Categories: Siyaset

Mekke’den Doha’ya: Orta Güçler Yeni Dünya Düzenini Şekillendirebilir mi?

Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in Katar ziyareti sırasında Doha’da 21 Ekim’de Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasında Bedir Mutabakat Zaptı imzalandı. (Foto: msb.gov.tr)

Dünya siyasetinde neler olup bittiğini anlamak için artık yalnızca Washington, Pekin ve Moskova’ya bakmak yeterli değil. Uluslararası sistemdeki değişimin önemli bir kısmı, büyük güçlerin dışında kendi aralarında yeni ortaklıklar geliştiren ülkeler arasında yaşanıyor. Türkiye de bu sürecin giderek daha görünür aktörlerinden biri.

21 Ekim’de Doha’da Türkiye, Katar, Pakistan ve Endonezya arasında imzalanan Bedir Mutabakatı bunun son örneği. Savunma sanayisinde ortak üretim, teknoloji paylaşımı, araştırma-geliştirme ve askeri eğitim alanlarında iş birliğini öngören anlaşma, dört ülkenin farklı kapasitelerini bir araya getirmeyi amaçlıyor. İki ay önce, 7 Ağustos’ta ise Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalanmıştı. Anlaşmanın onaylanmasına ilişkin kanun teklifinin Bedir Mutabakatı ile aynı gün TBMM’ye sunulması da dikkat çekici.

İki anlaşmanın amaçları farklı. Mekke Paktı kolektif savunma ve caydırıcılığa, Bedir Mutabakatı ise savunma üretimi ve teknolojik kapasiteye odaklanıyor. Ancak asıl soru şu: Bu ülkeler yalnızca kendi güvenliklerini mi güçlendiriyor, yoksa uluslararası sistemde birlikte yeni bir siyasi ağırlık mı oluşturuyor?

Stratejik özerklikten orta güçlerin kolektif etkinliğine

Uluslararası ilişkilerde orta güçler kavramı yeni değil. Kanada, Avustralya ve İskandinav ülkeleri uzun yıllar bu kategorinin geleneksel örnekleri arasında gösterildi. Bugün ise Türkiye, Endonezya, Suudi Arabistan, Brezilya ve Güney Afrika gibi ülkeler üzerinden farklı bir tartışma yürütülüyor.

Bu ülkelerin siyasi sistemleri, ekonomik kapasiteleri ve dış politika öncelikleri birbirinden farklı. Ancak ortak bir arayışları var: Büyük güçlerin aldığı kararlara yalnızca uyum sağlamak istemiyorlar. Kendi çıkarlarını koruyabilecekleri ve uluslararası gelişmeleri etkileyebilecekleri daha geniş bir hareket alanı arıyorlar. Bu arayışı bugüne kadar çoğunlukla stratejik özerklik kavramıyla açıkladık. Yani bir ülkenin güvenlik ve dış politika kararlarında başkalarına bağımlılığını azaltması. Oysa bugün bunun ötesinde bir gelişme yaşanıyor.

Ben bu yeni dinamiği orta güçlerin kolektif etkinliği olarak tanımlıyorum. Burada mesele yalnızca ülkelerin tek başlarına daha bağımsız hareket etmeleri değil, birlikte hareket ederek uluslararası sistemin kararlarını ve işleyişini etkileyebilmeleri. Stratejik özerklik, bir ülkenin kendi başına ne yapabileceğiyle ilgilidir. Kolektif etkinlik ise birkaç orta gücün birlikte neleri değiştirebileceği sorusunu gündeme getirir. Mekke ve Bedir anlaşmalarını önemli kılan da bu ayrım.

Yeni bir askeri blok mu, güvenlik ağları mı?

Anlaşmalara katılan ülkelerin coğrafi dağılımı bile ilginç. Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan Orta Doğu’da, Pakistan Güney Asya’da, Endonezya ise Güneydoğu Asya’da önemli aktörler. Geleneksel askeri ittifaklar çoğunlukla coğrafi yakınlık üzerinden kurulurken, burada farklı bölgelerdeki ülkeler ortak güvenlik çıkarları ve birbirini tamamlayan kapasiteler etrafında buluşuyor.

Üstelik mevcut ilişkilerini terk etmiyorlar. Türkiye NATO üyeliğini sürdürüyor, Katar ABD ile yakın güvenlik ilişkilerini koruyor, Endonezya ise bağımsız dış politika geleneğini devam ettiriyor. Dolayısıyla henüz yeni bir askeri bloktan söz etmek doğru olmaz. Daha çok, birbirini tamamlayabilecek güvenlik ağlarının oluştuğunu görüyoruz. Pakistan’ın her iki anlaşmada da bulunması önemli. Ancak nükleer kapasitesinin bu düzenlemelere nasıl yansıyacağı konusunda aceleci sonuçlara varmamak gerekiyor.

Asıl yenilik, orta güçlerin güvenlik ilişkilerini yalnızca Washington, Moskova veya Pekin üzerinden kurmak zorunda olmadıklarını göstermeleri.

Orta güçler barışın da mimarı olabilir mi?

Benim açımdan tartışmanın en önemli boyutu burada başlıyor. Çatışma çözümü ve barış inşası alanında bildiğimiz temel gerçeklerden biri, güvenlik ile barışın aynı şey olmadığıdır. Bir ülkenin askeri kapasitesini artırması kendisini daha güvende hissettirebilir. Ancak komşuları bunu tehdit olarak algıladığında, herkesin daha güvensiz hale geldiği bir süreç başlayabilir. Caydırıcılık savaşları önleyebilir. Fakat tek başına kalıcı barış yaratamaz.

Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan son yıllarda çeşitli çatışmalarda arabuluculuk girişimlerinde bulundular. Endonezya’nın çok taraflı diplomasi deneyimi de önemli. Peki, savunma üretiminde iş birliği yapabilen bu ülkeler, çatışmaların önlenmesi, arabuluculuk ve savaş sonrası barış inşasında neden benzer ortak mekanizmalar geliştirmesin?

Ortak erken uyarı sistemleri, diplomatik kapasite paylaşımı ve insani krizlere birlikte müdahale, bu ortaklıkların siyasi değerini artırabilir. Dahası, orta güçler uluslararası sistemde daha fazla söz sahibi olmak istiyorlarsa, uluslararası hukukun, devletlerin egemen eşitliğinin ve sivillerin korunmasının da savunucusu olmalılar. Aksi halde büyük güçlerin eleştirilen uygulamalarını daha küçük ölçekte yeniden üretmekten öteye geçemezler.

Türkiye’nin önündeki asıl fırsat

Türkiye’nin NATO üyeliği, Orta Doğu’daki ilişkileri, Asya ile gelişen ortaklıkları ve diplomatik deneyimi, farklı güvenlik ağları arasında bağlantı kurabilmesi açısından önemli avantajlar sunuyor. Ancak mesele yalnızca daha fazla savunma anlaşması imzalamak değil. Bu ilişkilerin nasıl bir uluslararası düzen anlayışına hizmet edeceği.

Orta güçlerin kolektif etkinliği, büyük güçler arasındaki rekabette kendilerine daha fazla alan açma girişimi olarak kalabilir. Ya da uluslararası hukuku güçlendiren, çatışmaları önleyen ve daha kapsayıcı güvenlik mekanizmaları geliştiren bir siyasi kapasiteye dönüşebilir.

Mekke’den Doha’ya uzanan gelişmeler, orta güçlerin artık yalnızca mevcut dünya düzeninde kendilerine yer aramadıklarını, bu düzenin şekillenmesinde de rol üstlenmek istediklerini gösteriyor. Ancak yeni bir dünya düzeni kurmak, yeni askeri ittifaklar oluşturmakla aynı şey değil.

Orta güçlerin gerçek sınavı, birlikte ne kadar askeri güç üretebildikleri değil, bu gücü kullanmak zorunda kalmayacakları bir barış düzenini ne ölçüde inşa edebildikleri olacaktır.

Alpaslan Özerdem

Prof. Dr. George Mason Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çözümleri Carter Okulu Dekanı

Recent Posts

Bakanlar Brüksel’de, gazeteciler eylemde, konu Türkiye

Dışişleri, İçişleri ve Adalet bakanları Brüksel'de Türkiye'yi anlatmaya çalışırken Türkiye'de gazeteciler basın özgürlüğü için sokağa…

1 gün ago

Dünyayı yatırım fonları mı yönetiyor? Sermayenin görünmeyen jeopolitiği

Fon krizi bizleri mali yapıların ekonomi ve siyasete etkisi üzerine yeniden düşünmeye de zorladı. Türkiye'nin…

2 gün ago

Türkiye-Libya anlaşması Doğu Akdeniz’de denklemi nasıl değiştiriyor?

Libya parlamentosu Türkiye-Libya deniz yetki alanları anlaşmasının Yunanistan'ın 2019'dan bu yana engellemesine rağmen oy birliğiyle…

2 gün ago

Mekke Paktı nihayet Meclis’te. İşte kritik maddelerin analizi ve sorular

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki Mekke Savunma Anlaşması taslak metni sorular ve tartışmalar altında…

2 gün ago

Fon krizi: Bakan Yardımcısı ve SPK Başkanı gitti, soruşturma hâlâ yok

Fon krizi üzerinden tam 32 gün geçti ve SPK Başkanı istifasını verdi, damadı tutuklanan Bakan…

3 gün ago

AB Türkiye’yi otomotivde de dışlıyor. Ankara ne karşılık verecek?

AB'nin asıl olarak Çin'e karşı yükselttiği korumacılık duvarları, Gümrük Birliği anlaşmasını dahil etmeyince Türkiye'deki otomotiv…

3 gün ago