İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Dini lider Ali Hamaney’in anlattıklarını endişeyle dinlerken. (Arşiv Foto: Iran International)
ABD-İran krizinde de jeopolitik analiz çoğu zaman mevcut güç dengelerinin soğuk hesabına dayanıyor. Uçaksavar, radar sistemleri, füze menzilleri, yaptırım paketleri, uçak gemileri… Ancak bazen bilinçli biçimde gerçeklikten bir adım uzaklaşıp “olursa ne olur?” sorusunu sormak daha yararlı olabilir. Çünkü alternatif senaryolar, tıkanmış denklemlerde yeni çıkış yolları gösterebilir.
Hatırlayalım: Çin arabuluculuğunda İran ile Suudi Arabistan arasında diplomatik normalleşme gerçekleştiğinde çoğumuz “imkânsız” diyorduk. Ama oldu. Ortadoğu’da imkânsız görünen gelişmeler bazen en sert krizlerin içinden çıkıyor.
Bugün Washington ile Tahran arasında arka kapı müzakerelerinin Muscat’ta sürdüğünü biliyoruz. İstanbul’dan oraya kaydı süreç, Tahran’ın isteği üzerine. Hangi petrol sahasının kime açılacağından, kaç adet Boeing yolcu uçağı alınacağına kadar teknik başlıklar masada. Resmî söylem sert, askeri hareketlilik yüksek; fakat diplomasi kapısı tamamen kapalı değil.
Şimdi hayali ama stratejik olarak mümkün bir çerçeve düşünelim.
ABD İran’ı vurmaz, şayet Tahran:
• İsrail’i fiilen tanır ve saldırmazlık anlaşmasına giderse
• Vekil güçler üzerinden yürüttüğü askeri baskıyı sonlandırırsa
• Nükleer silah programını durdurur, balistik füze kapasitesini denetime açarsa
• Petrol ve doğalgaz kaynaklarını Batılı firmalara açarsa
• Çin ile enerji ticaretini jeopolitik bloklaşma aracı olmaktan çıkarır, dolar kullanımına dönerse
• Körfez ülkelerine yönelik saldırgan güvenlik doktrinini terk ederse.
Buna karşılık ABD açık güvenlik garantisi verir ve ilerlemeye bağlı olarak yaptırımları kademeli kaldırır.
Bu gerçekleşirse 1979 İslam Devriminden bu yana Ortadoğu’nun en radikal paradigma değişimi yaşanır.
Her şeyden önce rejim hayatta kalır. Bu, Tahran açısından birinci önceliktir.
Yaptırımlar kalkar. SWIFT’e dönüş, donmuş varlıkların çözülmesi, petrol ihracatının artması ekonomik rahatlama sağlar. Enflasyon baskısı azalır.
Çin ve Rusya’ya zorunlu bağımlılık azalır. İran bugün petrolünü indirimli fiyatla satmak zorunda. Normalleşme pazarlık gücünü artırır.
İç baskı düşer. Ekonomik rahatlama sosyal tansiyonu yumuşatabilir. Bu bir devrim sonu değil; devrimin pragmatik evrimi olabilir.
ABD savaşmadan stratejik üstünlük elde eder. Petrol fiyatları düşer, enflasyon baskısı hafifler, Körfez güvenliği sağlanır, Çin’in İran üzerindeki nüfuzu sınırlanır. Kasım’daki ara seçimler için Trump’ın popülarite kaybettiği bir dönemde avantaj sağlanır.
İsrail için en kritik mesele nükleer eşiktir. İran’ın nükleer ve balistik kapasitesinin kontrol altına alınması, bölgedeki vekâlet savaşlarının sona ermesi askeri operasyondan daha kalıcı güvenlik sağlayabilir.
Ancak bunun için İsrail’in yıllardır fiilen uyguladığı bir yaklaşımı revize etmesi gerekiyor.
Bölgedeki ulus devletlerin aşırı güçlenmesini engelleme, etnik ve mezhepsel kırılganlıkları denge unsuru olarak kullanma ve kendisinden daha güçlü bir blok oluşmasına izin vermeme yaklaşımı — literatürde çoğu zaman “çevreleme ve parçalama stratejisi” olarak anılır — yeni bir evreye girmek zorunda.
Parçalayarak dengeleme yerine, denetim altına alınmış entegrasyon modeli devreye girecek.
Bu büyük takas tek olasılık değil.
1- Kısmi anlaşma modeli: Nükleer programın dondurulması, füze menzilinin sınırlandırılması ve vekil saldırıların azaltılması karşılığında yaptırımların sınırlı gevşetilmesi. Soğuk barış.
2- Çok taraflı garantörlük modeli: ABD yerine Çin ya da üçlü bir yapı devreye girer. İran çok kutuplu enerji dengesi içinde konumlanır. Açıkçası bugün için en düşük ihtimalli seçenek bu.
3- Kontrollü gerilim modeli: Sınırlı krizler, sembolik saldırılar, arka kapı diplomasisi. Ortadoğu’nun alışılmış dengesi.
Bu tür bir mutabakatın başarısı algı yönetimine bağlı.
İran bunu “devrimin teslimiyeti” olarak sunamaz.
ABD bunu “taviz” olarak anlatamaz.
İsrail güvenlik riskini artırmış görünemez.
Anlatı şöyle kurulmalıdır:
• İran: “Onurlu stratejik dönüşüm.”
• ABD: “Nükleer tehdidi durdurduk.”
• İsrail: “Varoluşsal risk ortadan kalktı.”
Jeopolitikte meşruiyet ve algı yönetimi, askeri kapasite kadar önemlidir.
Stratejik planlama çoğu zaman üç hikâye üzerine kurulur:
1- Mevcut durum devam eder, kontrollü gerilim sürer.
2- En kötü ihtimal gerçekleşir, zincirleme tırmanış bölgesel savaşa dönüşür.
3- En iyi seçenek sağlanır, büyük takas olur, yeni güvenlik mimarisi kurulur.
Tarih gösteriyor ki gerçek çoğu zaman bu üç senaryonun ortasında şekillenir.
Ne tam savaş, ne tam barış.
Muhtemel tablo: sınırlı krizler, sınırlı diplomatik açılımlar, karşılıklı güvensizlik ama aşılmayan kırmızı çizgiler.
Türkiye bu tabloda pasif izleyici olamaz. Ankara hem Washington’la hem Tahran’la hem Körfez’le hem de Pekin’le konuşabilen nadir başkentlerden biridir.
İran sisteme entegre olursa enerji koridorları yeniden şekillenir, ticaret ve yatırım fırsatları artar. Bölgesel güvenlik riskleri azalır. Türkiye için hem fırsat hem rekabet doğar. Refleks rekabet değil, akıllı dengeleme olmalıdır.
Türkiye’nin çıkarı büyük savaşı önleyen, enerji ve ticaret akışını istikrarlı kılan her modeldedir.
Bu senaryo romantik mi? Kesinlikle hayır. İmkânsız mı? Hayır.
Ortadoğu’da en büyük kırılmalar, tarafların savaşacak kadar güçlü değil; kaybedecek kadar yorgun olduğu anda olur.
Belki mesele ideoloji değil, sürdürülebilirliktir. Belki de petrol fiyatı ve rantlar ideolojiden daha belirleyicidir.
Ve belki bir gün tarih kitapları şu cümleyi yazar: “Savaşın eşiğinde taraflar kazanmaktan değil, kaybetmemekten yana karar verdi.”
Jeopolitikte bazen en büyük zafer, silah kınından çıktıktan sonra bile ateş etmemektir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile damadı Jared Kushner 17 Şubat’ta…
Tutuklama kararında, Uludağ'ın farklı tarihlerde yaptığı 22 X paylaşımı delil olarak kabul edildi. Mahkeme, bu…
Londra bugün sadece ekonomik verilerle ya da seçim anketleriyle meşgul değil. Hafızalara kazınan tek bir…
CHP Genel Başkanı Özgür Özel gerçekten kendisini eritip bitirircesine bir tempoyla koşturuyor. 18 Şubat akşamı…
Türkiye, Kürt meselesini uzun yıllardır iki eksen üzerinden yönetmeye çalıştı: güvenlik ve siyasi irade. Ancak…
Toplum Çalışmaları Enstitüsü tarafından hazırlanan "Batı Demokrasilerinde Yükselen Sağın Arka Planı: Amerikan Seçmeni Üzerinden…