Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası, Terör: Türkiye ve çevresindeki güvenlik, terör ve terörle mücadele faaliyeti

Erdoğan IŞİD konusunda da söylediğini yaptığını göstermeli

ABD ve AB’den gelen uyarılar ardından Erdoğan, Suriye IŞİD konusunda sorumluluk üstlenmeye hazır olduğunu söyledi; şimdi somut örnek gerekiyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 13 Ekim’de Türkiye’nin Suriye harekâtı konusundaki tereddütleri sayarken birinci sıraya IŞİD’le mücadeleyi koydu. İkinci sırada Barış Pınarı harekâtının PKK’yı mı, yoksa Kürtleri mi hedef aldığı, üçüncü sırada ise Türkiye’nin YPG/PKK kontrolünden çıkardığı Suriye topraklarına ilişkin hesaplarına dair tartışmalar vardı. Bu sıralama doğruydu: gerçekten de Türkiye’ye yönelik eleştirilerin en çok yoğunlaştığı konu, Suriye’deki IŞİD militanlarının yeniden serbest kalırsa ne yapacağı.
Erdoğan burada, iki gün önce AK Parti İl Başkanlarına yaptığı konuşmadaki sözlerini daha net olarak tekrarladı ve Türkiye’nin “Suriye’de bulunan DEAŞ’lılar konusunda her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazır” olduğunu söyledi. Bu beyan, ABD Başkanı Donald Trump’ın IŞİD’lilerin sorumluluğun artık Türkiye’ye ait olduğunu söylemesine yanıt niteliğindeydi.
Gerçi YetkinReport’a bilgi veren kaynaklar Amerikalı yetkililere, sorumluluğun Türkiye’nin operasyon yaptığı, yaklaşık 120 km eninde, 30 km derinliğinde alan için geçerli olduğunun söylendiğini belirtiyorlar. Ama Erdoğan’ın sözleri Ankara’nın durumun ciddiyetini daha fazla gecikmeden kavradığını gösteriyor.

IŞİD endişesi ciddi

Suriye’de kamplarda tutuklu bulunan IŞİD militanları ve bir kısmının aileleri yakın zamana dek özellikle Batıda “Yabancı terörist savaşçılar” olarak anılıyordu. Aralarında Almanya, Fransa, İngiltere gibi AB üyesi olanlardan, Rus, hatta Çin ve tabii ki Türk pasaportu olanları da vardı. Endişe, bunların serbest kaldıktan sonra ülkelerine dönerek terör eylemlerine yeniden başlamasıydı. Nitekim 12 Ekim’de IŞİD endişesi dile getirenler arasına “Ankara’nın ne yapacağından emin olmadığını” söyleyen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de katıldı.
Özellikle 103 kişinin öldürülüp 500 kişinin yaralandığı 10 Ekim 2015 Ankara katliamının dördüncü yılını andığımız şu günlerde, IŞİD kaynaklı tehlikenin Türkiye için de söz konusu olduğunu söylemek gerekiyor.
ABD ile 2014’te Kobani (Ayn el-Arab) çatışmasından itibaren yaptıkları işbirliğinin bir parçası olarak YPG/PKK, IŞİD kamplarının gardiyanlığını, güvenliğini de üstlenmişti. Oysa Türk askeri harekâtının başlamasını takiben, Amerikalılara “Kendi canımızı düşünmek zorundayız” diyerek kampları boşaltıyor. Beklentileri, tıpkı ABD Başkanı Donald Trump da Erdoğan’a bu durumdan Türkiye’nin sorumlu tutulacağının söylenmesiydi, o da oldu. Hatta en son NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ağzından da duyduk.

Acilen somut örnek gerekiyor

Erdoğan’ın IŞİD konusundaki uyarıları ciddiye alması önemli bir gelişme. Türkiye’nin operasyon bölgesinde yer alan kamplardaki IŞİD’lilerin, hatta YPG’nin kontrolünden kaçıp Barış Pınarı operasyon bölgesine gelenlerin tutuklanacağı, ülkelerine iade edilemiyorsa sorumluluklarının üstlenileceğini, eş ve çocuklarının rehabilitasyon programına alınacağı gibi ayrıntıların ortaya çıkması da önemli.
Ancak 2016’daki Cerablus (Fırat Kalkanı) operasyonunda ne kadar IŞİD’linin “etkisiz hale getirildiğinin” hatırlatılmasının bugünkü uluslararası siyasi algı bakımından bir karşılığı olmayabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin Erdoğan’ın 13 Ekim’de söylediklerini yaptığını kanıtlayacak IŞİD’le mücadele örneklerine acilen ihtiyaç var. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu harekâtın IŞİD terörizmini de kapsadığını göstermeli. Böyle bir örnek, Kongre karşısında Erdoğan’ı savunan Trump’ın elini de rahatlatır, hükümet üzerindeki siyasi baskıyı da hafifletir, Türkiye üzerindeki IŞİD tehdidini de caydırır.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler, Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası

Suriye için ABD, Rusya, AB ne diyor, ümmet ne diyor?

NATO Genel sekreteri Jens Stoltenberg (solda) Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri bakanı Çavuşoğlu ile Suriye harekatını görüşmek üzere 11 ekim’de İstanbul’a geldi. (Arşiv foto: Cumhurbaşkanlığı)

Türkiye’nin 9 Ekim’de başlattığı Suriye harekâtı 10 Ekim’de Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyinin olağanüstü toplantıya çağrılmasına neden oldu: sert bir kınama, hatta yaptırım beklentisi vardı. Öyle olmadı, kınama çıkmadı. Üstelik ABD ve Rusya nadir görülen bir örnek sergileyerek kınama kararını veto etmekte birleşti. Nedenlerine birazdan geleceğiz.
Oylama sonrasında Türkiye’nin BM Daimi temsilcisi Feridun Sinirlioğlu, Suriye’deki harekâtın kısıtlı tutulması ve sivilleri hedef almamasını isteyen BM Genel Sekreteri Antonio Guterres’e bir mektup gönderdi. Sinirlioğlu bu mektupta “Barış Pınarı” harekâtının “orantılı, ölçülü ve sorumlu” bir şekilde yürütülmekte olduğunu ve “sivil halka zarar verebilecek çevresel hasardan kaçınmak için tüm önlemlerin alındığını” bildirdi. Bu mektup ilk gün Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın açıklamasında yer alıp 10 Ekim’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın tekrar vurguladığı cümlelerin Türkiye’nin uluslararası hukuk çerçevesinde taahhüdüne dönüşmesi demekti.
Oylama sonrasında ilginç birkaç gelişme daha yaşandı New York’taki BM kulislerinde. Örneğin 6 Avrupa Birliği (AB) ülkesinin BM Daimi Temsilcisi ortak tavır alarak Türkiye’yi kınayan bir açıklama yaptı. Bu ülkeler Almanya, Fransa, İngiltere, Polonya, Belçika ve Estonya; İngiltere ve Fransa Konseyin veto hakkı olan daimi üyesi, Almanya ve Polonya iki yıllığına seçilmiş dönemsel üyeler. Yine dönemsel Konsey üyesi olan Müslüman ülkelerden Endonezya ve Kuveyt’in Türkiye’nin kınanmasına karşı çıkmadığı anlaşılıyor.

NATO devrede

Türkiye’nin de üyesi olduğu Batı savunma ittifakı NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg 11 Ekim’de Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmek üzere İstanbul’a geldi.
Çavuşoğlu ile basın toplantısı biraz gergin geçti. Stoltenberg Türkiye’nin meşru güvenlik endişelerini anlıyoruz” dedi; ancak NATO bünyesinde Suriye harekâtıyla ilgili ortak görüş bulunmadığını söyledi. Stoltenberg, IŞİD’e karşı kazanımların harekât nedeniyle kaybedilmemesi gerektiğini de sözlerine ekledi.
Çavuşoğlu ise “Meşru endişelerinizi anlıyoruz” sözlerini “yetersiz” buldu. Türkiye doğal olarak ittifak “dayanışmasını açık ve net” görmek istiyordu. Oysa örneğin NATO üyesi Norveç, harekâtın başlamasıyla Türkiye’ye silah satışlarını durdurduğunu ilan etmişti. Çavuşoğlu, NATO müttefiklerinin inandığı sivil halk bombalanıyor propagandasının altında YPG’lilerin şehir sokaklarında lastik yakarak duman çıkarması gibi taktiklerin bulunduğunu söylemesi ilginçti.
Özetle, Türkiye’nin Suriye sahasındaki askeri zorlukların yanı sıra, diplomatik zorlukları da devam ediyor.
Ancak ABD, Rusya ve AB ülkelerinin oylama sonrası yaptığı açıklamalar ve son gelişmeler, gelinen aşamada ülkelerin Suriye’de PKK’ya karşı yürütülen harekâtta aldıkları tutumu sıralamamıza imkân veriyor.

ABD ne diyor?

Bu konuda elimizde bir ABD başkanı Donald Trump’ın akşamdan sabaha değişen Twitter mesajlarıyla ortaya çıkan Beyaz Saray tutumu, bir de ABD dışişleri ve savunma bakanlıkları kaynaklı açıklamalar var. Örneğin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile konuşması ardından ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun “Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarından” söz etmesini önemsemek gerekiyor.
Trump’ın bu gerilimi Türkiye’nin Rusya ile daha da yakınlaşmasını önleyecek ve aynı zamanda yeni ticari bağlantılar sağlayacak şekilde kullanmak istediği açık. Öte yandan “Kürtleri öldürürseniz mahvederim” gibi artık dolar kurunu dahi yerinden kıpırdatmayan sözlerle, Ankara’yı rencide etme pahasına, Türkiye’ye sert yaptırım isteyen Amerikan Kongresi tribününe oynuyor.
ABD’nin hâlihazırdaki tutumunu şöyle özetlemek mümkün: 1- Türkiye’nin Suriye topraklarında harekâtını onaylamıyor. 2- Bu harekât çerçevesinde Türkiye’ye askeri destek vermiyor, örneğin hava istihbaratını paylaşmıyor. 3- Bununla birlikte Türk askerine engel de olmuyor; YPG’nin çağrısına karşı uçuşa yasaklı bölge ilan etmiyor, bayrak dalgalandırma açısından önemi olan 50 kadar askerini geri çekiyor. 4- Karşı çıkışını siyasi değil, kendi deyimleriyle “insani” sınırlarda tutuyor; sivil Kürt nüfus ve Hristiyanların başına bir iş gelmemesi talebi gibi.
Bunun anlamı Trump’ın 2014’te Barack Obama’nın IŞİD’e karşı müttefik olarak seçtiği YPG/PKK’yla “Siz de karşılığında o kadar para, silah eğitim aldınız” diyerek yolları ayırmak ve İsrail’in itirazına rağmen Suriye’den ayrılmak niyetinde olduğudur. Bu nedenle Trump, Erdoğan’dan Barış Pınarında IŞİD’e karşı da Amerikan politikasındaki rakiplerine karşı savunabileceği hamleler yapmasını bekliyor.

Rusya ne diyor?

Gerek Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un harekâtın hemen öncesinde ve sonrasında yaptığı açıklamalardan gerekse Rusya’nın BM Büyükelçisi Vassily Nebenzia’nın Türkiye’nin kınamasına veto oyu kullandıktan sonra yaptığı açıklamalardan Rusya’nın tutumunu şöyle özetlemek mümkün: 1- Rusya, Suriye topraklarında harekâtı onaylamıyor. 2- Türkiye’nin PKK’ya yönelik güvenlik kaygılarını meşru buluyor. 3- ABD’nin PKK ile işbirliğinin Türkiye’nin harekâtına yol açtığı suçlamasında bulunuyor. 4- O çerçevede Suriye’nin Doğusunda Arap nüfusun yerine Kürtlerin yerleştirilmesi suretiyle “demografik mühendislik” yapılmasından ABD’yi sorumlu tutuyor. 5- IŞİD endişesi Rusya’da da mevcut, 6- Ankara’nın Şam’daki Beşar Esad rejimiyle yeniden ilişki kurmasını öneriyor.
Özellikle bu son madde, 16 Eylül’de Ankara’da yapılan Astana görüşmelerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Rusya devlet başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani arasında konuşulan Adana Mutabakatına örtülü atıfta bulunuyor. Erdoğan’ın Sırbistan ziyareti dönüşünde Barış Pınarının hukuki gerekçesi olarak söz ettiği Adana Mutabakatı, Abdullah Öcalan’ın Türkiye’nin baskısıyla Suriye’den sınır dışı edilmesi ardından 19 Ekim 1998’de Bülent Ecevit hükümetiyle Şam yönetimi arasında imzalanmıştı ve ortak bir komisyon yoluyla terörle ortak mücadele öngörüyordu.

AB ne diyor?

BM Güvenlik Konseyi oylaması sonrasında bir grup AB Büyükelçisi tarafından yapılan açıklamada Türkiye’yi harekâta son vermeye çağırması AB başkentlerinde yaşanan sıkışmayı gösteriyor. Bir yandan iç politika baskılarıyla yeni bir göç dalgasından endişe eden AB başkentleri diğer yandan IŞİD üyesi olup PKK’nın elinde tutuklu bulunan vatandaşlarının serbest bırakılıp dönmesinden, diğer yandan da özellikle Almanya, Belçika, Hollanda, Fransa ve İngiltere’de örgütlü PKK’nın kendi ülkelerinde yapacağı eylemlerden kaygı duyuyor.
AB bu sıkışma nedeniyle Komisyon olarak Türkiye’yi kınayamadı henüz: Macaristan’da bir Müslüman göçmen daha görmek istemeyen Victor Orban, Türkiye’nin Suriye’de başarıya ulaşması halinde göçmenlerin Suriye’ye döneceği vaadini dikkate alarak, kınamayı veto etti. Ancak AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker’in “Türkiye bizden Güvenli Bölge için para istiyorsa vermeyiz” sözleri Ankara’yı özellikle kızdırdı. Erdoğan 10 Ekim’de “Paranızı istemeyiz ama 3,6 milyon göçmeni de size göndeririz” diye sert bir çıkış yaptı.
AB ülkelerinin tutumu şöyle özetlenebilir: 1- Türkiye harekâtı durdursun, 2- Göçmen geçişine engel olmayı sürdürsün, 3- Göçmenlerin Suriye’ye dönüşü için bizden yardım istemesin, 4- AB vatandaşı IŞİD’çilerin dönüşüne de engel olsun.
Bu talepler içinde Türkiye’nin kaygılarının da, çıkarlarının da ABD ve Rusya’nın dile getirdiği kadarından dahi uzak olduğu anlaşılıyor. AB’nin tutumunun ikircikli, muğlak ve sonuç almaktan uzak olduğu görülüyor.

Ümmet ne diyor?

Açık konuşmak gerekirse Pakistan bir yana, Erdoğan Müslüman ülkelerinden ABD ve Rusya’dan gördüğü kadar dahi anlayış görmedi. Hayal kırıklığı 10 Ekim’de AK parti İl Başkanlarına yaptığı konuşmada Suudi Arabistan ve Mısır’a sert sözlerle yüklenmesinden görülebiliyordu. Türkiye 2015 yılında Suud Kralı Abdullah’ın ölümü nedeniyle üç gün milli yas ilan etmişti.
Arap Birliği Türkiye’yi oybirliğiyle kınadı; kınama oyu verenler arasında Türkiye’nin her türlü desteği verdiği Filistin de vardı. Dahası, Erdoğan’ın AK Parti hükümetinin Arap dünyasındaki en büyük dostu, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri 2017’de ablukaya aldığında Türk askerini destek için gönderdiği ve 2019’da tank fabrikası hisselerini satacak kadar güvendiği Katar da Arap Birliğinin üyesi.
13 Ekim’de yine Barış Pınarı harekâtı gündemiyle toplanacak Arap Birliği üyelerinin Türkiye’den diğerlerinde gördüğümüz türden belirlenmiş talepleri de yok; Erdoğan’ın şahsından da öteye, Türkiye karşıtlığının öne çıktığı gözleniyor.
Rusya ile birlikte Türkiye’nin Astana sürecindeki ortağı İran da, Suriye harekâtına karşı sert tepki veren ülkeler arasında bulunduğunu kayda geçmek gerekiyor.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler, Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası, Terör: Türkiye ve çevresindeki güvenlik, terör ve terörle mücadele faaliyeti

Suriye harekâtındaki ilk günün tahlili

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Genelkurmay başkanı Orgeneral Yaşar Güler (solda) ve Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar ile Barış Pınarı harekat merkezinde. (Foto: MSB)

Kod adı Barış Pınarı olan askeri harekâtın 9 Ekim saat 16.00’da başladığını Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Twitter hesabından duyurdu.
Barış Pınarı, 2016 Cerablus (Fırat kalkanı) ve 2018 Afrin (Zeytin Dalı) operasyonlarından sonra son üç yılda Suriye topraklarındaki üçüncü büyük askeri operasyon oldu.
Önce Diyarbakır’dan kalkan F-16 uçaklarının Akçakale’nin karşısındaki Tel Abyad ve Ceylanpınar’ın karşısındaki Resulayn civarındaki hedefleri vurmasıyla başladığı açıklandı. Aynı sıralarda 45 km menzilli Fırtına obüsleri de aynı hedeflere top atışına başladı. Kara birliklerinin Suriye topraklarına 22.30’da girmeye başladığı da Milli Savunma Bakanlığı tarafından duyuruldu. Bakanlık operasyonda sivillerin ve sivil hedeflerin değil, terörist ve teröristlere ait mevzi, sığınak, depo, siper ve araçların vurulmakta olduğunu ilan etti.
Harekâtın amacı, Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan (toplam 910 kilometrelik Suriye sınırının) 480 kilometre kadar bölümünde ve 30 km derinlikte bir alandan PKK’nın Suriye kolu sayılan PYD ve onun milis gücü olan YPG’yi çıkarmak olarak açıklandı. Ve burada oluşturulacak Güvenli Bölgeye, Türkiye’deki 3,5 milyon Suriyeli mülteciden 2 milyonunun geri dönmesini sağlamak.
Bunlar zaten haberlerden edinilen bilgiler, şimdi ilk günün tahliline bakalım.

Askeri tahlil

Öncelikle bu harekâtta sürpriz unsurunun olmadığını söylemeliyiz; Ankara aylardır hem söylemde, hem de sınır bölgelerine yaptığı askeri yığınakla “geliyorum” diyordu.
Akçakale/Tel Abyad ve Ceylanpınar/Resulayn arasında kalan 120 km’lik şeridin Barış Pınarı harekâtının köprübaşı olarak planlandığı anlaşılıyor. Bu bölgede daha çok Arap nüfusun bulunması, karşılaşılacak YPG direnişinin nispeten daha az olmasını sağlayacağı düşünülmüş gibi duruyor. Bu bölge Türk ordusu ve ÖSO’nun yeniden örgütlenmiş şekli olan Suriye Milli Ordusunun (SMO) kontrolü almaya başlanırsa, Batıya doğru Kobani (Ayn el-Arab) ve Güneye, M4 karayolunun kilit noktalarını kontrol altına almaya doğru açılım mümkün olur. M4 karayolunun kontrolü ile Suriye’deki PKK varlığıyla Irak, yani Sincar üzerinden Kandil ile ikmal bağlantısının kesilmesi amaçlanıyor. Türk Hava Kuvvetleri aylardır süren Pençe harekâtıyla Irak’ın Türkiye ve Suriye sınır bölgelerindeki PKK mevzilerini bombalıyor. Pençe harekâtının, 9 Ekim’de başlayan Barış harekâtına hazırlık niteliği de ortaya çıkıyor.
ABD Başkanı Donald Trump’ın çıkışlarından sonra Türk Silahlı Kuvvetlerinin, PKK tarafından serbest bırakılmaya başladığı haberleri alınan IŞİD tutuklularına yönelik operasyonlar yürütmesi de söz konusu olabilir.
Harekâtın Fırat’ın batısındaki PKK kontrolünde olan Tel Rıfat ve Münbiç’e de yönelmesi mümkün.
Harekâtın süresi açıklanmadı. Ancak Trump’ın Erdoğan’a Washington’da buluşma tarihi olarak verdiği 13 Kasım bir eşik olarak da görülebilir.
On binlerce PKK/YPG militanının son beş yıldır kara gücü olarak işbirliği yaptığı ABD’den aldığı eğitim ve silah yardımı göz önüne alındığında, mücadelenin zorlu geçeceği de anlaşılabilir.

Diplomatik tahlil

Erdoğan’ın bu harekâta diplomatik yalnızlığı göze alarak başladığı zaten aylardır yaptığı konuşmalardan belliydi.
Başta Suriye’den Almanya’ya, Suudi Arabistan’dan İsveç’e dek bazı ülkeler harekâtı kınadı. BM Güvenlik Konseyi 10 Ekim’de acil toplantıya çağrıldı; Arap Birliği de öyle. AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker harekâtın derhal durdurulmasını talep etti. Barış Pınarı’nın başladığının duyurulması ardından Trump, ABD’nin desteği bulunmadığını bir kez daha söyledi, 6 Ekim’deki telefon görüşmelerinde bunun “iyi bir fikir olmadığını” Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da söylemiş olduğunu ekledi. Kongre’de Türkiye’ye yönelik yaptırımlar konusunda somut adım atıldı, teklif verildi.
Öte yandan daha 6 Ekim’de ABD’nin bu işe karışmayacağını söyleyerek gizli destek veren de Trump’ın kendisiydi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ankara’nın adımını yanlış bulduğunu söyledi ama Moskova Türkiye’nin güvenlik endişelerini anlıyor, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı sınırları içinde davranılmasını istiyordu. Benzeri yaklaşım NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’ten de geldi.
Hükümet diplomatik yalnızlığın farkında olsa da, Dışişleri işin peşini bırakmış değil. Harekât hakkında Şam yönetiminin diplomatik notayla bilgilendirildiğini söyleyen Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun telefon görüşmesi yaptığı muhatapları arasında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo da vardı. BM Güvenlik Konseyinin daimi üyelerinin Ankara Büyükelçilerinde Dışişlerinde bilgi verildi.
Yine de askeri planda, sahada yaşanabilecek zorlukların diplomatik planda da baş ağrıtacağı görülebiliyor.

Siyasi tahlil

İçerideki zorluk daha düşük düzeyde…
Meclis’te hükümete yurtdışına asker gönderme izni veren tezkerenin uzatılmasına HDP dışında bütün partiler oy verdi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, terörle mücadeleyi meşru müdafaa sayarak “içi yansa da” onay verdiğini söylerken, harekâtın Beşar Esad yönetimiyle irtibat içinde yürütülmesi gereğini tekrarladı.
Erdoğan, HDP dışında Meclis’teki siyasi parti liderlerini arayarak bilgi verdi.
Harekâtta büyük aksilikler ve ağır kayıplar olmadıkça Erdoğan’ın iç siyasette (HDP itirazları dışında) büyük sorun yaşamayacağı söylenebilir.

Sembolizm tahlili

Barış Pınarı, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in Suriye’yi savaşla tehdit etmesi ardından Abdullah Öcalan’ın 1982’den beri karargâh kurduğu Suriye’den sınır dışı edildiğinin öğrenildiği 9 Ekim 1998’in 21’inci yıldönümünde başlatıldı. Öcalan, 1999 Şubat’ında Yunanistan’ın Kenya Büyükelçiliğinden çıkartıldıktan sonra Amerikan ve Türk istihbarat örgütleri CIA ve MİT’in ortak operasyonuyla yakalanıp Türkiye’ye getirilip İmralı’ya konmuştu.
Barış Pınarı kod adındaki “Pınar” deyiminde de bir lingustik, dilbilimsel gönderme var. ABD ile aranın açılmasına neden olan gelişme, 2014 Ekim ayında dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında, YPG’nin kontrolüne giren Kobani’nin IŞİD tarafından kuşatılması sırasında yaşanan tartışma ve Obama’nın NATO’daki ortaklarından Erdoğan’ın itirazına rağmen tercihini YPG/PKK ile işbirliğinden yana kullanmasıydı. Kobani’nin resmi adı Ayn el-Arab, yani Arap Pınarıydı.

Timsah gözyaşları: Kürtler için mi, PKK için mi?

ABD basını Suriye kararı ardından Trump’ı “Kürtleri ortada bırakmakla suçlamaya başladı. Bu çerçevede Avrupa’dan da sesler yükseldi. Bu tepkiler, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan değişik siyasi görüşlerden milyonlarca Kürt ile PKK arasında bir ayrım yapmayan indirgemeci bakışın ürünüydü.
Ancak bu vesileyle, belki de ilk defa ve yine ABD’den başlamak suretiyle PKK’nın Kürtlerin tamamı demek olmadığı tartışması da başladı.
Öte yandan, “Kürtleri yok etmeye çalışması” halinde Türk ekonomisini “mahvetmekle” tehdit etmeye kalkan Trump, Amerikan askeriyesinin talebiyle Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ismi altında çalışan PKK’lıların Türkiye’nin hava akınlarına karşın Suriye hava sahasının ABD tarafından kapatılması taleplerine kılını kıpırdatmadı.
Neticede ABD İkinci Dünya Savaşının sona ermesinden itibaren değişik Kürt silahlı örgütleri defalarca Orta Doğu’daki muarızlarına karşı kullanmış ve sonra ortada bırakmıştı.
Türkiye’nin önünde zorlu bir süreç var; Suriye harekâtının ilk günkü görünümü ise aşağı yukarı böyleydi.

Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası

Suriye harekatına ABD destek vermiyor ama “karışmayacağım” diyor

İçişleri Bakanı Soylu ve Milli Savunma Bakanı Akar, sınır radar güvenliği brifingi alırken görülüyor. (Foto: MSB)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump’la 6 Ekim’deki telefon görüşmesi sonrasında Beyaz Saray Türkiye’nin “çok yakında” Suriye’nin kuzeyine gireceğini Pazar gecesi olmasına rağmen acilen duyurdu.

O saatlerde “Barış Pınarı” harekatının eli kulağında olduğu haberleri Suriye sınırına artan askeri sevkiyat fotoğrafları eşliğinde sosyal medyada en çok anılan “trend topic” konu olmuştu.

Harekatın, Erdoğan’ın 1 Ekim Meclis açılışında cümle içinde kullandığı “Barış Pınarı” adıyla başlayacağı anlaşılıyor. Pınar sözcüğü, Kobani adıyla da bilinen ve PKK’nın Suriye kolu PYD’nin önemli merkezlerinden sayılan Ayn el-Arab, Arap Pınarı ilçesine gönderme olabilir. Türkiye’nin Suriye’deki PKK konusunda ABD ile arasının açılması da 2014 Ekim ayında Erdoğan ile dönemin ABD Başkanı Barack Obama arasında Kobani’ye yönelik IŞİD saldırıları üzerine yapılan telefon görüşmesiyle başlamıştı. Kobani, ya da Ayn el-Arab’ın harekatının asli hedefleri arasında bulunacağı söylenebilir, keza Fırat’ın batısındaki Münbiç’in de.

Son bir kaç gündür Şanlıurfa’da Ceyş el-Vatan, Vatan Ordusu adı altında (Ankara’daki 16 Eylül Astana toplantısı ardından) yeniden örgütlenen eski ÖSO’nun da bu harekatın ön safında yer alacağı anlaşılıyor.

Göstere göstere geldi

Türkiye bu harekatı ABD olsa da, olmasa da yapacağını aylardır söylüyordu. Erdoğan daha önce Cerablus’a, Afrin’e girilemeyeceği söylendiği halinde girildiğinin örneklerini veriyordu. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, en son 4 Ekim’de ABD’li mevkidaşı Mark Esper ile telefon görüşmesinde, Güvenli Bölge konusunda oyalama devam ederse temasların kesileceğini söylediğini açıklamıştı. Anlaşılan o noktaya gelindi.

Belli ki ABD de, Türkiye’de iki NATO ordusunun birbirlerine kurşun sıkma ihtimalini önlemek için bu zemini kabul etmek durumunda kaldı.

Gerçi arada bir fark var. Fırat’ın Batısındaki Cerablus ve Afrin harekatları, Rusya’nın hava kontrolünde olan bölgede yapılmıştı; Suriye birliklerine saldırı olmadığı takdirde Rusya’nın onayı vardı. Oysa Fırat’ın Doğusu fiilen Amerikan hava kontrolünde. Gerçi Beyaz Saray açıklamasından Türkiye’ye destek olunmasa da, engel de olunmayacağı sonucunu çıkarmak mümkün. Ama ABD Merkezi Komutanlık (CENTCOM) IŞİD’e karşı lejyoner güç olarak kullandığı PYD’nin milis gücü YPG’ye son beş yıldır düzenli ordu eğitimi verdi, zırhlı araçlar, tanksavarlar ve yerden havaya füzelerle donattı. Geçenlerde İncirlik’ten kalkan F-16’larla düşürülen insansız hava aracının da YPG’ye ait olduğu yolunda istihbarat mevcut.

Yani bu mücadelenin öncekilerden çetin geçeceği söylenebilir. Nitekim “ABD sözünde durmadı, çekiliyor” diyen YPG direneceğini açıkladı. Ama Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu harekata uzun süredir hazırlandığı, yeni silahlar dahil önemli yığınak yapıldığı ve hem ordu, hem kamuoyunun psikolojik olarak bu harekata hazırlandığı da unutulmamalı. Örneğin aylardır Irak’ın Suriye ve Türkiye sınır bölgesinin  Pençe harekatıyla baskı altına alınması bu planlamanın parçasıydı. 

Ok yaydan çıkarken

Aynı şekilde, Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD, Rusya, İran liderleri Donald Trump, Vladimir Putin ve Hasan Ruhani ile görüşürken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ve MSB Hulusi Akar da kendi muhataplarıyla yoğun diplomasi yürüttü.

Geldiğimiz noktada bu diplomasinin “destek olmuyorsanız, köstek olmayın” merkezli sonuç alabildiği görülüyor.

Bu çerçevede Akar-Esper görüşmesi ardından Ankara ve Washington’dan yapılan açıklamalar arasındaki farka dikkat çekmek gerekiyor. MSB açıklamasında PKK/PYD ile mücadelenin, Pentagon açıklamasında ise IŞİD’le mücadelenin konuşulduğu söyleniyordu. İkisi de doğruydu ama taraflar kendi önem verdiği konuyu öne çıkarmıştı; yani aslında ip o noktada kopmuştu.

ABD: IŞİD sorumluluğu Türkiye’de

Bu konu 6 Ekim’de Erdoğan-Trump görüşmesi sonrasında yapılan açıklamada da ön plandaydı. Beyaz Saray açıklamasında, İngiltere, Fransa ve Almanya ile yapılan görüşmelerde, hiç birisinin kendi vatandaşı IŞİD üyelerini almayı kabul etmediği, dolayısıyla son iki yılda yakalanmış IŞİD üyelerinin sorumluluğunun Türkiye’ye ait olduğu söyleniyor. 

Bunun anlamı, halen Suriye Demokratik Güçleri (SDG) paravan ismi altında ABD ile işbirliği yapan PKK’nın elindeki IŞİD esirlerini serbest bırakabileceği ihtimalidir. Nitekim YPG “ABD sözünde durmadı” demesinin bir anlamı da budur. Böyle bir durum da ABD ve Avrupa medyası tarafından Türkiye’nin harekatı sonucunda IŞİD’in canlanması olarak duyurulmasına yol açabilir. Bu ihtimal Türk ordusu ve yerel destekçilerinin PKK kadar IŞİD ile de savaşması durumunu ortaya çıkarır ki, TSK bunu planlamış olmalıdır. TSK’nın bir amacı da bu harekatı olabildiğince az can kaybıyla tamamlamaktır, öyle de olmalıdır.

ABD’de “Kürtleri sattık” tepkisi

Beyaz Saray açıklaması yapılır yapılmaz, ABD medyasında, Trump’ın Türkiye’nin “müttefik Kürtlere saldırmasına” izin verdiği, “Kürtleri sattığı” yorumları başladı.

Bunda şu ara yükselen Trump karşıtlığının da payı var ama, özellikle Amerikan askeriyesinin de bu kampanyaya el altında destek olması beklenebilir. 

Gerçi ABD ve Kürt hareketlerinin İkinci Dünya Savaşından sonra gelişen işbirliği tarihi, kullanılıp son anda ortada bırakılma üzerine kuruludur. Ancak bu konu da baş ağrıtmaya aday.

Harekatın süresi var mı?

Cumhurbaşkanlığı açıklamasında Erdoğan ve Trump’ın gelecek ay Washington’da bir görüşme yapacakları da duyuruldu. Erdoğan geçen ay BM Zirvesi sırasında Trump ile görüşememişti, bu defaki görüşmenin özel olarak Suriye harekatı üzerine olacağı söylenebilir.

Dolayısıyla Türkiye’nin bu görüşmeye kadar kontrol altına aldığı bölgeler önem taşıyacak.

Suriye harekatının S-400/F-35 krizinden ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma iddiasına oradan Fethullah Gülen’in iadesine dek Türkiye-ABD ilişkilerini nasıl etkileyeceğini konuşmanın muhtemelen sırası değil şimdi.

Türkiye ABD’ye rağmen başlatacağı anlaşılan bu harekatla sadece Suriye iç savaşında değil, bölgenin Suudi Arabistan’dan İsrail’e bu konuya taraf olan bütün ilişkilerinde yeni bir sayfayı açacağı söylenebilir. 

Türkiye Dışişleri-ABD, Rusya, AB ve İslam Dünyası

Erdoğan’ın Trump umudu 25’indeki yemeğe kaldı

ABD’deki Türk toplumuna hitap ederken görülen Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın New York hedeflerinin başında ABD Başkanı Donald Trump ile yüz yüze görüşmek geliyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı sitesi)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu çerçevesinde ABD Başkanı Donald Trump ile resmî randevusu olan liderler arasında yer almayacağı dün itibarıyla belli olduktan sonra tek buluşma umudu 25 Eylül’de Türk-Amerikan İş Konseyi’nin (TAİK) vereceği yemeğe kaldı.
DHA’nın Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına dayanarak verdiği habere göre, Erdoğan 22 Eylül’de ikisi de New York’ta bulunduğu halde bir telefon görüşmesi yaparak “ikili ve bölgesel konuları” konuştular. Trump’ın 25 Eylül’de ticaret hacmini 20 milyar dolardan 100 milyar dolara çıkarmak iddiasını gerçekleştirmek üzere yol haritasının TAİK Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın ev sahipliğinde açıklanacağı yemek öncesinde buluşmaması halinde Erdoğan ABD’den Trump ile yüz yüze görüşemeden dönmüş olacak. Trump’ın BM Genel Kurulu çerçevesinde resmî ikili görüşme yapacağı açıklanan liderler arasında İngiltere, Japonya, Hindistan, Pakistan, Güney Kore, Yeni Zelanda, Singapur, Irak, Ukrayna ve Polonya Devlet veya Hükümet başkanları bulunuyor. Trump’ın görüşeceği ilan edilen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ise, ülkesindeki siyasi belirsizlik nedeniyle New York’a gitmeyeceğini duyurmuştu; Netanyahu’nun Trump ile görüşme zorluğu zaten bulunmuyor.
Türkiye tarafında halen bütün diplomatik çabalar, Trump’ın bu yemek öncesi Cipriani lokantasına gelip, oradaki bir odada Erdoğan ile yarım saat kadar görüşüp, sonra da birlikte yemek salonuna geçerek, yemeğe kalmadan davetlilere kısaca hitap etmesi üzerine yoğunlaşmış durumda.

Umutlar Cipriani yemeğinde

Trump yemeğe kalmayacak, çünkü Erdoğan ile buluşmak üzere TAİK yemeği öncesinde lokantaya gelse bile, daha sonra kendi 2020 seçim kampanyasının başlangıcında önemli bir etkinlik olan bağış toplama yemeğine katılacak.
Bu yemek Trump için önemli. New York dünyanın en zengin şehirlerinden birisi ve bu zenginlikte aynı zamanda İsrail lobisine destek olan sermayedarların önemli katkısı var. Trump’ın bu bağış yemeği zamanlama olarak da 29 Eylül’de başlayacak Musevi Yahudi Yeni Yılı, Roş Aşana öncesinde düzenlenmesi bakımından önem taşıyor. Trump’ın Orta Doğu Temsilcisi olarak atadığı damadı Jared Kushner’inse aynı akşam düzenlenecek Davos yemeğine katılacağı, bu yemeğe Hazine ve Maliye Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın da katılabileceği bilgisi var.
TAİK yemeğine ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un ve Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın yanı sıra ABD seyahatinde Erdoğan’a eşlik eden Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve diğer yetkililerin de katılması bekleniyor. Erdoğan ile 29 Haziran’da Osaka’daki görüşmesinde 100 milyar dolar ticaret hacmi iddiasını ortaya atan Trump, 6-10 Eylül tarihlerinde Ross’u Türkiye’ye gönderip nabız yoklamıştı.

Trump’tan önce Senatörle görüşme

Erdoğan’ın 22 Eylül’de Trump ile yaptığı telefon görüşmesinden birkaç saat önce, Peninsula Otelinde Trump’a yakın Cumhuriyetçi Parti senatörlerinden Lindsey Graham ile 40 dakika görüştüğü, görüşmede Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun da bulunduğu bilgisi var.
Basına yansıdığı kadarıyla Graham görüşme sonrası şunları söylemiş: “Türkiye’nin Suriye’de yaptıkları IŞİD’in geri gelmemesini sağlıyor. Türkiye İdlib’te önemli işler yapıyor, insanların ölmesini önlüyor. Türkiye ile stratejik partnerliğimizin artması gerektiğini düşünüyorum. Türkiye sadece Suriye için değil tüm bölge açısından önemli. Ayrıca, Türkiye’yi F-35 programına geri kazandırmanın önemli olduğu kanaatindeyim. Belki, Türkiye ile serbest ticaret anlaşması bile olabilir.”
Hükümet çizgisindeki baskın medya bu sözlerden sadece F-35 kısmını aldı. Oysa Graham, IŞİD’e yaptığı vurguyla adeta Güvenli Bölge konusunda Suriye’de PKK’yı tamamen feda etmelerinin zor olduğunu, bu durumda IŞİD’in hortlayacağını ima etmiş. İdlib’e övgü adeta “Rusya ile ilişkiniz bizi o kadar da rahatsız etmiyor” anlamına geliyor, nispet yapma etkisini zayıflatıyor. Serbest ticaret anlaşmasına göz kırpmaksa, eğer AB ile Gümrük Birliğini tehlikeye düşürecek olursa, Türk ekonomisine faydadan çok zarar verebilir.
Graham’ın Erdoğan’a gelmesini Trump ile muhtemel görüşmesi öncesi, ya da o görüşmenin yapılıp yapılmayacağına dair bir zemin yoklaması saymak da mümkün. Amerikalı rahip Andrew Brunson’un yasa dışı Fethullah Gülen örgütlenmesi ve PKK irtibatları iddiasıyla tutuklanıp ceza aldıktan sonra tahliyesi öncesi yürütülen paralel diplomasinin de aktörüydü Graham, herhangi biri değil.

Erdoğan güvenlik, Trump ticaret diyor

Bu görüşmenin ardından gerçekleşen Erdoğan’ın Trump ile telefonla konuşmasında acaba bazı konuları yüz yüze görüşseler daha kolay çözeceklerine dair ifadeler de yer aldı mı? Bu görüşmenin gerçekleşebilmesi için acaba bazı ön koşullar konuşuldu mu? Trump ancak belli sonuçları elde etmesi garantisiyle mi TAİK yemeği öncesi Cipriani’ye uğramayı programına alacak?
Erdoğan, New York’a gitmeden önce AK Parti hükümeti bakımından en önemli konunun Fırat’ın Doğusunda Suriye topraklarında PKK’ya karşı ABD ile Güvenli Bölge kurulması olduğunu söylemişti. Bu çerçevede 16 Eylül’de Ankara’da Astana Süreci görüşmesi ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile ortak basın toplantısında verdiği “iki hafta” süre var Erdoğan’ın. Bu süre New York dönüşü sonrasında, ay sonunda, Meclis açılışı günlerinde doluyor. Trump “önce bizden, bizim koşullarımızla mal alın” mealinde bastırırken, ekonomik sıkıntıdan IMF’siz çıkış yolu arayan Erdoğan PKK’ya karşı istediğini alabilecek mi?
Şu ana kadar elimizdeki bilgilerden bu sorulara tam yanıt bulmak mümkün değil. Önce 25 Eylül gecesini bekleyelim, görelim. Sonra, bu dünyada artık hiçbir şeyin gizli kalmadığına güvenelim; öğrenip yazacağız elbet.