iç gidişatı — hukukun üstünlüğündeki erozyon, yargı bağımsızlığına ilişkin ciddi soru işaretleri, muhalefete yönelik baskılar, düzenleyici öngörülebilirliğin zayıflaması — AB’de zaten maliyetli olan Türkiye ile ileri düzeyde ilişki sahiplenme iradesini daha da maliyetli hale getiriyor. Brüksel’de Gümrük Birliği güncellemesini savunmak isteyen bir komisyon üyesinin veya üye ülke liderinin, kendi kamuoyuna ve parlamentosuna cevaplaması gereken ilk soru şu olacak: “Demokratik normları tartışmalı bir ülkeyle ekonomik entegrasyonu neden derinleştirelim?” Bu soruya verilecek ikna edici bir cevabı üretmek, her geçen gün zorlaşıyor. Hele ki AB, çıkarcı bir pazarlık yapısıyla — Suriyeliler meselesinde yaptığı gibi — istediklerini Türkiye’den minimum maliyetle ve kurumsal derinleşmeye gerek kalmadan alma fırsatı olduğunu gördüğü sürece, güncelleme gibi siyasi maliyeti yüksek adımlar atmak için hiçbir teşviki yok.

Ve son olarak, fırsat penceresi: AB’nin “stratejik özerklik” ve tedarik zinciri güvenliği vurgusu güçlendikçe, Türkiye’nin konumu orta vadede daha değerli hale geliyor. Bağlantısallık girişimlerinin arifesinde, Türkiye’yi güncelliğini yitirmiş 30 yıllık bir Gümrük Birliği çerçevesinde tutmak AB’nin kendi çıkarına da hizmet etmiyor.

Son Söz: Avrupa’yı Ciddiye Almak

Sorulması gereken soru şu: Türkiye bu pencereyi değerlendirecek iradeyi ve kapasiteyi gösterebilecek mi?

Ama bundan önce daha temel bir soru var. Biz Avrupa’da olup biteni gerçekten takip ediyor muyuz? Anlıyor muyuz? Alden Biesen zirvesi Türkiye gündeminde neredeyse hiç yer bulmadı. Oysa “Bir Avrupa, Bir Pazar” yol haritası, “28. rejim,” “Avrupa tercihi” gibi kavramlar, Türk sanayisinin ve ihracatçısının geleceğini doğrudan belirleyecek çerçeveler.

Bir kez daha tekrarlayayım: Avrupa çalışmaları Türkiye’de üyelik tartışmasının ötesine geçmek zorunda. Üyelik hedefinden ve AB ile kurumsal bağdan vazgeçmemeli — ama Avrupa’nın kendi içindeki dönüşümü ihmal etmemeliyiz. AB’nin ne tartıştığını, hangi yöne evrildiğini, hangi kuralları yeniden yazdığını anlamadan ne Gümrük Birliği güncellemesini savunabilirsiniz, ne de “Buy European” şartının etkisini öngörebilirsiniz.

Avrupa değişiyor. Hızla değişiyor. Soru şu: Biz izliyor muyuz, yoksa yine geç mi kalacağız?

Özgehan Şenyuva

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ)

Recent Posts

İş Görüşmesinden Casusluk İcat Ediliyor: Necati Özkan’dan Mektup Var

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alındığı 19 Mart 2025’te…

1 saat ago

Savunma Sanayii: Kimlik İnşa Eden Bir Siyasal Teknoloji

9 Şubat’ta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın TV röportajında söylediği “Savunma sanayii artık bizim vazgeçilmez bir…

1 gün ago

Şi’den Çin Ordusunda Büyük Tasfiye: Yolsuzluk, Tayvan ve Lidere Sadakat

Çin’i uzaktan izleyenler için tablo basit görünüyor: Lider Şi Cinping (Şi Cinping) güçlü. Komünist Parti…

1 gün ago

Erdoğan’ın Gürlek Tercihi: CHP’ye Darbeyle Baskın Seçimin Çok Ötesinde

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın son tercihi Akın Gürlek tarihimizin yargı ve yargı-siyaset ilişkilerinde en derin izler…

2 gün ago

Erdoğan, Miçotakis’le Ege konuşurken, Libya’yla Petrol Anlaşması Yapıldı

Yunanistan Başbakanı Kriyakos Miçotakis’in 11 Şubat Ankara ziyareti, daha çok yapılmış olması nedeniyle önem taşıyan…

2 gün ago

DEM Parti–Erdoğan Görüşmesi: Süreç Kurumsallaşıyor mu?

DEM Parti heyetinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Külliye’de yaptığı görüşme, bir süredir beklenen ama…

2 gün ago