Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler, Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası

Rusya’nın Suriye oyun planı Türkiye’yi aşıyor

Rus ve Türk askerleri 1 Kasım’da Suriye’nin kuzeyindeki ilk ortak devriyede harita üzerinde çalışırken görülüyor. (Foto MSB)

Rus ve Türk askerlerinin Suriye sınırında 1 Kasım’da ortak devreye başlamasının hemen ardından iki önemli gelişme oldu.
Bunlardan biri, artık Türk Silahlı Kuvvetleri kontrolünde sayılan Tel Abyad pazar yerindeki bombalı saldırıda 13 kişinin öldürülmesi, 20 sinin yaralanmasıydı. Aynı gün Paris, Berlin ve diğer Avrupa şehirlerinde PKK’nın ilan ettiği “2 Kasım Rojava günü” yürüyüşleri yapılıyor, ABD’de “Kürtler İçin Adalet – JFK” platformu “IŞİD’e karşı savaşan Kürt müttefiklere” sahip çıkma çağrısı yayınlıyordu.
Diğer gelişme ise, 3 Kasım’da Rusya’nın Suriye’deki Tarafları Uzlaştırma Merkezi Başkanı Tümgeneral Yuriy Borenkov’un yaptığı ve Ankara’nın pek hoşuna gitmeyecek bir beyandı. Borenkov, “Suriye’deki Türkiye yanlısı militanların” M-4 karayolunda, Irak yönüne doğru hareket halindeki Amerikan konvoyuna ateş açtıkları, olayda ölen ya da yaralanan olmadığı bilgisini paylaşıyordu. Açıklamadaki ilginç nokta, Rusların bu konuda Amerikalılar tarafından bilgilendirilmiş olması, Rusların da bunu teyit eder nitelikte beyanıydı. Dahası, Rus general, “24 saat içinde 31 ateşkes ihlali saptadıklarını, Türkiye destekli güçlerin Halep, Lazkiye, İdlib ve Hama’daki yerleşimleri hedef aldıklarını” söylüyordu.
Devam edeceğiz, ama buraya kadar olan gelişmeleri tahlil etmeden ilerlemeyelim:
1- ABD, Rusya’nın Türkiye ile ortak sorumluluk aldığı bölgede Rusya’nın hakemliğini kabul etmiş görünmekte ve anlaşılan gelişmelerden NATO müttefiki Türkiye’nin yanı sıra Rusya’yı da bilgilendirmektedir;
2- Rusya, hakemlik görevini ciddiye almakta ve “Türkiye destekli militanların” yani Suriye Milli Ordusunun (SMO) anlaşmalara aykırı faaliyetlerinin halının altına süpürülmesine değil, tersine ortaya dökülmesini sağlamaktadır;
3- SMO’nun sadece Fırat’ın Doğusunda değil, Batısında da, sadece ABD değil, Rusya ile ilişkilerde de giderek daha çok baş ağrıtacağı görülmektedir.
Bu gelişmelerin Ankara’yı memnun ettiği söylenemez.

Hızla değişen dengeler

Bu tablonun getirebileceği birkaç sonuç daha var. Örneğin Türkiye’nin artık SMO gibi bileşimi hayli tartışmalı yapıları uzun süre desteklemesi zor görünüyor. SMO Arapçasıyla “Ceyş ül-Vatanî”, Özgür Suriye Ordusunun yerine 4 Ekim 2019’da, yani Barış Pınarı harekâtı başlamadan 5 gün önce Şanlıurfa’da Nevali Otel’de yapılan bir konferansla kuruldu.
SMO’nun kurulmasındaki en büyük etken, ÖSO’yu oluşturan çoğu cihatçı grubun, artık “laik Türk ordusuyla” işbirliği istememesi; bu konuda ayrıntılı bir tahlil için T24’te Akdoğan Özkan’ın “El Kaide’nin Suriye serüveni ve Bağdadi’nin Ölümü” başlıklı yazısına başvurulabilir. Özetle, Türkiye’nin Suriye’deki Esad rejimi karşıtı cihatçı gruplar içindeki desteği, özellikle Suriye’nin batısı ve 26 Ekim’de IŞİD lideri Bağdadi’nin ölümüyle sonuçlanan ABD operasyonunun yapıldığı İdlib bölgesinde eski gücünde değil. Ankara’nın SMO içinde yer alan, daha önce el-Kaide ve IŞİD bağlantısı bulunan kişi ve gruplarla bağlantısını bir an önce kesmesinde fayda var.
Kaldı ki, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 16 Eylül’de Ankara’da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yaptığı Astana Süreci toplantısı, Türkiye’nin Suriye politikası bakımından bir dönüm noktası olmuş durumda. YetkinReport’un ulaştığı bilgilere göre, Putin’in Cenevre’deki Anayasa görüşmelerine katılacak Suriye hükümet heyeti içinde Türkiye tarafından PYD/PKK’lı olarak saptanan bir ismi geri çektirdi. Bunun üzerine, Erdoğan da Suriye muhalefet heyeti içinde Rusya’nın onayından geçen bir ismin yer almasını kabul etti ve 150 kişilik komitenin oluşumu böylece tamamlanarak 2015’ten bu yana askında olan siyasi çözüm süreci yeniden canlandı.
Cenevre’de 30 Eylül’de başlayıp iki gün süren toplantılarda (Suriye hükümeti, muhalefeti ve tarafsızlardan oluşan 15’er) kişiden oluşan 45 kişilik çekirdek grubun nihayet oluştuğu BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Gair Pedersen tarafından “başarı” olarak ilan edildi.
Türkiye, uluslararası yalnızlaştırma ve ABD ekonomik yaptırım tehditleri altında ordusuyla zorlayarak Suriye masasında kendisine yer açtı ama bundan sonrası masada, yani diplomasiyle devam etmek zorunda. Suriye’de vekâlet savaşlarının sonu geliyor.

Rusya’nın yeni diplomasi modeli

Moskova, hem Washington, hem Ankara’nın hatalarının da sayesinde Suriye iç savaşı üzerinden Orta Doğu’ya dönüş yaptı. Tartus’ta üssünü Doğu Akdeniz’in en modern deniz üslerinden biri olarak tahkim etti ve Lazkiye yakınlarında Hmeymim’de modern bir hava üssüne sahip oldu. Bir anlamda İsrail’le komşuluk kurdu. En yeni silahlarını Suriye’de denedi ve dünya pazarlarına tanıttı, bu süreçte NATO üyesi Türkiye’ye S-400 füzelerini sattı.
Ama Putin aynı zamanda yeni bir diplomasi yöntemini de Suriye’de denedi ve başarılı oldu. Türkiye’yle (ve ikincil planda İran ile) birlikte uygulamaya koyulan ve aslında bugün Cenevre Sürecinin yeniden başlamasını sağlayan Astana Süreci bu yeni diplomasi yönteminin ilk uygulaması oldu.
Rusya’nın Orta Doğu uzmanlarından “İslam Dünyası Stratejik Vizyon Grubu” danışmanı Veniamin Popov 24-25 Ekim’de Ankara Ticaret Odasında (ATO) yapılan “Türkiye-Rusya İlişkileri: Geleceği Şekillendirmek” konferansında bu diplomasi “modeline” bir tanım getirdi. Popov’a göre “Soçi mutabakatı, sadece Suriye’de değil, dünya çapında da ABD’ye rağmen çözümler bulunabileceğini gösterdi.” Bu model, “taraflara adil yaklaşmayı” ve “tarafların ihtiyaçlarını anlamayı” temel alıyordu. Popov’a başka nerelerde uygulanabileceğini sorduğumda, “Örneğin Basra Körfezinde hem İran, hem Suudi Arabistan’la konuşuyoruz. Libya’da neden Rusya, Türkiye ve Mısır ile bir araya gelmesin?” yanıtını aldım. Aynı konferansta konuşan ve “ABD küresel gücü sonuna yaklaşıyor” diye konuşan Rus tarihçi Andrey Fursov ise “Türkiye, Rusya ve bitti dedikleri Suriye, kendi aralarında anlaşarak dünyanın bu bölgesinde çok büyük kayıp ve katliamlara yol açılabilecek bir savaşın önüne geçmiş oldu” dedi.

Putin ne yapmaya çalışıyor?

Yani Rus gözüyle, Astana Süreci ve Soçi mutabakatı, Rusya’nın Türkiye’yi Suriye ile dolaylı yoldan görüştürerek ABD’ye rağmen siyasi çözüm yolunu bulması olarak görülüyor.
Putin’in kurduğu Rus oyun planını iki şekilde okumak mümkün:
1- Bir zamanlar, Sovyet döneminde Moskova bölgesel ihtilafları körükleyerek ABD’nin ne pahasına olursa olsun istikrarı sağlama çabasını baltalamaya çalışıyordu. Şimdi roller değişti, ABD bölgesel ihtilafların uzamasından çıkar umar görünürken Rusya istikrar yoluyla ABD etkisini kırmaya çalışıyor,
2- Rusya bölgesel ihtilaflara, bölgesel tarafları dolaylı yoldan görüştürme yöntemiyle çözüm getirerek, kendisini yok saymaya çalışan ABD ile dolaylı ve doğrudan muhataplık sağlıyor. Bunu da Çin’in yükselen ekonomik ve askeri gücüyle ittifak içinde yürütüyor.
Putin’in modeli Suriye’de, ABD başkanları Barack Obama ve Donald Trump ile ile düştüğü PKK ihtilafından çıkış yolunu böylece bulan Cumhurbaşkanı Erdoğan sayesinde ilk başarısına ulaştı. ABD birliklerinin “Türkiye destekli militanları” Rusya’ya şikâyet etmesi bu diplomasi modelinin belki de ilk somut sonucu sayılabilir.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler

Suriye’de Putin kazandı, Erdoğan kazandı. Peki, kim kaybetti?

Erdoğan ABD’den sonra Rusya’yı da Suriye’de PKK’nın Kürt devleti kurmasına izin vermemeye ikna etti. Putin de Erdoğan’ı Suriye rejimiyle işbirliğine. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

ABD ile varılan 120 saatlik anlaşmanın bitimine iki saat kala, Türkiye bu defa Rusya ile Suriye sınırının YPG/PKK güçlerinden temizlenmesi için 150 saatlik bir anlaşmaya vardı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Türk heyetini Soçi’de ağırlayan Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından 6 saatlik görüşmeler ardından yayınlanan Mutabakat Muhtırasını iki ülke dışişleri bakanları Mevlüt Çavuşoğlu ve Sergey Lavrov okudu.
Buna göre, 23 Ekim saat 12.00’den itibaren 150 saat içinde Rus ve Suriye birlikleri Fırat nehrinden Irak sınırına dek uzanan 440 km boyunca (Barış Pınarı harekât bölgesi hariç) YPG/PKK güçlerini 30 km derinlikte bir alanın dışına çıkaracak. Bu süre dolunca da bu defa Türk ve Rus birlikleri aynı bölgede, Irak sınırına yakın Kamışlı dışında 10 km derinlikte devriye gezecekler. YPG’lilerin Münbiç ve Tel Rıfat’tan çıkarılmasının taahhüt edilmesi de ilginç, bu yolla Fırat’ın batısında yer alan Afrin ve Cerablus operasyon alanları birleştirilmiş
Böylece Erdoğan, öteden beri ısrarlı olduğu şekilde YPG/PKK varlığını Suriye ile sınır bölgesinden uzaklaştırma hedefine ulaşmış oldu. Milli Savunma Bakanlığı 120 saatlik hedeflere ulaşıldığını, Barış Pınarı harekatının durdurulduğunu ilan etti. (*) Putin’in Erdoğan’ı Soçi’den eli boş göndermeyeceği belliydi. Özellikle de Erdoğan, ABD başkanı Donald Trump’ın skandal mektubu açıkladığı, Halkbank davasının yeniden açıldığı ve ABD Kongresinde yeni yaptırımların istendiği 16 Ekim günü kendisini aradığında 22 Ekim’de Soçi randevusu verdiğinde.
Böylece Erdoğan, çok riskli oynadığı ABD ve Rusya’yı birbirine karşı koz gösterme oyununu büyük ölçüde başardı. Batılı müttefiklerini karşısına alma pahasına izlenen, askeri güç kullanımı takviyeli ısrarcı diplomasi yöntemi, ekonomik yaptırımları göze almak pahasına uygulanarak sonuç getirdi.

Erdoğan kazandı, Putin daha çok kazandı

Peki, Erdoğan’ın istediğini almasına yardımcı olan Putin bunu Türkiye’nin iyiliğini çok istediği için karşılıksız mı yaptı? Tabii ki hayır. Dünyanın dört köşesinde Suriye krizinin nen büyük kazananı olarak görülen Putin de Erdoğan’dan istediği bir şeyi, önemli bir şeyi almış durumda: bütün bu süreci artık Suriye rejimiyle işbirliği içinde yürütme sözü.
Muhtırada 1998’de, Abdullah Öcalan’ın sınır dışı edilmesi ardından Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Adana Anlaşmasına yapılan atıf buna işaret ediyor. 4’üncü maddede Rusya’nın “kolaylaştırıcılığından” söz ediliyor; bu deyim diplomaside arabuluculuğun bir kademe hafif şekli olarak kullanılır. Zaten Moskova’nın “kolaylaştırıcılığı” ile Türkiye ve Suriye hükümetlerinin dışişleri ve savunma bakanlıkları ile istihbarat örgütleri arasında “gerçek zamanlı” irtibatta olduğu, Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksand Lavrentyev tarafından geçen hafta açıklanmıştı.
Adana Anlaşması demek, Türkiye’nin Suriye’deki Beşar Esad rejimiyle terörle mücadele konusunda işbirliği yapması demek. Basın açıklaması sırasında Erdoğan’ın yüzündeki burukluğun, Putin’in ona elini sıkmak için uzatırken “Tamam ama anlaştık, değil mi?” gibilerinden bakmasının nedeni bu. Malum, Erdoğan Suriye konusuna Esad’ın gitmesi, Baas rejiminin yıkılması, yerine de tercihan Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir iktidarın gelmesi fikriyle girmişti. Şimdi Esad’la dost olması gerekmese de Baas rejimiyle işbirliği sözü vermiş durumda Putin’e.
150 saatlik sürenin 29 Ekim’de bitişinin ertesi günü 30 Ekim’de Cenevre’de yeni Suriye Anayasası görüşmelerinin başlayacak olması da tesadüf değil. Putin, ABD’nin Suriye’den çıkmasını sağlayıp, sahada üstünlüğün kendisinden geçtiğini (Trump’a da, Erdoğan’a da) gösterdikten sonra, şimdi Suriye’nin geleceğine dair siyasi görüşmelerdeki ağırlığını da artırıyor.

Peki, kim kaybediyor?

Ortaya çıkan tabloda, yerinde ne kadar kalacağı belli olmasa da bir ölçüde Beşar Esad’ın kazandığını söylemek dahi mümkün. Anlaşma sonrasında telefonda Putin’e “mümkün değil” demiş ama Putin olmaksızın koltuğunu koruyamayacağını dünya biliyor.
ABD Başkanı Trump’ın bile, Suriye’yi Rusya’ya bırakmak zorunda kalsa da belli açılardan kazançlı çıktığı söylenebilir. Suriye’den asker çekme kararı ve Orta Doğu savaşlarına ne kadar para döküldüğünü durmaksızın söylemesi 2020 seçimlerinde işine yarayabilir.
Şimdilik oyunun üç kaybedeni görülüyor. En büyük kaybedeni PKK. ABD’nin kanatları altında Suriye’de özerk bir devlet kurma eşiğinde olan PKK’nın Suriye kolu PYD ve silahlı gücü YPG, bir anda kendilerini ortada buldular. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, 120 saatin bitimi ardından “Biz onlarla IŞİD’le mücadele için işbirliği yaptık, devlet kursunlar diye değil” deyip çıktı işin içinden. Başka bir yazının konusu olabilir ama bu, silahlı Kürt hareketlerinin başta ABD olmak üzere bölgedeki hükümetlere karşı ayaklandırılıp sonra ortada bırakılmasının ilk örneği değildi. Bugünlerde “Suriyeli Kürtler Kongre’de alkışlarla karşılandı” haberlerine de fazla itibar etmemek lazım; siyaset bu, bir rüzgârla değişir bütün işler. Tabii İran ile arasında Kürt devleti kurulması fikrini şiddetle destekleyen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu da bu çerçevede kaybedenler arasında saymak mümkün.
Avrupa Birliği de kazananlar arasında sayılamaz. AB, bu krize tarihinin en ağır kan kaybı olan İngiltere’nin kopuşu, Brexit müzakereleri sırasında yakalandı. Dikkatinin çoğu oradaydı ve bu nedenle gerek verdiği tepkiler, gerek çıkışlarıyla –belki bir tek Alman Şansölyesi Angela Merkel dışında- gelişmelerin gerisinden geldi. Türkiye’ye AB ülkelerinden verilen sert tepkilerin gerekçeleri arasında IŞİD korkusu, göçmen korkusu ve PKK’lıların kendi ülkelerinde eylem yapabileceği korkusunu saymak mümkün.

Tehlike geçmiş değil

Ortaya çıkan bu tabloya rağmen Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar henüz dağılmış değil. Erdoğan’ın her işi ABD Başkanıyla çözebileceği yanılgısını –eğer fark ettiyse- çok geç fark etmesi nedeniyle Kongre’de daha çok Erdoğan karşıtlığından kaynaklanan bir Türkiye karşıtlığı var. Ekonomik yaptırımlar zaten toparlanmaya çalışan Türk ekonomisine ağır hasar verebilir; özellikle de bankacılık ve ihracatçı, imalatçı şirketler alanında.
Bu koşullar altında Türkiye’nin Suriyeli göçmenlerin dönüp yeni köy ve kasabalara yerleşme planını nereden bulunacak bütçelerle karşılayabileceği ciddi bir soru.
Siyasette rüzgâr değişir dedik ama AB kamuoyundaki tepkiler de Türkiye’nin uluslararası toplulukta yalnızlaşma süreci devam ediyor. Ancak stratejik hedef Suriye sınırında PKK’nın bir Kürt devleti kurmasını engellemekti, o da hem Rusya, hem de IŞİD’i PKK’ya vurdurtan ABD ile anlaşmalar üzerinden şimdilik engellenmiş görünüyor; mevcut koşullarda bu da başarıdır.

(*) 23 Ekim 2019 saat 08.45’te güncellenmiştir.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler

Rusya, Türkiye-ABD anlaşmasına destek verdi, Suriye’de kontrolü ele aldı

Putin, Erdoğan ve Ruhani 16 Eylül Ankara Zirvesinde… Moskova, Suriye üzerinden Orta Doğu’ya dönüş yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Türkiye’ye gerekirse askeri güç kullanabilecekleri yolundaki sözleri, artık Suriye’de atmak zorunda kaldıkları geri adımların bu tür saçma gözdağı verme çabalarına neden olduğunu gösteriyor. O kadar ki, bakanlığı dahi Bakanın sözlerine sahip çıkmaktan kaçınmış. Trump yönetiminin siyasi rakiplerini Türkiye’ye vurarak sakinleştirmeye çalışması artık şımarık bir küstahlığa vardı ve son bulması gerekiyor. Bunda Rusya’nın, üstelik Türkiye-ABD anlaşmasına yardım etmek suretiyle Suriye’nin tamamında kontrolü ele geçirmesinin de payı olabilir. İsminin saklı kalmasını isteyen diplomatik kaynaklara göre, 17 Ekim’de Türkiye ile ABD arasında Suriye’nin Türkiye sınırında bir Güvenli Bölge kurulması için anlaşmaya varılmasında Rusya kilit rollerden birini oynadı. Buna göre, Suriye’deki Rus yetkililer Türkiye’nin Suriye askeri harekâtına başladığı 9 Ekim öncesinde SDG yetkililerinin kendileriyle temas kurarak, ABD’nin Türkiye ile anlaşarak kendilerini ortada bırakması halinde koruma talep etmelerine, kuzey-doğu Suriye’de kendilerine hava koruması sağlanamayacağı yanıtını verdi. Bunda Türkiye’nin Rusya nezdindeki diplomatik girişimlerinin rolüne de dikkat çeken kaynaklara göre, SDG’nin ana gövdesi ve komuta kademesini oluşturan YPG/PKK bunun üzerine Türk ordusunun harekatına şiddetli direniş göstermenin yıkım olacağına karar verdi ve Suriye hükümetiyle uzlaşma yolunu seçti.
Nitekim Reuters haber ajansı, 8 Ekim’de Beyrut mahreçli haberinde “Suriyeli Kürt yetkililerin” kendilerini “sırtından bıçaklayan” ABD’ye karşı Şam’la temas kurduklarını bildirdi. ABD Başkanı Donald Trump aynı gün yayınladığı Tweet mesajlarıyla Türkiye’nin NATO müttefikliğini övdü ve Erdoğan’ı 13 Kasım’da Beyaz Saray’a davet ettiğini açıkladı.

Karşılıklı manevralar ve Trump’ın hatası

Bu manevranın bir amacı da zaman kazanarak Türkiye’nin harekâtını engelleme çabasıydı. Bir gün önce 30 Eylül’de MGK toplantısında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan harekât hazırlıklarının tamamlandığı bilgisini alan Erdoğan 1 Ekim’deki Meclis açılışında bunun işaretlerini vermişti. Akar, Türkiye’nin ABD ve “NATO müttefikleriyle” ortak hareket etme kararını 3 Ekim’de ABD Savunma Bakanı Mark Esper’e, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler de 4 Ekim’de ABD Genelkurmay Başkanı Mark Miley’e bildirmişti. Benzeri bir mesaj aynı gün Erdoğan’ın Dış Politika ve Güvenlik Baş Danışmanı İbrahim Kalın tarafından Trump’ın yeni atadığı Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brian’a verilecekti. Trump bir yandan Kongre’deki Erdoğan karşıtı havayı frenlemeye, diğer yandan Erdoğan’ın harekât kararını engellemeye çalışıyordu.
Ancak Trump, Erdoğan’ı Washington’a davet ettiğini açıkladığı gün ilerleyen saatlerde, yani Türkiye saatiyle 8 Ekim’i 9 Ekim’e bağlayan gece SDG adına yetki kullanan ve Mazlum Abdi, Mazlum Kobani, Şahin Cilo kod adlarını kullanan YPG/PKK şefi Ferhat Abdi Şahin’le de telefon görüşmesi yaptı. Şahin, Türkiye’nin kendileriyle “ateşkes” anlaşması yapmasını istedi. Bu ikili bir taktikti; kabulü halinde, PKK’nın Rusya destekli Suriye’yle işbirliği yapmaması karşılığında hem ABD kendilerini korumayı sürdürecek, Suriye’den çekilmeyecek, hem de Türkiye YPG/PKK’yı resmen muhatap kabul etmiş olacaktı. Trump, Şahin’in yazılı beyanını ekleyerek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a 9 Ekim tarihli skandal mektubu gönderdi. Aynı gün Kalın, O’Brian ile bir telefon görüşmesi yaptı; sonrasında Erdoğan’ın 13 Kasım Washington ziyaretinin de konuşulduğu açıklandı. Bu görüşmenin, bir yanıltma taktiği olup olmadığını zaman gösterecek, çünkü birkaç saat sonra, 9 Ekim saat 16.00’da Erdoğan’ın emriyle Suriye’ye askerî harekât başlatıldı.
Haber resmî kanaldan ABD’ye, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından iletildi. Buradaki ayrıntı, Çavuşoğlu’nun NATO müttefiki ABD’li meslektaşından önce, Astana Sürecindeki ortakları Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’i arayıp bilgi vermiş olmasıydı.

Erdoğan arıyor, Putin ağırlığını koyuyor

O arada iki gelişme daha oldu. Erdoğan yine 9 Ekim’de Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’i arayarak harekâtı anlattı ve “Rusya’nın yapıcı tutumunu” övdü. 10 Ekim’de ise Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, “ülkeye ihanet eden Kürt güçleriyle diyaloga girmeyeceklerini” açıkladı. Belli ki 1999’da Türkiye’nin zorlamasıyla Abdullah Öcalan’ı sınır dışı edip yakalanmasını sağlayan Şam, şimdi Rusya’nın desteği arkasındayken, PKK’yı kendi koşullarıyla yuvaya dönmeye zorluyordu. Nitekim Türkiye’nin “Barış Pınarı” harekâtının beşinci gününde, 14 Ekim’de SGD’nin Beşar Esad rejimiyle anlaştığı açıklandı. Trump aynı gün Türkiye’ye yaptırım kararını imzaladı; ancak Kongre bunu yeterli bulmadı.
Erdoğan 15 Ekim’de Türk birliklerinin Münbiç’i almak üzere harekâta geçeceğini söyledi. Aynı gün üç önemli gelişme daha oldu. Rus ve Suriye bayrakları taşıyan birlikler Münbiç’e girdi. Erdoğan’ın tepkisi, oranın zaten Suriye toprağı olduğu şeklinde oldu ki doğrusu da buydu. İkincisi, Türk ve Rus birlikleri ilk defa Münbiç civarında ortak devriye görevi yaptı ve Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Türkiye ve Suriye’nin dışişleri, savunma bakanlıkları ve istihbarat servisleri üzerinden “gerçek zamanlı” temasta olduklarını açıkladı.
Rusya, Suriye’de güç boşluğuna izin vermeyeceğini ortaya koymuştu. Ertesi gün, 16 Ekim’de Trump, Suriye’deki birliklerini çekeceğini açıkladı. Aynı zamanda ilk kez PKK’nın adını anarak şimdiye dek “paralarını alıp” IŞİD’e karşı savaştıklarını ama artık Suriye-Rusya safına geçtiklerini söyledi.
Aynı 16 Ekim günü Washington’da Türkiye’yi zorlayan gelişmeler de oldu. Halkbank davası yeniden açıldı, Kongre’ye, Erdoğan ve ailesinin mal varlıklarının saptanmasını isteyen yeni bir yaptırım tasarısı sunuldu. Trump’tan gelen bir başka şaşırtıcı hamle ise Beyaz Saray’a çağırdığı Kongre üyelerine Erdoğan’a yazdığı 9 Ekim mektubu ifşa etmesi oldu.
Bu sırada ABD Başkan Yardımcısı Pence ve ekibi Ankara’ya yola çıkıyordu. Erdoğan, kızgınlıkla Pence ile görüşmeyeceğini, ancak Trump ile görüşeceğini söylüyordu. Trump’ın mektubu ifşa etmesi ve yeni yaptırım talepleri, günlerdir teknik hazırlık yapan Türk ve Amerikan heyetleri arasında da tartışılıyordu. (Kaynaklar bu tartışmalarda, İbrahim Kalın ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve eski Ankara Büyükelçisi Jim Jeffrey’nin eskiye dayanan tanışıklıklarının olumlu katkısına işaret ediyorlar.)
O arada Erdoğan’ın Putin ile bir telefon görüşmesi daha oldu. Erdoğan’ı 22 Ekim’de Soçi’de görüşmeye davet eden Putin, Özel temsilcisi Lavrentyev’i da Ankara’ya gönderdi. 17 Ekim’de Pence ve heyeti Erdoğan ile görüşmek için beklerken, Cumhurbaşkanlığının bir başka odasında Kalın, Lavrentyev ile heyetler arası görüşme yapıyordu. Erdoğan’ın Pence ile bu görşüme ardından yaptığı 1 saat 20 dakikalık görüşmede, tercümanlığı da Kalın’ın üstlendiği basına yansıdı. Aynı gün, ABD’nin YPG/PKK’yı operasyon bölgesinden çıkarması karşılığında Türkiye’nin Barış Pınarı harekâtına 120 saat, yani 5 gün ara vereceği anlaşması açıklandı. Aynı saatlerde Rus destekli Suriye birlikleri Kobani ve Rakka’ya girmeye başladı. Rusya, ABD’nin çekilmesiyle ortaya çıkabilecek boşluğu dolduruyordu.

Moskova’nın Orta Doğu’ya dönüşü

Erdoğan 22 Ekim’de 120 saatin dolmasına birkaç saat kala Putin’le görüşmek üzere Soçi’de olacak.
Putin ile Erdoğan’ın randevulaştığı tarihin, daha Erdoğan-Pence görüşmesinden önce tam da beş günlük sürenin biteceği saatlere verilmiş olmasındaki tesadüfü şimdilik bir yana bırakalım. Ama Putin’in Erdoğan’dan 30 Ekim’de Cenevre’de başlayacak Suriye Anayasa yazım görüşmeleri öncesi, şahsi barışma olmasa da yeni Suriye’nin Türkiye’nin güvenliğini de gözetecek şekilde kurulması adına işbirliği talebinde bulunması tesadüf olmayacak.
Gelişmeler başka türlü de bakmak mümkün: Rusya ABD’nin Suriye’den çıkmasını, NATO müttefiki Türkiye’nin güvenlik kaygılarına destek olarak, hatta ABD ile anlaşmasına yardımcı olarak sağladı. Böylece Suriye’nin tamamı üzerinde kontrolünü güçlendirdi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Orta Doğu’da güç kaybına uğrayan Moskova, ABD’nin ve Türkiye’nin PKK anlaşmazlığını fırsata çevirerek müthiş bir dönüş yapmış oldu.
Uluslararası ajanslar ise 21 Ekim akşamı, Suriye’den çekilen Amerikan askerlerine Kürtler tarafından çürük patates ve taş atıldığı haberlerini geçiyordu.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler

U.S. Sanctions on Turkey: five possible outcomes

The sanctions signed by U.S. President Donald Trump on October 14 concerns Turkish Minister of National Defense Hulusi Akar, Minister of Interior Süleyman Soylu, Minister of Energy Fatih Dönmez, as well as the ministries of Defense and Energy. Furthermore, he has raised the customs tariff on the purchase of steel from Turkey to 50 per cent. He also halted the talks about the plan to boost the trading volume between Turkey and the U.S. from 20 to $100 billion – which nobody was quite sure how that would have gone about in the first place.
Trump justified these sanctions by saying that Turkey had destabilized the region with its Syria campaign; his justification couldn’t have been more hypocritical. Long before Turkey launched this Syria campaign, the Middle East was already the world’s most unstable region. Besides, it had all started with the U.S.’s 1990 Iraq campaign followed by the 2003 invasion of Iraq. And before that, Israeli politics had nearly wiped Palestine off the map, not the mention the U.S., once again, further complicating regional dynamics by backing Saudi Arabia’s lavish oil dictatorship.
The only positive aspect about Trump’s statement is that the U.S. is, at last, questioning its involvement in “endless” wars taking place 10 thousand kilometers away from them.

Sanctions won’t paralyze Ankara but could cause retaliation

First of all, contrary to what U.S. Secretary of Treasure Steven Mnuchin says, these sanctions are quite short of “shutting down” Turkish economy. Besides, Trump is currently using his claims as threats to give a taste of what would come if they cannot reach an agreement with Turkey. The fact that Turkish president Tayyip Erdoğan doesn’t figure in the sanctions list, contrary to Congress demands, shows that the U.S. is still leaving room for maneuver. On the other hand, even if the sanctions won’t paralyze the economy, they will affect the purchase of military material from the U.S. as well as the import of oil and gas from Russia and Iran. The aim of Erdoğan’s interference in the Turkish central bank was to prepare for such sanctions; we’ll see if the preparations will suffice.
Secondly, Turkey is likely to retaliate. The retort would likely be –similarly- symbolic, in the domain of similar sanctions and limitations brought upon members and agencies of Trump Administration, as well as in the military-political realm. For example, the flights of the U.S.’s Syria-bound jets from the Incirlik, Diyarbakır and Batman military bases could be restricted or halted. However, the U.S. said that they will draw back their units from Syria and that the YGP/PKK, who started to cooperate with the Syrian regime; Trump said they “betrayed” the U.S. and can “go their own way”. That’s why such symbolic sanctions on Turkey’s part are similarly unlikely to “paralyze” the U.S.’s regional operations.
Thridly, even though this sanction ordinance is an unacceptable and unjust move against Turkey and gave Trump elbow room, it left Erdoğan some room to maneuver, too. Congress will probably put less pressure on Trump and Erdoğan, due to the sanctions disputes, will likely pay less mind to the pressures on the part of the U.S., the European Union (EU) and the NATO – at least for now. The exception to that would be the fight against ISIS, which, in reality, is a greater concern for Turkey than it is for the West.

Impacts on domestic and regional politics

The fourth point is that the U.S.’s sanctions won’t weaken Erdoğan’s hand in domestic politics: it will strengthen it. We can see that it’s triggered a patriotic sentiment in the Republican People’s Party (CHP) and that party leader Kemal Kılıçdaoğlu is at the forefront of this attitude despite certain resistance from within the party. Aside from the Peoples’ Democratic Party (HDP), parties are likely to unanimously support the campaign, not in support of Erdoğan but of the nation; reactive attitudes against the U.S. will probably arise. That was the climate back in the Cyprus campaign in 1974. Once again, it becomes clear that outdated and arrogant belief in American politics that they can change other countries’ political balances and decisions looks to be fruitless.
Finally, it’s safe to say the Russian head of state Vladimir Putin is the leader that comes out ahead in this scenario. That the U.S. has left Syria after it has wiped it off of the ISIS using the PKK, and that, in the meantime, its relationship with its NATO ally Turkey has soured, is all in favor of Russia. Furthermore, the YPG/PKK which has, in Trump’s words, worked as “mercenaries” to the U.S. in Syria have had to go crawling back to the Syrian regime. Thanks to the U.S.’s mistakes in Syria, Moscow is truly returning to the Middle East for the first time since the fall of the Soviet Union and will likely be a major actor on regional politics from now on.
These are vertiginous developments. In this tumultuous context, there are some other remarkable developments taking place in Turkish politics, concerning the Syrian campaign. For example, Minister of Defence Akar said that the “Peace Spring” operation was “going faster than expected” during his visit to the Good Party (GP) leader Meral Akşener on October 14. And there were “institutional contacts” between Turkish and Syrian governments during his visit to CHP’s Kılıçdaroğlu the same day. The latter was confirmed by Russian sources, who were apparently facilitating the contacts.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler, Terör: Türkiye ve çevresindeki güvenlik, terör ve terörle mücadele faaliyeti

When it comes to ISIS, Erdoğan must walk the walk

Following warnings from the U.S., the EU and Russia, Erdoğan said Turkey was ready to take all responsibility on ISIS regarding military operation in Syria. Now he needs examples. (Photo: Presidency)

On October 13, as Turkish President Tayyip Erdoğan recounted all of the common doubts regarding Turkey’s military campaign in Syria, he put the fight against ISIS on the top of the list. Whether the “Peace Spring” operation targeted the Kurdish population or the militant groups linked to the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) came second. Finally, he mentioned the speculations on Turkey’s potential calculations about the Syrian territory it would take away from the YPG/PKK control. The order in this list is correct: most criticism directed towards Turkey tends to focus on the consequences if ISIS militants are released.
This recent statement echoed Erdoğan’s speech to his Justice and Development Party’s (AKP) regional chairs, delivered two days ago. But the point was made more obvious: Turkey, Erdoğan said, “is ready to take on all kinds of responsibility regarding the DAESH militants in Syria”. This assertion was a response to U.S. President Donald Trump’s claim that Turkey was now accountable for the ISIS militants in Syria.
Although, sources told YetkinReport that Turkish officials conveyed to American counterparts that Turkey was only responsible for the current operation area of 120 km long and 30 km deep, Erdoğan’s words show that Ankara understood the gravity of the situation sooner rather than later.

ISIS is a serious concern

The West especially had coined the ISIS militants detained in Syrian camps and, in some cases, their families “foreign terrorist fighters” – until very recently. Among these ISIS militants were European Union (EU) citizens holding German, French and English passports, as well as Russian, Chinese and, of course, also Turkish nationals. The concern was that these militants, once released, would go back to their countries of origin and take terrorist action there. Indeed, Russian head-of-state Vladimir Putin joined the lot by expressing his worries concerning ISIS, saying he was “unsure of what Ankara would do”.
This week marked the fourth year of the Ankara massacre where two ISIS suicide bombers killed 103 people and 500 wounded, on October 10, 2015. It is imperative to emphasise that the ISIS danger also affects Turkey.
As part of the agreement they made with the U.S. following their conflict in Kobane (Ayn al-Arab) in 2014, the YPG/PKK had undertaken the guarding and security of the ISIS detention camps. Yet it was once the Turkish troops launched their campaign that the Americans troops evicted the site, stating that they “will remain focused on the safety of its men and women in uniform”. They anticipated that U.S. President Donald Trump would blame Turkey for this situation: that’s what happened. Finally, we even heard it from NATO Secretary-General Jens Stoltenberg.

A pressing need for concrete examples

Erdoğan sees the urgency in the warnings about ISIS: that is a significant improvement. Some details emerged about how Turkey will deal with the situation. Reportedly, Turkey will detain the ISIS militants held in the YPG camps and the ones who and arrive at the Peace Spring control; it will be accountable if they cannot send them back to their countries of origin; the wives and children will go to rehabilitation programs.
However, evoking how many ISIS militants were “neutralized” in the 2016 Jarabulus (Euphrates Shield) operation (which gave much harm to ISIS) might not change perceptions in politics today.
That’s why Turkey urgently needs concrete examples of fighting against ISIS if Erdoğan is to prove the point he made in his October 13 speech. The Turkish Armed Forces must demonstrate that this operation is also against the terrorism of ISIS. Such a proof would alleviate the toll on Trump against Congress, would ease the political pressure on the government, and deter the ISIS threat looming over Turkey.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler, Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası

Suriye için ABD, Rusya, AB ne diyor, ümmet ne diyor?

NATO Genel sekreteri Jens Stoltenberg (solda) Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri bakanı Çavuşoğlu ile Suriye harekatını görüşmek üzere 11 ekim’de İstanbul’a geldi. (Arşiv foto: Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye’nin 9 Ekim’de başlattığı Suriye harekâtı 10 Ekim’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin olağanüstü toplantıya çağrılmasına neden oldu: sert bir kınama, hatta yaptırım beklentisi vardı. Öyle olmadı, kınama çıkmadı. Üstelik ABD ve Rusya nadir görülen bir örnek sergileyerek kınama kararını veto etmekte birleşti. Nedenlerine birazdan geleceğiz.
Oylama sonrasında Türkiye’nin BM Daimi temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, Suriye’deki harekâtın kısıtlı tutulması ve sivilleri hedef almamasını isteyen BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e bir mektup gönderdi. Sinirlioğlu bu mektupta “Barış Pınarı” harekâtının “orantılı, ölçülü ve sorumlu” bir şekilde yürütülmekte olduğunu ve “sivil halka zarar verebilecek çevresel hasardan kaçınmak için tüm önlemlerin alındığını” bildirdi. Bu mektup ilk gün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın açıklamasında yer alıp 10 Ekim’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tekrar vurguladığı cümlelerin Türkiye’nin uluslararası hukuk çerçevesinde taahhüdüne dönüşmesi demekti.
Oylama sonrasında ilginç birkaç gelişme daha yaşandı New York’taki BM kulislerinde. Örneğin 6 Avrupa Birliği (AB) ülkesinin BM Daimi Temsilcisi ortak tavır alarak Türkiye’yi kınayan bir açıklama yaptı. Bu ülkeler Almanya, Fransa, İngiltere, Polonya, Belçika ve Estonya; İngiltere ve Fransa Konseyin veto hakkı olan daimi üyesi, Almanya ve Polonya iki yıllığına seçilmiş dönemsel üyeler. Yine dönemsel Konsey üyesi olan Müslüman ülkelerden Endonezya ve Kuveyt’in Türkiye’nin kınanmasına karşı çıkmadığı anlaşılıyor.

NATO devrede

Türkiye’nin de üyesi olduğu Batı savunma ittifakı NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg 11 Ekim’de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmek üzere İstanbul’a geldi.
Çavuşoğlu ile basın toplantısı biraz gergin geçti. Stoltenberg Türkiye’nin meşru güvenlik endişelerini anlıyoruz” dedi; ancak NATO bünyesinde Suriye harekâtıyla ilgili ortak görüş bulunmadığını söyledi. Stoltenberg, IŞİD’e karşı kazanımların harekât nedeniyle kaybedilmemesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Çavuşoğlu ise “Meşru endişelerinizi anlıyoruz” sözlerini “yetersiz” buldu. Türkiye doğal olarak ittifak “dayanışmasını açık ve net” görmek istiyordu. Oysa örneğin NATO üyesi Norveç, harekâtın başlamasıyla Türkiye’ye silah satışlarını durdurduğunu ilan etmişti. Çavuşoğlu, NATO müttefiklerinin inandığı sivil halk bombalanıyor propagandasının altında YPG’lilerin şehir sokaklarında lastik yakarak duman çıkarması gibi taktiklerin bulunduğunu söylemesi ilginçti.
Özetle, Türkiye’nin Suriye sahasındaki askeri zorlukların yanı sıra, diplomatik zorlukları da devam ediyor.
Ancak ABD, Rusya ve AB ülkelerinin oylama sonrası yaptığı açıklamalar ve son gelişmeler, gelinen aşamada ülkelerin Suriye’de PKK’ya karşı yürütülen harekâtta aldıkları tutumu sıralamamıza imkân veriyor.

ABD ne diyor?

Bu konuda elimizde bir ABD başkanı Donald Trump’ın akşamdan sabaha değişen Twitter mesajlarıyla ortaya çıkan Beyaz Saray tutumu, bir de ABD dışişleri ve savunma bakanlıkları kaynaklı açıklamalar var. Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile konuşması ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarından” söz etmesini önemsemek gerekiyor.
Trump’ın bu gerilimi Türkiye’nin Rusya ile daha da yakınlaşmasını önleyecek ve aynı zamanda yeni ticari bağlantılar sağlayacak şekilde kullanmak istediği açık. Öte yandan “Kürtleri öldürürseniz mahvederim” gibi artık dolar kurunu dahi yerinden kıpırdatmayan sözlerle, Ankara’yı rencide etme pahasına, Türkiye’ye sert yaptırım isteyen Amerikan Kongresi tribününe oynuyor.
ABD’nin hâlihazırdaki tutumunu şöyle özetlemek mümkün: 1- Türkiye’nin Suriye topraklarında harekâtını onaylamıyor. 2- Bu harekât çerçevesinde Türkiye’ye askeri destek vermiyor, örneğin hava istihbaratını paylaşmıyor. 3- Bununla birlikte Türk askerine engel de olmuyor; YPG’nin çağrısına karşı uçuşa yasaklı bölge ilan etmiyor, bayrak dalgalandırma açısından önemi olan 50 kadar askerini geri çekiyor. 4- Karşı çıkışını siyasi değil, kendi deyimleriyle “insani” sınırlarda tutuyor; sivil Kürt nüfus ve Hristiyanların başına bir iş gelmemesi talebi gibi.
Bunun anlamı Trump’ın 2014’te Barack Obama’nın IŞİD’e karşı müttefik olarak seçtiği YPG/PKK’yla “Siz de karşılığında o kadar para, silah eğitim aldınız” diyerek yolları ayırmak ve İsrail’in itirazına rağmen Suriye’den ayrılmak niyetinde olduğudur. Bu nedenle Trump, Erdoğan’dan Barış Pınarında IŞİD’e karşı da Amerikan politikasındaki rakiplerine karşı savunabileceği hamleler yapmasını bekliyor.

Rusya ne diyor?

Gerek Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un harekâtın hemen öncesinde ve sonrasında yaptığı açıklamalardan gerekse Rusya’nın BM Büyükelçisi Vassily Nebenzia’nın Türkiye’nin kınamasına veto oyu kullandıktan sonra yaptığı açıklamalardan Rusya’nın tutumunu şöyle özetlemek mümkün: 1- Rusya, Suriye topraklarında harekâtı onaylamıyor. 2- Türkiye’nin PKK’ya yönelik güvenlik kaygılarını meşru buluyor. 3- ABD’nin PKK ile işbirliğinin Türkiye’nin harekâtına yol açtığı suçlamasında bulunuyor. 4- O çerçevede Suriye’nin Doğusunda Arap nüfusun yerine Kürtlerin yerleştirilmesi suretiyle “demografik mühendislik” yapılmasından ABD’yi sorumlu tutuyor. 5- IŞİD endişesi Rusya’da da mevcut, 6- Ankara’nın Şam’daki Beşar Esad rejimiyle yeniden ilişki kurmasını öneriyor.
Özellikle bu son madde, 16 Eylül’de Ankara’da yapılan Astana görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani arasında konuşulan Adana Mutabakatına örtülü atıfta bulunuyor. Erdoğan’ın Sırbistan ziyareti dönüşünde Barış Pınarının hukuki gerekçesi olarak söz ettiği Adana Mutabakatı, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin baskısıyla Suriye’den sınır dışı edilmesi ardından 19 Ekim 1998’de Bülent Ecevit hükümetiyle Şam yönetimi arasında imzalanmıştı ve ortak bir komisyon yoluyla terörle ortak mücadele öngörüyordu.

AB ne diyor?

BM Güvenlik Konseyi oylaması sonrasında bir grup AB Büyükelçisi tarafından yapılan açıklamada Türkiye’yi harekâta son vermeye çağırması AB başkentlerinde yaşanan sıkışmayı gösteriyor. Bir yandan iç politika baskılarıyla yeni bir göç dalgasından endişe eden AB başkentleri diğer yandan IŞİD üyesi olup PKK’nın elinde tutuklu bulunan vatandaşlarının serbest bırakılıp dönmesinden, diğer yandan da özellikle Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa ve İngiltere’de örgütlü PKK’nın kendi ülkelerinde yapacağı eylemlerden kaygı duyuyor.
AB bu sıkışma nedeniyle Komisyon olarak Türkiye’yi kınayamadı henüz: Macaristan’da bir Müslüman göçmen daha görmek istemeyen Victor Orban, Türkiye’nin Suriye’de başarıya ulaşması halinde göçmenlerin Suriye’ye döneceği vaadini dikkate alarak, kınamayı veto etti. Ancak AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in “Türkiye bizden Güvenli Bölge için para istiyorsa vermeyiz” sözleri Ankara’yı özellikle kızdırdı. Erdoğan 10 Ekim’de “Paranızı istemeyiz ama 3,6 milyon göçmeni de size göndeririz” diye sert bir çıkış yaptı.
AB ülkelerinin tutumu şöyle özetlenebilir: 1- Türkiye harekâtı durdursun, 2- Göçmen geçişine engel olmayı sürdürsün, 3- Göçmenlerin Suriye’ye dönüşü için bizden yardım istemesin, 4- AB vatandaşı IŞİD’çilerin dönüşüne de engel olsun.
Bu talepler içinde Türkiye’nin kaygılarının da, çıkarlarının da ABD ve Rusya’nın dile getirdiği kadarından dahi uzak olduğu anlaşılıyor. AB’nin tutumunun ikircikli, muğlak ve sonuç almaktan uzak olduğu görülüyor.

Ümmet ne diyor?

Açık konuşmak gerekirse Pakistan bir yana, Erdoğan Müslüman ülkelerinden ABD ve Rusya’dan gördüğü kadar dahi anlayış görmedi. Hayal kırıklığı 10 Ekim’de AK parti İl Başkanlarına yaptığı konuşmada Suudi Arabistan ve Mısır’a sert sözlerle yüklenmesinden görülebiliyordu. Türkiye 2015 yılında Suud Kralı Abdullah’ın ölümü nedeniyle üç gün milli yas ilan etmişti.
Arap Birliği Türkiye’yi oybirliğiyle kınadı; kınama oyu verenler arasında Türkiye’nin her türlü desteği verdiği Filistin de vardı. Dahası, Erdoğan’ın AK Parti hükümetinin Arap dünyasındaki en büyük dostu, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri 2017’de ablukaya aldığında Türk askerini destek için gönderdiği ve 2019’da tank fabrikası hisselerini satacak kadar güvendiği Katar da Arap Birliğinin üyesi.
13 Ekim’de yine Barış Pınarı harekâtı gündemiyle toplanacak Arap Birliği üyelerinin Türkiye’den diğerlerinde gördüğümüz türden belirlenmiş talepleri de yok; Erdoğan’ın şahsından da öteye, Türkiye karşıtlığının öne çıktığı gözleniyor.
Rusya ile birlikte Türkiye’nin Astana sürecindeki ortağı İran da, Suriye harekâtına karşı sert tepki veren ülkeler arasında bulunduğunu kayda geçmek gerekiyor.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler, Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası, Terör: Türkiye ve çevresindeki güvenlik, terör ve terörle mücadele faaliyeti

Suriye harekâtındaki ilk günün tahlili

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Genelkurmay başkanı Orgeneral Yaşar Güler (solda) ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar ile Barış Pınarı harekat merkezinde. (Foto: MSB)

Kod adı Barış Pınarı olan askeri harekâtın 9 Ekim saat 16.00’da başladığını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Twitter hesabından duyurdu.
Barış Pınarı, 2016 Cerablus (Fırat kalkanı) ve 2018 Afrin (Zeytin Dalı) operasyonlarından sonra son üç yılda Suriye topraklarındaki üçüncü büyük askeri operasyon oldu.
Önce Diyarbakır’dan kalkan F-16 uçaklarının Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad ve Ceylanpınar’ın karşısındaki Resulayn civarındaki hedefleri vurmasıyla başladığı açıklandı. Aynı sıralarda 45 km menzilli Fırtına obüsleri de aynı hedeflere top atışına başladı. Kara birliklerinin Suriye topraklarına 22.30’da girmeye başladığı da Milli Savunma Bakanlığı tarafından duyuruldu. Bakanlık operasyonda sivillerin ve sivil hedeflerin değil, terörist ve teröristlere ait mevzi, sığınak, depo, siper ve araçların vurulmakta olduğunu ilan etti.
Harekâtın amacı, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan (toplam 910 kilometrelik Suriye sınırının) 480 kilometre kadar bölümünde ve 30 km derinlikte bir alandan PKK’nın Suriye kolu sayılan PYD ve onun milis gücü olan YPG’yi çıkarmak olarak açıklandı. Ve burada oluşturulacak Güvenli Bölgeye, Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeli mülteciden 2 milyonunun geri dönmesini sağlamak.
Bunlar zaten haberlerden edinilen bilgiler, şimdi ilk günün tahliline bakalım.

Askeri tahlil

Öncelikle bu harekâtta sürpriz unsurunun olmadığını söylemeliyiz; Ankara aylardır hem söylemde, hem de sınır bölgelerine yaptığı askeri yığınakla “geliyorum” diyordu.
Akçakale/Tel Abyad ve Ceylanpınar/Resulayn arasında kalan 120 km’lik şeridin Barış Pınarı harekâtının köprübaşı olarak planlandığı anlaşılıyor. Bu bölgede daha çok Arap nüfusun bulunması, karşılaşılacak YPG direnişinin nispeten daha az olmasını sağlayacağı düşünülmüş gibi duruyor. Bu bölge Türk ordusu ve ÖSO’nun yeniden örgütlenmiş şekli olan Suriye Milli Ordusunun (SMO) kontrolü almaya başlanırsa, Batıya doğru Kobani (Ayn el-Arab) ve Güneye, M4 karayolunun kilit noktalarını kontrol altına almaya doğru açılım mümkün olur. M4 karayolunun kontrolü ile Suriye’deki PKK varlığıyla Irak, yani Sincar üzerinden Kandil ile ikmal bağlantısının kesilmesi amaçlanıyor. Türk Hava Kuvvetleri aylardır süren Pençe harekâtıyla Irak’ın Türkiye ve Suriye sınır bölgelerindeki PKK mevzilerini bombalıyor. Pençe harekâtının, 9 Ekim’de başlayan Barış harekâtına hazırlık niteliği de ortaya çıkıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın çıkışlarından sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinin, PKK tarafından serbest bırakılmaya başladığı haberleri alınan IŞİD tutuklularına yönelik operasyonlar yürütmesi de söz konusu olabilir.
Harekâtın Fırat’ın batısındaki PKK kontrolünde olan Tel Rıfat ve Münbiç’e de yönelmesi mümkün.
Harekâtın süresi açıklanmadı. Ancak Trump’ın Erdoğan’a Washington’da buluşma tarihi olarak verdiği 13 Kasım bir eşik olarak da görülebilir.
On binlerce PKK/YPG militanının son beş yıldır kara gücü olarak işbirliği yaptığı ABD’den aldığı eğitim ve silah yardımı göz önüne alındığında, mücadelenin zorlu geçeceği de anlaşılabilir.

Diplomatik tahlil

Erdoğan’ın bu harekâta diplomatik yalnızlığı göze alarak başladığı zaten aylardır yaptığı konuşmalardan belliydi.
Başta Suriye’den Almanya’ya, Suudi Arabistan’dan İsveç’e dek bazı ülkeler harekâtı kınadı. BM Güvenlik Konseyi 10 Ekim’de acil toplantıya çağrıldı; Arap Birliği de öyle. AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker harekâtın derhal durdurulmasını talep etti. Barış Pınarı’nın başladığının duyurulması ardından Trump, ABD’nin desteği bulunmadığını bir kez daha söyledi, 6 Ekim’deki telefon görüşmelerinde bunun “iyi bir fikir olmadığını” Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da söylemiş olduğunu ekledi. Kongre’de Türkiye’ye yönelik yaptırımlar konusunda somut adım atıldı, teklif verildi.
Öte yandan daha 6 Ekim’de ABD’nin bu işe karışmayacağını söyleyerek gizli destek veren de Trump’ın kendisiydi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ankara’nın adımını yanlış bulduğunu söyledi ama Moskova Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlıyor, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı sınırları içinde davranılmasını istiyordu. Benzeri yaklaşım NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’ten de geldi.
Hükümet diplomatik yalnızlığın farkında olsa da, Dışişleri işin peşini bırakmış değil. Harekât hakkında Şam yönetiminin diplomatik notayla bilgilendirildiğini söyleyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun telefon görüşmesi yaptığı muhatapları arasında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da vardı. BM Güvenlik Konseyinin daimi üyelerinin Ankara Büyükelçilerinde Dışişlerinde bilgi verildi.
Yine de askeri planda, sahada yaşanabilecek zorlukların diplomatik planda da baş ağrıtacağı görülebiliyor.

Siyasi tahlil

İçerideki zorluk daha düşük düzeyde…
Meclis’te hükümete yurtdışına asker gönderme izni veren tezkerenin uzatılmasına HDP dışında bütün partiler oy verdi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, terörle mücadeleyi meşru müdafaa sayarak “içi yansa da” onay verdiğini söylerken, harekâtın Beşar Esad yönetimiyle irtibat içinde yürütülmesi gereğini tekrarladı.
Erdoğan, HDP dışında Meclis’teki siyasi parti liderlerini arayarak bilgi verdi.
Harekâtta büyük aksilikler ve ağır kayıplar olmadıkça Erdoğan’ın iç siyasette (HDP itirazları dışında) büyük sorun yaşamayacağı söylenebilir.

Sembolizm tahlili

Barış Pınarı, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Suriye’yi savaşla tehdit etmesi ardından Abdullah Öcalan’ın 1982’den beri karargâh kurduğu Suriye’den sınır dışı edildiğinin öğrenildiği 9 Ekim 1998’in 21’inci yıldönümünde başlatıldı. Öcalan, 1999 Şubat’ında Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliğinden çıkartıldıktan sonra Amerikan ve Türk istihbarat örgütleri CIA ve MİT’in ortak operasyonuyla yakalanıp Türkiye’ye getirilip İmralı’ya konmuştu.
Barış Pınarı kod adındaki “Pınar” deyiminde de bir lingustik, dilbilimsel gönderme var. ABD ile aranın açılmasına neden olan gelişme, 2014 Ekim ayında dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında, YPG’nin kontrolüne giren Kobani’nin IŞİD tarafından kuşatılması sırasında yaşanan tartışma ve Obama’nın NATO’daki ortaklarından Erdoğan’ın itirazına rağmen tercihini YPG/PKK ile işbirliğinden yana kullanmasıydı. Kobani’nin resmi adı Ayn el-Arab, yani Arap Pınarıydı.

Timsah gözyaşları: Kürtler için mi, PKK için mi?

ABD basını Suriye kararı ardından Trump’ı “Kürtleri ortada bırakmakla suçlamaya başladı. Bu çerçevede Avrupa’dan da sesler yükseldi. Bu tepkiler, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan değişik siyasi görüşlerden milyonlarca Kürt ile PKK arasında bir ayrım yapmayan indirgemeci bakışın ürünüydü.
Ancak bu vesileyle, belki de ilk defa ve yine ABD’den başlamak suretiyle PKK’nın Kürtlerin tamamı demek olmadığı tartışması da başladı.
Öte yandan, “Kürtleri yok etmeye çalışması” halinde Türk ekonomisini “mahvetmekle” tehdit etmeye kalkan Trump, Amerikan askeriyesinin talebiyle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ismi altında çalışan PKK’lıların Türkiye’nin hava akınlarına karşın Suriye hava sahasının ABD tarafından kapatılması taleplerine kılını kıpırdatmadı.
Neticede ABD İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden itibaren değişik Kürt silahlı örgütleri defalarca Orta Doğu’daki muarızlarına karşı kullanmış ve sonra ortada bırakmıştı.
Türkiye’nin önünde zorlu bir süreç var; Suriye harekâtının ilk günkü görünümü ise aşağı yukarı böyleydi.