ABD aracılığıyla 2020’de önce İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’le daha sonra Fas ve Sudan’la İsrail arasında imzalanan İkili Anlaşmalar (İbrahim Anlaşmaları) İsrail açısından büyük bir jeopolitik kazanımdı. (Foto: White House)
İsrail artık yalnızca Gazze’de, Lübnan’da ya da İran cephesinde savaşmıyor. Ölçeğini aşan çok daha geniş bir jeopolitik tasarım kurmaya çalışıyor. Kendisinin varoluşsal tehdit olarak tanımladığı İran’ı dizginlemek, Tahran’ın vekil ağlarını dağıtmak, Doğu Akdeniz’de enerji ve güvenlik üstünlüğünü kalıcı hale getirmek, Kızıldeniz’den Afrika Boynuzu’na uzanan hatta deniz ticareti ve istihbarat erişimini genişletmek, Körfez ülkeleriyle normalleşmeyi kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüştürmek ve Türkiye gibi potansiyel rakipleri yönetilebilir sınırlar içinde tutmak istiyor.
Asıl soru şu: Yaklaşık 10 milyon nüfusu ve 540 milyar dolarlık ekonomisi olan bir ülke, askeri ve istihbari üstünlüğüne rağmen, arkasına Washington’un güçlü desteğini alarak böylesine iddialı bir düzeni gerçekten kurabilir ve sürdürebilir mi?
Benim kısa cevabım şu: Tek başına hayır. Amerikan şemsiyesi altında kısmen evet. Uzun vadede ise ancak bölgesel meşruiyet üretebildiği ölçüde.
İsrail’in güçlü yanları tartışılmaz. Hava gücü, füze savunma sistemleri, siber kapasitesi, derin istihbarat ağı ve hızlı askeri reaksiyon kabiliyeti onu bölgenin en etkili aktörlerinden biri haline getiriyor. Buna ABD’nin diplomatik koruması ve askeri desteği eklendiğinde, İsrail demografik ve coğrafi ölçeğinin çok ötesinde bir güç projeksiyonu gerçekleştirebiliyor.
Ancak bunun ciddi bir maliyeti var. Uzayan savaşlar kamu maliyesi üzerinde ağır bir baskı yaratıyor. Bütçe açıkları büyüyor, kamu borcu yükseliyor ve iç siyasette savunma harcamalarının yükü giderek daha fazla tartışılır hale geliyor.
Başka bir deyişle askeri üstünlük bedelsiz değil. Ekonomik baskı, siyasi yorgunluk ve uluslararası itibar aşınması bu gücün finansmanını oluşturuyor.
Buradan çıkan ilk sonuç şu: İsrail vurabilir, bozabilir, geciktirebilir ve zayıflatabilir. Ama tek başına kalıcı bir bölgesel düzen kuramaz.
Bir düzen kurmak için yalnızca askeri güç yetmez. Siyasal rıza gerekir. Diplomatik denge gerekir. Ekonomik çekim gücü gerekir. Komşuların en azından sessiz kabullenmesi gerekir. İran’ı zayıflatmak başka şeydir; İran sonrasını yönetmek bambaşka bir şey.
İşte İsrail stratejisinin en zor sınavı burada başlıyor.
İran ciddi şekilde zayıflatılsa bile ortaya çıkacak yeni jeopolitik dengeyi yönetmek garanti değildir. Askeri başarı otomatik olarak siyasi düzen yaratmaz. İsrailli yetkililer bile savaşın Tahran’da rejim değişikliğini garanti etmediğini ve savaşın nasıl biteceğinin belirsiz olduğunu kabul ediyor.
Bu, bölgesel müdahalelerin klasik paradoksudur: Bir rakibin askeri kapasitesini yok etmek çoğu zaman ondan sonra oluşacak düzeni şekillendirmekten daha kolaydır.
İsrail savaş alanını değiştirebilir. Ama ortaya çıkacak siyasi mimariyi şekillendirebileceği henüz kesin değildir.
İbrahim Anlaşmaları İsrail açısından büyük bir jeopolitik kazanımdı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’le normalleşme, ardından Fas ve Sudan’ın katılımı, İsrail’in Arap dünyasındaki yalnızlığını önemli ölçüde kırdı. İsrail artık yalnızca tanınan bir devlet değil, aynı zamanda teknoloji, savunma ve yatırım ortağı olarak görülen bir aktöre dönüştü.
Ancak genişleyen savaş Körfez başkentlerine eski bir gerçeği yeniden hatırlattı: ABD ve İsrail İran’la büyük bir hesaplaşmaya girdiğinde faturanın önemli kısmı çoğu zaman Körfez’e çıkar.
Enerji altyapısı risk altına girer. Limanlar ve havaalanları tehdit edilir. Deniz taşımacılığı zorlaşır. Yatırım iklimi sarsılır.
Dolayısıyla bugün Körfez’deki temel soru artık “İsrail’le yakınlaşmalı mıyız?” değil, “İsrail’le yakınlaşmanın maliyeti nedir?” sorusudur.
Körfez ülkelerinin İsrail’le ilişkileri tamamen kesmesi beklenmiyor. Ancak bu ilişkilerin niteliği değişiyor.
Birleşik Arap Emirlikleri İsrail teknolojisi, hava savunması ve Washington’a erişim açısından ilişkisini sürdürecektir. Suudi Arabistan ise daha pahalı bir pazarlık yapacaktır. Filistin devletine giden görünür bir yol olmadan tam normalleşmeye razı olması zor görünüyor.
Bu nedenle İbrahim hattı tamamen ortadan kalkmış değil. Ama eski romantizmini büyük ölçüde kaybetti. Artık bir bölgesel dönüşüm projesinden çok daha dar bir güvenlik ve çıkar ortaklığına dönüşüyor.
Körfez’in yeni refleksi İsrail’i reddetmek değil; onunla çalışırken kendi stratejik özerkliğini korumaktır.
Bugünün koşullarında tek bir ülkenin İsrail’e açık biçimde “buraya kadar” demesi zor görünüyor.
Çünkü İsrail’in arkasında sadece kendi ordusu değil, ABD’nin caydırıcı gücü de bulunuyor. Avrupa ise parçalı ve tereddütlü bir görüntü veriyor.
Ama bu İsrail’in hiçbir sınırı olmadığı anlamına gelmez.
Ortadoğu’da hiçbir güç sonsuz değildir. İran zayıflatılırsa Türkiye daha görünür hale gelir. Arap dünyası uzun süre baskı altında kalırsa Körfez sermayesi, Mısır’ın güvenlik refleksi, Suudi Arabistan’ın jeopolitik ağırlığı ve Türkiye’nin askeri-diplomatik kapasitesi yeni denge arayışları üretir.
İsrail’in gerçek sınırı tek bir devlet değil; bölgenin gecikmeli ama kaçınılmaz dengeleme refleksi olabilir.
Bir başka sınır da meşruiyettir.
Aşırı güç kullanımı çoğu zaman sadece rakibi zayıflatmaz; gücü kullananın meşruiyetini de aşındırır. Kısa vadede korku yaratır; orta vadede direnç üretir.
İsrail’in bugün karşı karşıya olduğu ikilem de budur. Askeri etkinliğini genişletirken siyasi meşruiyetini aynı hızda tüketiyor.
Hiçbir bölgesel düzen yalnızca zor kullanarak kalıcı hale getirilemez.
İşte burada Türkiye devreye giriyor. Belki de bütün denklemin en kritik sorusu burada yatıyor.
Türkiye’nin önünde üç yol var.
Birincisi gelişmeleri uzaktan izlemek ve İsrail’in kurmaya çalıştığı yeni jeopolitik çerçeveyi eleştirmek ama onu değiştirecek araçları kullanmamak. Bu en kolay ama en pahalı yoldur.
İkincisi sert söylemler üretmek ama bunu ekonomik, diplomatik ve askeri stratejiye dönüştürememektir. Bu içeride alkış getirir, dışarıda sonuç üretmez.
Üçüncü yol ise proaktif bir karşı vizyon geliştirmektir. Bana göre Türkiye için tek gerçekçi seçenek budur.
Bu doğrudan askeri cepheleşme anlamına gelmez. Ama Türkiye’nin kendi jeopolitik alanını güçlendirmesi gerekir.
Doğu Akdeniz’de daha esnek bir deniz diplomasisi geliştirmelidir. Mısır, Libya ve gerektiğinde Lübnan ve Suriye ile yeni denklemler kurabilen bir yaklaşım gereklidir.
Körfez’de Türkiye kendisini yalnızca ideolojik değil, operasyonel bir ortak olarak konumlandırmalıdır. Savunma sanayii, enerji lojistiği, gıda güvenliği ve ticaret koridorları burada önemli rol oynayabilir.
Afrika Boynuzu’nda geri çekilmemek de kritik önemdedir. Kızıldeniz, Aden Körfezi ve Somali hattı artık çevresel değil merkezi bir jeopolitik damar haline gelmiştir.
Aynı zamanda Ankara Washington ile ilişkilerini koparmadan ama tek eksene mahkûm olmadan denge kurmalıdır. Rusya ve Çin ise şimdilik beklemeyi tercih ediyor; Amerikan gücünün aşırı yayılmasının yaratacağı fırsatları izliyorlar.
Türkiye ayrıca ekonomik dayanıklılığını güçlendirmelidir. Günümüz savaşları yalnızca askeri değil; limanlar, lojistik ağlar, enerji sistemleri ve tedarik zincirleri üzerinden de yürütülmektedir.
Ve belki de en önemlisi Türkiye kendi bölgesel anlatısını netleştirmelidir.
İsrail’in anlatısı basit: “Güvenliğim için vuruyorum.”
Türkiye’nin anlatısı da en az bunun kadar net olmalıdır: “Bölgesel güvenlik tek taraflı askeri üstünlükle değil, kapsayıcı dengeyle kurulur.”
Türkiye ile İsrail ilişkilerinin önünde üç olası senaryo var.
Birincisi sınırlı rekabet ve kontrollü temas. Bu en gerçekçi senaryodur. Tam stratejik dostluk kısa vadede zor görünse de doğrudan askeri çatışma da rasyonel değildir.
İkincisi gelecekte bir uzlaşma ve alan paylaşımıdır. Bunun için Gazze’de siyasi çözüm ufku açılması ve Doğu Akdeniz’de daha kapsayıcı bir enerji-güvenlik düzeni kurulması gerekir.
Üçüncüsü ise stratejik cepheleşmedir. Bu en tehlikeli senaryodur. Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Suriye sonrası düzen, Afrika Boynuzu ve NATO içi gerilimler birleşerek uzun süreli hibrit rekabet yaratabilir.
Bu her iki ülke için de ağır maliyet üretir.
Sonuçta mesele yalnızca İsrail’in ne istediği değildir. Asıl mesele, karşısında nasıl bir bölgesel vizyon bulacağıdır.
Türkiye pasif kalırsa başkalarının çizdiği haritaların sonuçlarına katlanır.
Ama Türkiye proaktif davranırsa — Körfez’le güveni yeniden kurar, Doğu Akdeniz’de oyunu yeniden tasarlar, Afrika Boynuzu’nda derinlik sağlar ve Washington’la dengeli ilişki kurarsa — o zaman soru artık İsrail’in ne istediği değil, ne kadarını gerçekten başarabileceği olur.
Son tahlilde İsrail’in gerçek sınırı yalnızca İran’ın direnci değildir.
Türkiye’nin stratejik aklı, Arap dünyasının temkinli dengesi ve bölgenin yeni jeopolitik arayışı da bu sınırı belirleyecektir.
Trabzon’da deniz dolgusu üzerine inşa edilen şehir hastanesi son günlerde farklı bir tartışmayla gündeme geldi.…
Aslında savaşın ilk haftasından itibaren ABD Başkanı Donald Trump’ın İsrail’in zorlamasıyla giriştiği İran savaşından çıkış…
Milli Savunma Bakanlığı, “son gelişmeler” üzerine NATO’nun Türk hava sahasını güçlendirmek amacıyla Kürecik radarının bulunduğu…
ABD’de İran yaptırımlarını delme suçlamasıyla açılan Türkiye Halk Bankası (Halkbank) davasında yeni bir aşamaya gelindi.…
Petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkması yalnızca enerji piyasalarını değil, dünya genelinde enflasyonla mücadele…
Milli Savunma Bakanlığı, İran’dan ateşlenen bir balistik füzenin daha Türkiye hava sahasına girerken “Doğu Akdeniz’de…