Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

ABD yaptırımlarının beş muhtemel sonucu

ABD Başkanı Donald Trump, 14 Ekim gecesi imzaladığı yaptırım kararnamesiyle Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Enerji Bakanı Fatih Dönmez ile Savunma ve Enerji Bakanlıklarını yaptırım listesine aldı. Ayrıca Türkiye’den çelik alımı üzerindeki gümrük tarifesini yeniden yüzde 50’ye çıkardı ve zaten kimsenin nasıl olacağına pek akıl erdiremediği ticaret hacmini 20’den 100 milyar dolara çıkarma görüşmelerini kesti.
Gerekçe olarak Türkiye’nin Suriye harekatıyla bölgeyi istikrarsızlaştırması olarak gösterdi ki, herhalde bundan daha ikiyüzlü bir gerekçe bulunamazdı. Birincisi, Suriye harekatından önce Orta Doğu zaten dünyanın en istikrarsız bölgesiydi. İkincisi buna yol açan da 1990’daki Irak harekatı, sonra 2003’teki işgali, daha önce Filistin’i neredeyse haritadan silen İsrail siyaseti ve Suudi Arabistan’ın petrol şımarığı diktatörlüğünü desteklemesiyle ABD olmuştu.
Trump’ın açıklamasındaki tek olumlu yan, ABD’nin 10 bin kilometre uzağındaki “sonu gelmeyen” savaşlarda ne işinin olduğunu sorgulamasıdır.

Felç etmez ama Ankara karşılık verir

Birincisi, bu yaptırımlar ABD Hazine Bakanı Steven Mnuchin’in iddia ettiği gibi Türk ekonomisine “kepenk kapattırmaz”. Zaten Trump da bunu, anlaşma olmazsa daha ağır yaptırımların yolda olduğu tehdidiyle söylüyor. Kongrenin talep ettiğinin aksine, yaptırım kararına Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın alınmaması da belli bir manevra payı bırakıyor. Öte yandan yaptırımların ekonomiye, felç etmese de, özellikle ABD’den askeri malzeme alımı ve Rusya ve İran’dan petrol ve gaz ithalatında etkileri olur. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın bir süredir Merkez Bankasına müdahale edişindeki asıl neden, bu yaptırımlara karşı önlem almaktı; yeterli olup olmadığını göreceğiz.
İkincisi, Türkiye buna karşılık verir. Karşılığın, daha çok sembolik anlamı olacak şekilde bazı Amerikalı bakanlara benzeri yasaklamalar getirmenin yanı sıra daha çok askeri-siyasi planda olması beklenebilir. Örneğin, ABD’nin İncirlik, Diyarbakır, Batman üslerinden Suriye’ye yönelik uçuşları kısıtlanabilir, kaldırılabilir. Ama Trump Suriye’deki birliklerini tamamen çekeceğini ve Şam rejimine dönen YPG/PKK’ya “ihanet ettiler, bırakalım ne halleri varsa görsünler” dediğine göre, bu da ABD’nin bölge operasyonlarını “felç etmez”.
Üçüncüsü, bu yaptırım kararnamesi, Türkiye açısından kabul edilemez haksızlık olsa da Trump’a olduğu kadar Erdoğan’a da belli bir manevra alanı kazandırmış oldu. Kongre’nin Trump üzerindeki baskısının hafiflemesi, Erdoğan’ın da yaptırım tartışması nedeniyle bir süre ABD, AB ve NATO baskısını daha az dikkate alması beklenebilir. Bunun istisnası aslında Türkiye’ye karşı Batıya olduğundan daha ağır tehdit oluşturan IŞİD’e karşı mücadele olacaktır.

İç ve dış etkiler

Dördüncüsü, ABD yaptırımları iç politikada Erdoğan’ın elini zayıflatmayacak, güçlendirecektir. Suriye harekatının CHP’deki ülkeye ve devlete sahip çıkma refleksini harekete geçirdiği, parti içi itirazlara karşın bunun başını Kemal Kılıçdaroğlu’nun çektiği görülüyor; Erdoğan’a olmasa da ulusal çıkarlara sahip Çıkmazı eğilimi, HDP bir yana, her partide ABD’ye tepki olarak ağırlık kazanacaktır. 1974’te Kıbrıs’ta da böyle olmuştu.
Amerikalıların, ekonomik yaptırımlarla ülkelerin siyasi denge ve kararlarını değiştirebilecekleri yönündeki modası geçmiş kibirinin sonuç vermediği bir kez daha görülüyor.
Beşincisi, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in bu gelişmelerden en karlı çıkan lider olduğu söylenebilir. Böylelikle, ABD’nin IŞİD’i PKK’ya temizlettikten sonra Suriye’de kalmaması, üstelik bunun da NATO müttefiki Türkiye ile arasının bozulmasıyla sağlanmış olması az kazanım değildir. Üstelik bir de beş yıldır ABD’nin Trump’ın deyimiyle paralı askerliğini yapan YPG/PKK’nın can havliyle Beşar Esad rejiminden aman dilemesi söz konusu oldu. ABD’nin Suriye hataları sayesinde Sovyetlerin yıkılışından sonra yeniden Orta Doğu’ya dönüş yapan Moskova’nın bundan böyle bölge siyaseti üzerinde daha etkili olacağı söylenebilir.
Gelişmeler gerçekten baş döndürüyor. Bu karmaşık ortamda, Savunma Bakanı Akar’ın 14 Ekim’de İYİ Parti ziyaretinde Meral Akşener’e “Barış Pınarı” harekatının “planlanandan hızlı ilerlediğini” ve CHP ziyaretinde Kılıçdaroğlu’na Esad rejimiyle “Kurumlar düzeyinde” temasın bulunduğunu söylemesini kayda geçmek gerekiyor.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan, Trump’tan istediğini aldı, tezkere geçti, asker Suriye’ye giriyor

Milli Savunma Bakanlığı Suriye sınırında manevra yapan tankların fotoğraflarını yayınladı. (Foto: MSB)

Meclis’in hükümete yurt dışına asker gönderme onayını uzatmasıyla Suriye topraklarının Fırat ve Dicle nehirleri arasında kalan sınır boyundaki PKK kontrolündeki bölgeye yönelik askeri harekâtın önünde engel kalmadı. Barış Pınarı adı verilen harekât yıllardır sözü edilen Güvenli Bölge kurulmasını amaçlıyor.
Şakası yok, bu bir savaş: PKK’ya karşı ama Suriye topraklarında yürütülecek. PKK’nın elinde tuttuğu IŞİD militanlarını serbest bırakmasıyla, Türkiye’yi de etkisine alacak yeni güvenlik tehditleri ortaya çıkması ihtimali var.
Öte yandan, Atatürk’ün yurt savunması dışında savaşın cinayet olduğu sözünü unutmadan söylemek lazım ki, PKK’nın son beş yıldır ABD’nin Suriye’de adeta paralı askeri rolünde yaptıklarına herhangi bir Türk hükümetinin seyirci kalması düşünülemezdi.
Savaş Suriye topraklarında ama iç savaşla harap olmuş Suriye yönetiminin zaten bölge üzerinde kontrolü yok. Suriye’nin destekçisi Rusya’nın ise, Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğü ve egemenlik haklarına saygı duyacağı teminatı ile sınır güvenliği çerçevesinde “anlayış gösteriyor”.
Ama şaka değil, bu ciddi bir durum, önceki Cerablus ve Afrin harekatlarından hem askeri, hem siyasi yönden daha riskli, daha farklı.

Erdoğan, Trump’tan istediğini nihayet aldı ama…

Bu tabloya son günlerde ABD’den hayli sancılı bir destek geldi, daha doğrusu ABD devlet sisteminin tamamından değil de, Başkan Donald Trump’tan…
Trump’ın 6 Ekim gecesi Türkiye’nin Suriye harekâtına örtülü destek veren duyurusuyla 8 Ekim’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı 13 Kasım’da Washington’a davet ettiğini ilan ederek açık destek veren çıkışları arasında bir çelişki yok. Arada “Kürtlere saldırırsa” Türkiye’nin ekonomisini mahvedeceği türünden Ankara’da herkesi öfkelendiren Tweet mesajlarını ise, canımızı sıksa da Amerikan iç politikasındaki tartışmalar çerçevesinde görünce taşlar yerine oturuyor.
Trump’ın son mesajındaki sürpriz ise F-35 meselesi. Malum, ABD Savunma Bakanlığı, Türkiye’nin Rus S-400 füzeleri aldığı gerekçesiyle üretici ortak olduğu F-35 savaş uçağı projesinden çıkış sürecini başlatmıştı. Trump ise Türkiye’yi F-35’lerin çelik gövdesini üreten önemli bir NATO müttefiki olarak tanımladı.
Tabii Erdoğan, Trump’tan istediğini almış görünüyor ama sorunlar orada bitmiyor. Trump’a yakın olarak bilinen Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham, Trump’ın bu mesajları ardından küstahlığa varan bir Tweet atarak, Türkiye’nin Suriye’ye girmesi halinden “cehennemden çıkma” yaptırımlar uygulanacağı tehdidini savundu. İç politika kaygıları dışında, okun yaydan çıktığı saatlerde bu tehditlerin sadece mevcut hükümet değil, herhangi bir Türk hükümetini caydıracağını düşünmek için Türkiye’yi gerçekten tanımamak lazım.

Hem PKK, hem S-400, hem F-35 mi?

Trump ise, kendini megalomanca övdüğü deyimiyle “harika ve benzersiz bilge kişiliğinin” çerçevesi içinde kalınması şartıyla desteğe devam ediyor. Bunun ne kadar süreceği belli değil ama Erdoğan’a şimdi, bugün, şu sıralar lazım zaten.
Artık Türkiye’nin Suriye topraklarında ABD’nin son beş yıldır lejyoner olarak kullandığı PKK’yı sınırdan uzaklaştırması, S-400’lerin üzerine bir de Patriot alması ve F-35 programına devam etmesi, muhtemel bir senaryo olarak önümüzde duruyor. Bu, Erdoğan’ın ilan ettiği hedeflerinin çoğuna ulaştığı bir senaryodur. Buna ulaşmak İçin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’e (ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’ye Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ı devirme hedefinden vazgeçtiği, Trump’a da ticari tavizler sözü vermiş olabilir. Ama neticede diplomasi biraz da karşılıklı tavizler demektir.
Bu senaryonun alt başlıkları var elbet. Örneğin, Türkiye’yi F-35 projesinden atmanın o kadar kolay ve ucuz olamayacağı daha ilk günden Amerikan medyasında da tartışılıyordu; proje bu haliyle dahi maliyeti artmış ve gecikmiş vaziyetteydi. Türkiye Patriotlardan daha gelişmiş S-400’leri alarak Rusya’yla yakınlaşmışken, Erdoğan’ın Rus Su-35’lerle ilgilenmesi belli ki Washington’da endişeye yol açmıştı.
Bunu nereden mi anlıyoruz?

Washington’da kaynayan kazanlar

Cumhuriyetçi Parti çizgisindeki araştırma kuruluşu Hudson Enstitüsünden Michael Doran, 7 Ekim günü bir tweet mesajı yayınladı. O sırada Trump’ın Suriye-Türkiye çıkışı Washington’da fırtınalar koparıyor, sadece Demokratlar değil, Cumhuriyetçiler de “Kürtler bizim için savaştı, satışa getirmeyiz” mealinde mesajlar yayınlıyordu. Bu çıkışlar ABD’nin İkinci Dünya Savaşını takiben Orta Doğu’da defalarca Kürt hareketlerini kullanıp ortada bırakmasına da atıfta bulunuyordu.
Doran ise mesajında şunu söylüyordu: “Obama altında biz ‘Kürtlerle’ değil, müttefikimiz Türkiye’nin yeminli düşmanı PKK ile müttefik olduk. Böylelikle Türkiye-PKK savaşının tohumlarını ekiyorduk. Aynı zamanda Türkiye’yi Rusya’ya itiyorduk.”
Bir araştırmacının bu mesajı geçmesinin önemi ise, Trump’ın bu mesajı “beğendiğini” beyan etmesiydi.
Bu Türkiye’nin hemen hemen beş yıldır vermekten yorulduğu mesajdı.

Kürt devletini yeni bir İsrail olarak görenler

Dahası, yine 7 Ekim’de Newsweek’te yayınlanan bir “özel haberde” Trump’ın Erdoğan ile 6 Ekim telefon görüşmesinin içeriğini bildiğini söyleyen ama ismini vermeyen bir Ulusal Güvenlik Konseyi (NSC) yetkilisinden alıntıları da içeriyordu. Trump’ın Türkiye’nin Suriye harekâtına yeşil ışık yakmasını şiddetle eleştiren bu yetkili, Newsweek haberine göre şunları söylemişti:
“Doğrusunu söylemek gerekirse, ABD’nin Türkiye, Irak ve Suriye’yi kapsayacak bir Kürt milletini desteklemesi gerekiyordu. Bölgede yeni bir İsrail olacaktı.”
Bunu Türkiye’de herhangi biri söylese, komplo teorisi kurmakla damgalanırdı. Oysa anlaşılıyor ki bu tezi ciddi ciddi Beyaz Saray çatısı altında düşünenler varmış; Newsweek sayesinde öğreniyoruz.
Trump’ın Suriye siyasetinin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’u istifaya zorladıktan sonra değişmeye başlaması tahmin ediliyordu zaten. Bush döneminde de görev alan neo-con şahinlerden Bolton, Washington’daki İsrail yanlısı karar alıcılardan sayılıyordu.

Trump’a ne kadar güvenilir?

Trump ise son mesajında yine de “Silah ve para verdik” diyerek “Kürtleri” kendince övüyor ve kendilerine saldırılmadıkça Türk askerinin “Kürtlere” ateş açmaması aklını veriyor. Bu da Kongredeki Cumhuriyetçileri teskin etmek için yapılmış gibi görünüyor. Trump bunu yaparken kasten Türkiye’yi incittiğini Kongre’ye de gösteriyor. Hatta Erdoğan’ın yargı kararına rağmen o istediği için Rahip Brunson’un serbest bıraktırdığını ima ediyor.
Trump’ın keskin dönüşlerinin, bazen aklını kaçırdığı yorumunu yaptıran çıkışlarının bir sınırı yok.
Üstelik şimdi Erdoğan’a rahat nefes aldıran bu son sözlerini de Türkiye’ye ya da Erdoğan’a bayıldığı İçin söylemiyor. “Önce Amerika” sloganıyla seçildiğini unutmayarak, bunu Amerikan çıkarlarına uygun gördüğü için yapıyor. Trump, Erdoğan’ın kendisine rağmen Suriye’ye gireceğini anlayınca, kendi sözünü çiğnetmek yerine ve iki NATO gücünün PKK nedeniyle çatışmasına engel olmak amacıyla harekâtın önünden çekildi. Amerikan çıkarlarına bunu uygun gördü. Yarın başka türlü düşünürse rahatlıkla cayabileceğini hesaba katmak lazım. Zaten mesajında Türkiye’nin ABD’nin ticari ortağı olduğu vurgusunu atlamamak, 20 milyar dolarlık ticaret hacmini 100 milyar dolara çıkarma iddiasını unutmamak lazım.
Büyük kazanımlar hedeflenip, büyük riskler alınan Barış Pınarı harekatının olabildiğince çabuk ve az kayıpla sonuçlanmasını ummaktan başka yapılacak bir şey yok artık.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Bahçeli’nin Erdoğan’ı çektiği Kılıçdaroğlu tuzağı

Kılıçdaroğlu “yapmazsanız namertsiniz” restiyle, Bahçeli’nin Erdoğan’a yaptığı dokunulmazlığın kaldırılarak yargılama çağrısının kendisini susturmayı amaçladığını söylüyor. (Foto: CHP)

Doğrusu fantastik bir tabloydu. Cumhurbaşkanı Erdoğan AK Parti istişare kurulu toplantısının daha başında, hasta yatağındaki MHP lideri Bahçeli’ye geçmiş olsun dileklerini “tüm Refah Partisi” adına yaptı. Salondan çok güçlü olmasa da olsa alkışlar yükseldi. Sonra, AK Parti’ye üye olup olmadığını bilmediğimiz Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ön sıradan sessizce müdahale edip dikkatini çekmeye çalıştı; “AK Parti, AK Parti”. Erdoğan ilk anda hatayı fark etmedi, Akar’ın bir iki tekrarı ardından “AK Parti olarak” dedi ve bir alkış tufanı yükseldi. Bu düzeltmeden en çok da aile üyelerinin rahatladığı da ekranlarda yüzlerine yansıyan ifadelerden anlaşıldı.
Neresinden başlamak, neleri sormak lazım? Erdoğan’ın AK Parti toplantısına, belli ki prompter metni dışına çıkarak MHP ve Bahçeli’ye teşekkürle başlamasından mı? Salonda onu sırf alkışlamak için değil, ne dediğini anlamak için can kulağıyla dinleyen ve düzeltme cesaretini gösteren tek kişinin Akar olmasından mı? Yoksa Erdoğan’ın bilinçaltında hâlâ ustası Necmettin Erbakan’ın Refah Partisinin yatıyor olmasını, olağandışı yetkilere sahip Cumhurbaşkanı olmasına karşın belki de iç âlemindeki kavgasının hala Erbakan’la olduğunu göstermesinden mi?
Belki de en iyisi Bahçeli’den başlamak, çünkü bir önceki gece Bahçeli’nin hasta yatağından yaptığı CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun dokunulmazlığının kaldırılarak yargılanması gerektiği beyanının siyasi ezberleri dağıttığını söylemek mümkün.

Bahçeli ve küçük siyasi yer sarsıntıları

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun HDP ile ilişkileri nedeniyle dokunulmazlığının kaldırılıp yargılanmasını istemesi son zamanların en tehlikeli siyasi gelişmesi sayılabilir. Ankara’da AK Parti-MHP Cumhur İttifakının yerel seçim yenilgisi ardından sözü edilen “küçük siyasi yer sarsıntıları” beklenenden önce başladı.
Bahçeli’nin CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun hapsedilmesini hedefleyen 4 Ekim tarihli yazılı açıklaması, adeta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a yazılmış bir arzuhal gibiydi. Bahçeli’nin çıkışı öncesinde AK Parti bünyesinde ortaya atılan ve Cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde 50+1 barajını yüzde 40’a indirme fikri tartışılıyordu. Parlamenter düzene geçiş zemini veren bu fikir, Erdoğan’ın Bahçeli’ye bağımlılığını ortadan kaldırabilirdi. Bahçeli’nin çıkışından hemen sonra ise Erdoğan Kızılcahamam’da AK Parti istişare kurullarını toplayacaktı.
Türk siyasetinin belki de en yetenekli taktisyenlerinden olan Bahçeli, çıkışını tam zamanında yapmıştı. Sanki Erdoğan’a “Tamam mı, devam mı?” diye soruyor, cevap devam ise en büyük rakibi Kılıçdaroğlu’nun siyaseten ortadan kaldırmaya yönelik bir komplo öneriyordu.

Kılıçdaroğlu: susturmak istiyorlar

Kılıçdaroğlu’nun defalarca fiziki saldırıya maruz kaldığı, PKK’nın suikast girişiminde bulunduğu bir lider olduğu düşünüldüğünde Bahçeli’nin çıkışı daha da riskli bir hal alıyordu.
Kılıçdaroğlu, aynı gün Abant’taki CHP danışma toplantılarında Bahçeli’nin dokunulmazlık çıkışına “kaldırmazsanız namertsiniz” diye sert karşılık verdi. İktidar blokunun kendisini susturmak istediğini söyledi; özellikle de milli tank fabrikası hisselerinin 50 milyon dolara Katar’a satışı konusunu öne çıkardı.
CHP liderini hapse attırma fikri AK parti için yeni bir tartışma konusu değildi. Kılıçdaroğlu’nun CHP milletvekili Enis Berberoğlu’nun hapsedilmesinden bir gün sonra, 15 Haziran 2017’de başlattığı Adalet Yürüyüşü sırasında da tartışıldığı, ancak Erdoğan’ın suç duyurusu için son onayı vermediği kulise yansımıştı. MHP çevrelerinin daha önce MHP bünyesinden koparak İYİ Parti’yi kuran Meral Akşener’in de yargı yoluyla siyaset dışı bırakılması için AK Parti yönetiminde kulis yaptığı iddiaları da, özellikle 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde ortaya atılmıştı. Zaten Kılıçdaroğlu, Bahçeli’nin çıkışının CHP-İYİ Parti ittifakını bozmayı hedeflediğini de söylüyor.

Seçimle yenemeyeceğini hapse attırma taktiği

Bahçeli’nin siyasette fırsatçılığı yeni bir düzeye indiren taktikleri artık açıklık kazanmaya başladı.
Bahçeli, 7 Haziran 2015 akşamı o zamana dek HDP’ye karşı ateşli bir şekilde savunduğu yüzde 10 barajının, MHP’yi HDP’nin arkasına ittiğini gördü. O seçimlerde Erdoğan’ın parlamentoda güvenoyu alma riskinin ortaya çıkması Bahçeli için bir fırsattı. 2016 darbe girişimi ardından 2017’de Erdoğan’la birlikte çalıştıkları Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde ne başbakan, ne Meclis’te güvenoyu, ne yüzde 10 barajı kaldı.
Böylece Bahçeli, artık seçim kazanmak, İYİ Parti’nin kuruluşuyla birlikte yüzde 10 için çabalayıp Meclis’e girmek zorunda kalmayacaktı. Önce 2017 halk oylaması, sonra 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve nihayet 2019 yerel seçimlerinde ön ayak olduğu Cumhur İttifakı üzerinden AK Parti’nin gizli koalisyon ortağı gibi hükümet işlerinde söz hakkına sahip oldu. Örneğin içişleri ve adalet bakanlarını üstelik AK Parti bünyesinden gelen eleştirilere karşı savunma hakkını kendisinde görüyor.
Seçimle yenemeyeceği rakiplerini, üstelik siyasi sorumluluğu Erdoğan ve AK parti omuzlarında olmak kaydıyla hapse attırarak siyaset sahnesinden kaldırma taktiğini geliştiriyor. Erdoğan’a bu tehlikeli teklifi getirmesinin ertesi günü de Erdoğan’dan “Yüzde 40 planının söz konusu olmadığı” teminatını almış oluyor.

Tehlikeli oyun, demokrasiye tuzak

Parti liderlerinin hapse atılarak siyaset sahnesinden çıkarılma girişimleri, yakın zamana dek askeri darbelerin yan ürünü sayılırdı. Demokrat Parti liderleri Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes 27 Mayıs 1960, her ikisi de başbakanlık yapmış Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ve CHP lideri Bülent Ecevit de 12 Eylül 1980 darbeleri sonunda hapsedilmişti. 12 Eylül’ün hapse attığı liderler arasında Erdoğan’ın siyasete yanında başladığı MSP lideri Necmettin Erbakan ve Bahçeli’nin siyasete yanında başladığı MHP lideri Alparslan Türkeş de vardı. (Türkeş, Başbakan Menderes ile Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamına onaylandığı sırada Hindistan’da sürgünde olsa da 27 Mayıs darbesini yapan cuntanın üyesiydi.) Yakın dönemde bunun istisnası ortaya çıktı. HDP eş-genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ 2016 Kasım ayında hapsedildi, tutuklandı; onun öncesinde de 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimini görüyoruz.
Şimdi ortada neyse ki darbe de, girişimi de yok, ama Bahçeli’nin, ana muhalefetteki Cumhuriyetin kurucu partisi CHP’nin, yerel seçimlerde izlediği ittifaklar politikası başarıya ulaşan lideri Kılıçdaroğlu’nu yargı yoluyla siyaset sahnesinden kaldırma girişimi var.
Bahçeli’nin önerisi sadece Kılıçdaroğlu değil, Erdoğan’a ve Türkiye’de çoğulcu demokrasiden yana ne kaldıysa ona da yönelik bir tuzak gibi duruyor. Bu yol bir kez açıldı mı, ileride herkes oradan geçebilir; o yolu açanlar dahil.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Ankara’da küçük siyasi yer sarsıntılarına hazır olun

Ankara’daki siyaset senaryolarının odağında Erdoğan-Bahçeli “Cumhur İttifakı” yer alıyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 4-6 Ekim’de Kızılcahamam’da AK Parti istişare kurulunu toplayacak ama bir kulağı da Ankara Şehir Hastanesinde tedavi altında bulunan MHP lideri Devlet Bahçeli’de olacak. Aynı şeyi, yine aynı tarihlerde Abant’ta CHP danışma kurulunu toplayacak Kemal Kılıçdaroğlu ve İYİ Parti lideri Meral Akşener için de söylemek mümkün. Anayasa Mahkemesinin 3 Ekim’de HDP’li Sırrı Süreyya Önder’in mahkûmiyet kararını bozması, yerel seçim sonuçlarıyla yaşanan kırılmanın yargıyı, hatta birazdan göreceğimiz gibi üniversiteleri de etkisi altına almaya başladığını gösteriyor.
Bu ortamda muhtemel bir dizi küçük sarsıntının Ankara’da ciddi bir siyasi depremi tetiklemesi de, biriken enerji fazlasını alıp büyük bir depremi önlemesi de mümkün.
İşaretleri değerlendirmeye sondan başlayalım.

Yargı ve üniversitede değişim rüzgârı

Anayasa Mahkemesinin 26 Temmuz’da Barış Akademisyenleri davasında ifade özgürlüğü vurgusuyla aldığı kararı, 3 Ekim’de Sırrı Süreyya Önder aleyhine 3 yıl 6 aylık “örgüt propagandası” kararını bozarak sürdürdü. O zaman, bu kararın diğer benzeri başka kararlar üzerinde cesaretlendirici etkisi olabileceği yorumunu yapmıştık. Bu eğilimin Selahattin Demirtaş dâhil diğer “siyasi” davalarda yankı bulması beklenebilir; özellikle de Avrupa Birliği ile arada oluşan uçurumu kapamak için Yargı Reformunda bu yönde düzenlemeler kesinleştikten sonra.
AYM’nin Barış Akademisyenleri Davasında aldığı karar, yerel seçimlerdeki yenilgiyle gelen siyasi kırılmayı takiben üniversitelerde başlayan iklim değişikliğini de gösterdi. AK Parti hükümetinin ve o çizgideki medyanın bütün çabasına rağmen, 158 bin kadar üniversite öğretim üyesinden ancak (beşi kendi bilgileri dışında isimlerinin kullanıldığını söyleyen) 1071’i Yüksek Yargıyı kınayan bildiriye imza attı; önayak olanların ağırlığının hükümete yakın araştırma kuruluşu SETA çalışanlarından olduğu yazıldı. Akademi camiası, kendilerine “yukarıdan” gelen baskı ve talepleri fakülte dekanları ve bölüm başkanlarına ileten çok sayıda rektörün dahi kendi imzalarını vermediklerini konuşuyor.

Cumhurbaşkanlığı Sistemi daha ilk yılında…

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, AK Partili Faruk Çelik’in “Yüzde 50+1’i yüzde 40’a indirelim” önerisine “muhalefet önerirse” Meclis’te tartışmaya hazır olduğunu söylemesi, aslında kendi başına bir siyasi sarsıntı sayılır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine (CHS) geçişin ilk yılı üzerine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın yürüttüğü değerlendirme sonuçları daha kamuoyuna açıklanmadan bu önerinin yapılması, muhtemelen muhalefetin nabzını yoklamak içindi. Ancak muhalefet o topa girmeyince konu AK Parti bünyesinde bir tartışmaya dönüştü ve bir gün içinde söndü. İlginç olan, sistemin sürdürülebilirliğine dair tartışmanın, daha ilk yılında AK parti bünyesinden başlamış olmasıydı.
Eğer ağır sağlık sorunlarıyla uğraşıyor olmasa, yüzde 40 tartışmasının kısa sürede son bulmasına derin bir oh çeken kuşkusuz Bahçeli olurdu. Çünkü bu sistem, Erdoğan’ın koltuğunu sağlama alma karşılığında, en çok seçim kazanmadan gizli koalisyon ortağı gibi hükümet gücü kullanan Bahçeli ve MHP’nin işine geliyor. (Bülent Ecevit’in 2002’de başbakan olarak yaşadığı (ve Bahçeli’nin erken seçim isteyerek AK Partinin iktidara gelmesiyle sonuçlanan) sorunlardan sonra şimdi Bahçeli’nin rahatsızlığı tartışma konusu yapılıyor; Türk siyasetinde liderlerin sağlığı üzerinden yapılan hesaplar ne yazık ki bitmiyor.) Öte yandan Erdoğan da, AK Parti de yüzde 50+1 sistemiyle MHP (ya da yerini alacak bir başka partiye) gizli koalisyon ortaklığı yoluyla bağımlı kalacaklarını geç fark etti.

MHP ile zor ama ya MHP’den sonra?

AK Partinin yerel seçimlerde aldığı yenilginin iki önemli nedeni hayat pahalılığı ve gücün aşırı merkezileşmesine tepki ise, üçüncü nedeni de MHP ile ittifak ve bunun özellikle Kürt seçmen üzerindeki olumsuz etkisiydi. Erdoğan, mümkünse MHP (ya da başka ortak) olmadan iktidarını korumak istiyor. Ama “MHP ve Bahçeli’den sonra” sorusunun yanıtı, ancak bir şekilde parlamenter sisteme dönüşte görülüyor.
Akşener 4 Ekim sabahı Fox TV’de İsmail Küçükkaya’ya açıkça “iyileştirilmiş parlamenter sisteme” geçilmesi gerektiğini söyledi. Kılıçdaroğlu’da eski 12 Eylül sistemine değil, ama yarı-başkanlık türünden “iyileştirilmiş” parlamenter sisteme geçiş istiyor. CHP ile ittifakın çatırdadığı iddialarını “Cumhur İttifakı gazetecilerinin fantezisi” diye niteleyen Akşener, özellikle bazı AK Parti çevrelerinin MHP yerinde ortak olarak İYİ Partiyi görmek istediklerinin farkında olarak yapıyor bu vurguyu.
Muhalefet, iktidarın da CHS’nin sürdürülebilirliği konusunda tereddütte olduğunu görmüş durumda.

CHP, İYİ Partiyi kaybetmeden HDP’yi kazanabilir mi?

Şu anda CHP ile İYİ Parti arasında en önemli konu, İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun Diyarbakır’da görevden alınan üç HDP’li Belediye başkanını ziyareti. AK Parti, CHP’nin HDP ile ittifaka gideceğini söyleyerek İYİ tabanını etkileme gayretinde. Akşener ise, İYİ tabanının, parti yönetiminden daha açık fikirle, MHP’den kopmuş bir parti kimliğinden sıyrılıp, şehirli, laik, merkez sağ parti kimliğine doğru ilerlediğini görüyor. Tartışma aslında İYİ Partili Lütfü Türkkan’ın HDP ile ittifak kurmadan HDP’lilerin oyuna talip olmakta sorun bulunmadığını söylemesiyle soğumaya bırakıldı.
Kılıçdaroğlu’nun bakışı ise Erdoğan-Bahçeli karşısındaki cepheyi olabildiğince genişletmek… Herkes HDP’lilerin sessiz desteği olmaksızın sadece CHP, İYİ ve Saadet Partisi ile yerel seçim sonucunun bu şekilde alınamayacağını biliyor. HDP Ankara’da MHP kökeninden gelen CHP adayı Mansur Yavaş’a dahi oy verdi; bu da doğal.
Siyasetin zemini hareketlendi
Nitekim Kılıçdaroğlu’nun 3 Ekim akşamı Adana’da yaptığı ve hak ettiği ilgiyi görmeyen konuşması ucu –tam da kurultay sürecinde- parti içi gelişmelere ve yeni ittifak oluşumlarına da giden bir özeleştiri içeriyordu. “Bizim de çok kabahatimiz, kusurumuz var, gerçeği konuşalım” dedi Kılıçdaroğlu”; “Bir başörtüsü meselesini Türkiye Cumhuriyeti’nin en temel mesele haline getirdik. Sana ne kardeşim ya? Kadın ister başörtüsü takar, ister takmaz. O kız çocuğumuz üniversiteye gidiyor mu, okuyor mu, imkânını sağlıyor muyuz? Derdin o olmalı.”
Tabii esas a ilişkin başka sorunlar da var. Ağustos’ta doğal gaza, Eylül’de elektriğe gelen yeni zamları yenilerinin izleyeceği endişesi Ankara kulislerinde fısıldanıyor. Ekonomide vatandaşı daha da zorlayacak sert hamleler ve ABD ile yaşanan Suriye/PKK sürtüşmesi de yazının başında söz ettiğimiz küçük siyasi yer sarsıntılarının parçası olabilir.
Yerel seçimler siyasetin zeminini değiştirdi. Öyle anlaşılıyor ki, tıpkı hızla giden otobüste frene basılınca yolcuların önce savrulup sonra yeni bir dengeye kavuşmaları gibi, bir dizi küçük sarsıntı ile siyasetten yargıya, üniversiteden sivil topluma pek çok alanda kendisini gösterecek. Hazırlıklı olmak lazım…

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Yüzde 40 şifreleri: Erdoğan’ın MHP’siz iktidar sancısı

1 Ekim 2019 Yasama Yılı açılış töreni: Kılıçdaroğlu, CHP’lilerin Cumhurbaşkanı Erdoğan için ayağa kalkmamalarını, aynı zamanda AK Parti Genel Başkanı olmasıyla açıklıyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, 1 Ekim Meclis açılışında Suriye uyarıları yapmasında şaşırtıcı bir yön yoktu. Zaten 30 Eylül’deki MGK toplantısında ABD’ye Güvenli Bölge ve PKK konusunda bir mesaj daha vereceği belli olmuştu. Şaşırtıcı olan, AK Partili Faruk Çelik’in 29 Eylül’deki “İlk turda yüzde 40 oy alan seçilsin, Yüzde 50+1 Türkiye’yi yorar” çıkışına Erdoğan’ın yaklaşımıydı. MHP sayesinde geçilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin değişmesine kapı aralanıyordu.
Gazeteciler sorduğunda Erdoğan önce gönülsüzce “Anayasa değişikliği gerektiriyor” dedi; ama adeta kapıyı kapattığı izlenimi vermemek için ekledi: “İktidarıyla, muhalefetiyle el ele vererek bunu değiştirebiliriz.” Muhabirler devam etti: bu öneriyi Meclis’e getiren AK Parti olur muydu? Erdoğan “O muhalefetin yapacağı bir iş” dedi. Oysa konuyu açan bir muhalefet sözcüsü değil, kendi hükümetlerinde görev yapmış, bir süre önce kendisi tarafından Ziraat Bankası Yönetim Kurulu üyeliğine atanmış bir AK Partiliydi.
Bir muhabir üsteledi, yoksa Cumhurbaşkanı “İhtiyacımız yok, yüzde 50+1 oyu her koşulda alırız mı diyordu? Hayır, öyle demiyordu. Sadece muhalefet getirirse Meclis’te tartışırız diyordu; hatta muhalefetin bu konudaki önerilerine de açıktı. Bu cümledeki kilit ifade, Erdoğan’ın artık yüzde 50+1 oyun her koşulda alınabileceğinden emin olmamasıdır.

Yerel seçim yarası soğudukça acıyor

23 Haziran seçim tekrarını CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun yüzde 9 farkla alacağı tahminini tutturan KONDA araştırma şirketi Genel Müdürü Bekir Ağırdır, Erdoğan’ın bu sözlerinden birkaç saat önce T24’te Murat Sabuncu’ya AK Parti’nin “çekirdek oyunun en düşük noktasına” gerilediğini söylüyordu. Ağırdır’a göre Cumhur İttifakında AK Parti etkisi azalıp, MHP etkisi artıyordu.
Cumhuriyet gazetesi 2 Ekim’de 6 araştırma şirketinin ortalamasına göre AK Parti-MHP ittifakının toplamının yüzde 50’nin altına düştüğünü yazdı.
Faruk Çelik’in Bursa’daki Olay gazetesine verdiği demeç, iki açıdan önem taşıyordu. Öncelikle, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’ın başkanlığında tamamlanan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin ilk yılı değerlendirmesi ardından verilmişti. İkincisi, 4-6 Ekim tarihlerinde Kızılcahamam’da yapılması planlanan AK Parti danışma toplantılarının asli konularından birisinin 31 Mart yerel seçimlerinde ve 23 Haziran İstanbul seçim tekrarında alınan yenilgi olmasıydı; kibar deyişle, seçim sonuçlarının değerlendirilmesi.
Son günlerde konuştuğum yabancı diplomatlar, yurtdışında Erdoğan’ın yerel seçim sonuçlarıyla birlikte inişe geçmeye başladığı şeklinde olduğunu aktarıyorlar. Ekonomik sıkıntıların üst üste gelen fiyat artışlarıyla halka yansıtıldığı ortamda erken seçim ihtimali zaten gerçekçi değil. Öte yandan MHP lideri Bahçeli’nin seçim kazanmadan hükümetin gizli ortağı olma reçetesi olan yüzde 50+1 formülünün Erdoğan ve AK Parti’nin ayaklarına prangaya dönüştüğü izlenimi giderek yayılıyor.

Erdoğan muhalefet dedi ama iktidar tartışıyor


Erdoğan’a ilk tepki 2018 seçimlerinde CHP adına rakibi olan Muharrem İnce’den geldi. İnce o sözleri “Bir daha o oy oranına ulaşamam, oranı düşürelim, yeniden seçilebileyim demektir” şeklinde yorumladı. İYİ Partili Aytun Çıray da “Anayasa değişikliği tartışılırken bütünsel olarak ele alınmalı” dedi; “tek tek madde olarak tartışmayız.”
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ise 2 Ekim’de Meclis grubuna hitabında konuya değinmedi bile.
CHP ve İYİ Parti yüzde 40 çıkışını tuzak olarak görüp uzak dururken, asıl tartışma AK parti bünyesinde çıktı. Meclis Başkanı Mustafa Şentop, yüzde 50+1’in değişmesine karşı olduğunu söyledi. AK Partili Ömer Çelik ise, muhalefet eleştirilerini haklı çıkarırcasına, “Yüzde 50’nin aşağısına düşürmek” dedi; “Biz bu sistemi vatandaşımız için değil, kendimiz için istiyoruz mânâsına gelecek”. Konu AK parti gündeminde yoktu, Çelik kendi fikrini söylemişti. Çelik de ilerleyen saatlerde “Benim fikrimdi” demek durumunda kaldı. Ama Erdoğan’ın muhalefet Anayasa değişikliği isterse görüşürüz sözleri hâlâ orada duruyor. Çünkü Erdoğan’ın başka ciddi kaygıları var. (*)
Yerel seçimlerin AK Parti üzerindeki etkisi sadece Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın ekipleriyle kopup partileşme çalışmalarını hızlandırması olmadı. Aynı zamanda Erdoğan’ın yanında kalan çoğunluğun arasında MHP’ye bağımlılık rahatsızlığının artmasına da neden oldu; Kürt seçmenin MHP nedeniyle AK Partiden soğumaya başlaması buna dâhil.
Yani MHP’siz olmuyor ama MHP’yle de olmuyor. Erdoğan iktidarını MHP’ye mahkûm olmadan koruyabilmek için çare arayışına girmiş görünüyor. Tanık olduğumuz sancı budur.

(*) 3 Ekim 2019 saat 08.36’da güncellendi.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Gazeteci soramaz, bilim insanı söyleyemezken Yargı Reformu

Adalet Bakanı Gül “Eleştiri suç olmamalı” derken Mehmet Yılmaz’a soru sorduğu için dava açıldı. (Foto: Adalet Bakanlığı)

Gazeteci Mehmet Yılmaz aleyhine 27 Eylül’de 4 yıl hapis talebiyle dava açıldı. Sebep, T24’teki yazılarında eski Başbakan Binali Yıldırım’a çocuklarının nasıl servet edindiğini sormasının “hakaret” sayılması. Bir gün önce de bilim insanı Bülent Şık, içinde yer aldığı bir çalışmada tarım ürünlerine bulaşmış kanser yapıcı madde bulgularını açıkladığı için, gizli belge yayınladığı gerekçesiyle 15 ay hapse mahkûm edildi. Yargı Reformunu 1 Ekim’de Meclis açılışıyla birlikte tartışmaya işte bu koşullarda başlıyoruz.

Mehmet Yılmaz hakkında istenen cezayı duyunca bir süre önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün Yargı Reformu hakkında Hürriyet’ten İpek Özbey’e verdiği mülakatta “Eleştiri, ceza konusu yapılmamalı” dediğini hatırladım. Yılmaz’ınki eleştiri dahi değildi, soruydu, ama Yıldırım demek ki sorulmasını da hakaret saymış, savcı da aynen katılmış.

Yargı Reform taslağını okudum. Hakkını yemeyeyim, eleştirinin –kimin bu kararı vereceği muğlaklık taşımakla birlikte- suçlama nedeni sayılmaması ve cinsel şiddet cezalarının artırılması gibi birkaç olumlu madde dışında, yargı bağımsızlığı ve demokrasinin kalitesini yükseltme yönünde atılmış pek bir adım yok.

Bu reform taslağı bu şekilde kabul edildiği takdirde, örneğin gazetecilerin, akademisyenlerin, siyasetçilerin, yazarlarının, fikir insanlarının terörizm ya da devlet büyüklerine hakaret suçlamalarıyla hapiste kalması, hapse atılması son bulacak mı?

Siyasetçiler, gazeteciler hapiste

HDP’nin önceki eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ 4 Kasım 2016’dan bu yana PKK’ya yardım suçlamasıyla, terörizm suçlamasıyla tutuklu. Diyalog sürecinde, özel izinle devlet ile PKK arasında arabulucu/kurye gibi çalışmış olan Sırrı Süreyya Önder, terör propagandası yapma suçlamasıyla 6 Aralık 2018’den bu yana hapiste. CHP’li Eren Erdem, yine terörizm bağlantısı suçlamasıyla 29 Haziran 2018’den bu yana hapiste.

Bir zamanlar Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Batılı aydın çevrelere takdiminde emeği de geçmiş olan sivil toplumcu Osman Kavala, bugün, yani 30 Eylül 2019 itibarıyla 699 gündür hapiste.

Geçenlerde ortaya çıktı: 15 Temmuz darbe girişimiyle irtibatlı olduğu gerekçesiyle ömür boyu hapse mahkûm edilen gazeteci Nazlı Ilıcak, yaş durumunu da (75) gerekçe göstererek bundan bir yıl kadar önce bir zamanlar ateşli savunucusu, sonra muhalifi olduğu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a mektup yazıp af dilemiş, tahliyesini istemiş. Ilıcak, bugün itibarıyla1155 gündür hapiste.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC), Cumhuriyet gazetesinin beş çalışanının tahliye edilmesi ardından 13 Eylül’de yaptığı açıklamada halen 132 gazeteci ve medya çalışanının hapiste olduğunu söyledi. Aynı açıklamada Türkiye’nin basın özgürlüğü konusunda dünyada 157’inci sırada yer aldığı da vurgulandı.

Wikipedia dahi (30 Eylül itibarıyla) 884 gündür yasaklı Türkiye’de.

İfade özgürlüğü herkese lazım

Şimdi, Bülent Şık’ın hepimizin, AK Partililerin çocukların da sağlığını ilgilendiren raporu yayınlamasını yasaklanıp –istinaf mahkemesi onaylarsa- hapse konulursa, o bilgilerin kitlelere ulaşmayacağı, dahası o zehirli gıdaların zarar vermeyeceği midüşünülüyor?

Mehmet Yılmaz’ın Yıldırım ailesinin sahip olduğu zenginlik üzerine sorulan sorulara yayın yasağı getirilip soran gazeteciye “hakaret” davası açılınca, vatandaşın o konudan söz etmeyeceği mi sanılıyor?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti iktidarının görmesi gereken bazı gerçekler var. Önce şunu hatırlamaları gerekiyor ki, 2002’de o zamanki ana akım medyada neredeyse hiç yer verilmemesine rağmen karşın iktidara geldi AK Parti.

İfade özgürlüğü, sesini duyurma hakkı gün geliyor, herkese lazım oluyor. Özgürlükler, işinize gelmediğinde üzerini örtebileceğiniz bir eşya değil. Kaldı ki yasaklamalar belki kısa dönemde işinize gelebilecek sonuçlar veriyor, ama uzun dönemde ters tepiyor.

Bir nokta daha var. Erdoğan’ın Yargı Reformu ile gözettiği hedeflerden birisinin de Avrupa Birliği (AB) ile ilişkileri yeniden ısıtmak, fena halde açılan mesafeyi biraz kapatmak olduğu biliniyor. Bu paketi AB ile ilişkilere beklenen olumlu etkiyi yapması zor. Yapılması gereken, Meclis’e sunulan Yargı Reformu taslağının ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü açısından genişletilmesi olduğu ise kolaylıkla görülüyor.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

CHP, hükümeti Suriye siyasetini değiştirmeye zorluyor

Türkiye’de yaşayan 3,6 milyon Suriyeli mülteci, muhalefetin değişmesini istediği hükümetin Suriye politikasının unsurlarından birini oluşturuyor. (Foto: AFAD internet sitesi.)

Sadece CHP zorlamıyor elbette, hemen hemen bütün koşullar zorluyor. Ancak CHP’nin 28 Eylül’de İstanbul’da düzenlediği uluslararası Suriye konferansı, Suriye siyasetinin değişmesi için yurt içinden gelen zorlamanın da belli bir aşamaya ulaştığını gösteriyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı “Esad’la temas yok” siyasetini değiştirmeye çağıran CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, konferansı Cenevre ve Astana süreçleri gibi uluslararası plandaki Suriye barışı çabalarına “mütevazı bir katkı” olarak tanımlıyor.
CHP konferansı aslında bundan birkaç ay önce Suriyeli mülteciler sorununa el atmak üzere planlanmaya başlamıştı. Sonradan, uluslararası gelişmeler de dikkate alınarak “Barışa Açılan Kapı” temasına çevrildi. Bu çerçevede hem Suriye’den ve bölge ülkelerinden, hem de Batıdan daha fazla katkı gözetildi.
Ancak konferansa daha geniş çevreden katılım çabası duyulunca, CHP’nin hükümetten bildiği dolaylı engelleme çabaları da başladı. Bu çabaları Habertürk’ün kıdemli yazarı Muharrem Sarıkaya 27 Eylül’de yayınlanan yazısında dile getirdi. Buna göre, Avrupa birliği Ankara temsilcisi Christian Berger’in konuşmacı olacağının basında çıkmasından sonra, CHP’ye Berger’in programının değiştiği, o tarihte yurt dışında olacağı bildirilmişti; AB’yi konferansta daha alt düzey bir diplomat temsil edecekti. Yine Sarıkaya’nın yazdığına göre, Grand Tarabya Otelinde düzenlenen konferansa katılmayı kabul eden Beşar Esad’ın danışmanlarından Khalaf al-Maftah’a vize verilmemişti. (Gerçi her iki durumda da CHP’nin Konferans tarihini kısa süre kala 17 Eylül’den 28 Eylül’e almasının da payı olabileceğini söylemek gerekiyor,) (*) Suriye’de çatışan tarafların ve bazı Türkmen grupların dışında gelecek en üst düzey ismin, Hristiyan toplulukların temsilcisi Wael el-Malasi olacağı anlaşılıyor.

İç ve dış çelişkiler

Hükümetin bu konferanstan rahatsız olması için sebepler yok değil. Kılıçdaroğlu, Suriye iç savaşının patladığı 2011’den bu yana Erdoğan’ı eleştiriyor. Türkiye’yi komşu ülkedeki iç savaşın taraflarından biri haline getirdiğini, Esad’ı devirmek amacıyla Özgür Suriye ordusu (ÖSO) içinde ve dışındaki bazı cihatçı grupları desteklediğini, PKK’nın arkasına ABD’yi alarak Türkiye’nin güvenliğine daha büyük tehdit olmasına yol açtığını öne sürerek eleştiriyor. T24’te Şirin Payzın’a konuşan CHP Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz, Suriye’den gelen PKK tehdidine karşı ABD ile sürmekte olan “Güvenli Bölge” görüşmelerinin de, Esad yönetiminin onayı olmaksızın Suriye’nin bölünmesine yol açabileceğini, bunun da Türkiye’nin çıkarlarına aykırı olduğunu söylüyor örneğin. CHP ayrıca –canlarını kurtarmak için kaçan mültecileri kabul ettiği için değil, ancak- sayıları 3,6 milyona ulaşan mülteciler sorunuyla başa çıkma yönteminden dolayı da eleştiriyor. Erdoğan da Kılıçdaroğlu’nu Esad’ın uzantısı gibi davranmakla suçluyor.
Konferansın bir ilginç yanı da AK Parti ve MHP’den katılım beklenmeyen Konferansa, İYİ Parti, HDP ve Saadet Partisinden temsilcilerin katılacak olması. Bu da sekiz yıldır Türkiye’yi epey yoran Suriye meselesi özelinde, siyasi kutuplaşmanın dış politika konularına da yansımaya başlamış olduğunu gösteriyor.
Öte yandan, CHP’nin hükümeti Suriye siyasetini değiştirmeye zorlama amacının bir parçası olan bu konferans, zamanlama bakımından Erdoğan’ın sekiz yıllık Suriye siyasetinin artık sona doğru geldiği bir zamanda yapılıyor. Mülteciler sorununun AK Parti tabanında da ciddi rahatsızlık konusu olmaya başladığı son yerel seçimlerde görüldü. Ama sadece o değil, dışarıdan baskı da artıyor. Sadece ABD ve AB’den değil, belki daha çok Astana Süreci ortakları Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’den. Rusya, Cenevre süreci uzadıkça, PKK sayesinde Fırat’ın Doğusuna yerleşen ABD’nin oradan çıkma niyeti olmadığından kuşkulanmaya başladı. Bu nedenle bir an önce “Yeni Suriye” için Cenevre Sürecinin hızlanmasını istiyor.

Suriye siyasetinde son dönemeç

Rusya’nın İdlib baskısı, Erdoğan’a artık “silahlı muhalefeti” destekleyerek Esad’ı devirmek yoluyla bir çözümün olamayacağını gösterdi. Belki de o yüzden 16 Eylül’de Ankara’da yapılan Astana toplantısında, Erdoğan “yeni Suriye” anayasası taslağını yazacak komisyonun tamamlanması için gereken son isme de onay vererek, Cenevre yolu önündeki en önemli engeli kaldırmış oldu. Bu yüzden Putin’den özel teşekkür aldı. Bunun muhtemel sonuçları arasında, Erdoğan’ın “Önce Esad gitmeli” siyasetinde artık ısrarcı olmaması ve “silahlı muhalefete” desteğin kademeli olarak kesilmesi de vardır.
Erdoğan ve AK Parti hükümetinin Suriye siyaseti, aslında 16 Eylül’de Putin ve Ruhani ile yapılan toplantıyla bir dönüm noktasına geldi. CHP Konferansı türünden iç inisiyatifler, bundan sonra alacağı şeklin belirlenmesinde etken olacağa benziyor.

(*) 28 Eylül 2019 saat 08.20’de güncellendi.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Turkish opposition urges government to change its Syria policy

Turkey hosts around 3.6 million Syrian refugees which is one of the reasons why the opposition urges the government for a new Syria policy. (Photo: Turkey’s relief agency AFAD web site.)

Turkish opposition Republican People’s Party (CHP) urges President Tayyip Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) government for an alternative Syria policy through an international conference in Istanbul on September 28. Asking Erdoğan to abandon his policy of no-contact with Syria’s Bashar al-Assad, CHP leader Kemal Kılıçdaroğlu says the conference has been planned as a “humble contribution” to the peace efforts in the framework of Geneva and Astana processes.
Erdoğan and Kılıçdaroğlu have different stances about the Syrian civil war since it has started in 2011. For example Kılıçdaroğlu has been criticizing Erdoğan for taking parts and providing arms to some jihadist factions in the civil war and letting the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) threat grow, since they are now collaborating with the U.S. army in Syria. He also criticizes the President’s refugee policy; for mishandling the problem. According to President Erdoğan there are currently 3.6 million Syrian refugees in Turkey and some 350 thousand of them have already returned to their homes in neighbouring enclaves in Syria under the control of the Turkish army as a result of Russian cooperation. The handling of refugees is important in Turkey’s relations with the European Union (EU) because the EU countries do not want to receive even fractions of that number.

Syria discrepancies between AKP and CHP

CHP has also reservations on the government’s negotiations with the U.S. over the formation of a “Safe Zone” in Syria territory against the PKK attacks. Ünal Çeviköz, a retired Turkish diplomat and currently a Deputy Chairman for the CHP told Şirin Payzın on T24 broadcast on September 27 that those talks without the consent of Damascus could be a recipe to “divide” Syria, thus against Turkish interests.
Erdoğan on the other hand has been following an “Assad must go first” policy up until recently; being the main justification for supporting the Free Syrian Army (FSA) “armed opposition”. But in the last round of Astana Process talks between Erdoğan, Russian President Vladimir Putin and Iranian President Hassan Rouhani in Ankara on September 16, Erdoğan signalled that, his policy so far was coming to an end. Putin thanked Erdoğan for agreeing on the last remaining name completing a committee to write the constitution draft of the “New Syria”, which might mean that Turkey would gradually decrease its support to “armed opposition” and focus more on Geneva. That also means Turkey could settle with Assad’s position up until free elections in Syria, if that ever happens.
The CHP conference could be considered as a domestic support to the international efforts for Syria, urging Erdoğan to take a rather moderate stance and do not rule out contacts with Damascus.

Polarization takes over foreign policy issues, too

But the government does not seem very happy because of this conference. There are press reports that some hidden obstructions are taking part to block the CHP from having high profile foreign participation, particularly from Syria. Muharrem Sarıkaya, a seasoned political journalist wrote in his column in Habertürk on September 27 that, following press reports about EU’s Ankara representative Christian Berger’s participation in the Conference, it was told to CHP that his program was changed and he had to travel out of Turkey. EU will be represented by a lower rank diplomat. Sarıkaya also wrote that the government refused to issue a visa to Khalaf al-Maftah, an adviser to Assad who had otherwise agreed to attend the Istanbul conference. (Yet, in both cases change of Conference day from the original September 17 to 25 might also be a factor.) (*) Wael al-Malasi, a leader for Christian communities of Syria is expected to be at the Conference, as well as representatives of Turkoman communities in Syria.
Some other opposition parties are also sending representatives to the CHP-led conference. Those include the centre-left CHP’s election ally, the centre-right Good Party (GP), the Kurdish problem-focused Peoples’ Democratic Party (HDP) and the religious-conservative Felicity Party (SP), whereas AKP and Erdoğan’s election ally Devlet Bahçeli’s nationalist Movement Party (MHP) are not expected to take part in it. That shows that polarization in Turkish politics have started to take over foreign policy issues as Syria issue in particular has worn up Turkish public opinion in the last eight years.

(*) Updated on September 28 at 08.16.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Erdoğan-Trump görüşmesinde Patriot alımı konuşuldu mu?

Bilmiyoruz. Aslında Erdoğan-Trump görüşmesi olup olmadığını da henüz bilmiyoruz. Haklısınız, Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen hafta, ABD Başkanına Rusya’nın S-400’leri yanında Amerikan Patriot füzeleri de alabileceğimizi, bu konuyu kendisiyle New York’ta konuşacağını söylemişti. Ancak şu ana dek tek bildiğimiz, her iki liderin de BM zirvesi için 5 gün boyunca New York’ta bulundukları süre boyunca, 22 Eylül’de telefonla konuştukları. Şu ana dek kamuoyuna yansıyan birlikte tek görüntüleri de Trump çiftinin BM zirvesi için orada olan liderlerin eşleriyle çektirdiği hatıra fotoğrafı.
O telefon görüşmesinin hemen öncesinde Trump’ın, adeta “Bir şey çıkacaksa görüşelim” nabzı yoklamak amacıyla Erdoğan’ın kaldığı Peninsula Oteline gönderdiği senatör Lindsey Graham ile –Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun da katıldığı- 40 dakikalık görüşme vardı. Telefonda ya da o görüşmede aramızdaki “stratejik bağların” ve derin sorunların konuşulup konuşulmadığını da bilemiyoruz. Çünkü bir şey söylenmedi. Bu sürelerin, F-35’lere S-400’ler nedeniyle el konulması, Patriot alımı, Suriye’de Güvenli Bölge ve PKK ile işbirliği, Fethullah Gülen’in iadesi, Türkiye’nin İran/Rusya yaptırımlardan muaf tutulması ve Trump’ın Japonya’da Erdoğan’a gösterdiği ticaret hacmini (beşe katlayarak) 100 milyar dolara çıkarma hedefini konuşmaya yeteceğini söylemek zor. Belki de bu nedenle ismini vermeyen devlet görevlilerimiz iki lider arasında –İngilizcesiyle “pull-aside” yani “kenara çekme” yöntemiyle ayaküstü görüşme yapılmış olabileceğini söylemişler geziyi izlediklerini New York sokaklarının keyfini çıkarırken çekilmiş instagram karelerinden anladığımız gazeteci kadrosuna. Bir açıklama olursa, öğreniriz biz de.
Erdoğan’ın Trump ile iki konuşma ihtimali daha vardı. Birincisi, 24 Eylül’de BM Genel Sekreterinin verdiği resmi yemek idi. Erdoğan’a Trump ile aynı masada yer verilmişti. Burada bir “pull-aside”, ya da masadan kalkarak ayaküstü bir kenarda konuşma ihtimali vardı. Ancak Erdoğan o masada Mısır’ın darbeyle işbaşına gelmiş lideri Abdel Fettah Sisi’ye de yer verildiğini görünce protesto edip katılmadı.

Trump, Erdoğan ile görüşmeden neden söz etmedi?

İkincisi de 25 Eylül’de Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın 100 milyar dolar ticaret hedefine ulaşmak için yol haritasının açıklanacağı yemekti. Sadece diplomatlar değil, iş dünyası da seferber olmuş, demokratların Kongre’de azil sürecini başlattığı gün Trump’ın 2020 seçim kampanyası için bağış yemeğine gitmeden önce, Cipriani lokantasına uğrayarak, lokantanın özel bir odasında Erdoğan ile görüşmesine, sonra da birlikte davetlilere görünüp birkaç cümle olsun etmesine çalışıyorlardı. Bildiğimiz kadarıyla o da olmadı. Hatta BM daimi Temsilcisi yapmak istediği kızı Ivanka Trump Kushner veya Orta Doğu Özel temsilcisi yaptığı damadı Jared Kushner’i getirme temasları da sonuçsuz kaldı. New York’a taşınan Türk iş dünyası temsilcileri, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasını, daha on gün önce İstanbul’da buluştukları ABD Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un bir konuşmasını ve Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın “Her şey çok güzel olacak, hatta olmaya başladı” mealindeki konuşmasını alkışladılar.
Öte yandan Trump’ın diğer liderlerle temaslarını anlattığı basın toplantısını televizyondan izledim; baştan sona izledim. İkili, ya da heyetler arası görüşme yaptığı ülkeleri tek tek saydı. Öncelikle –tam da o basın toplantısının başlamasından yedi dakika sonra Demokratların Kongre’de başlattığı Başkanlıktan azil sürecinin konusu olan Ukrayna Cumhurbaşkanından uzun uzun söz etti. Sonra saydıkları arasında İngiltere, Japonya, Pakistan, Hindistan, (ikinci uzun atfı, ülkesine kabul edeceği Amerikan askerlerinin bakımını da üstlenmesiyle alan) Polonya, Singapur, Meksika, El Salvador, Guatemala ve Honduras vardı. Tek tek isim vermeden, Orta Doğu’daki stratejik müttefiklerimiz diyerek İran’ın tehdidi altında olduğunu söylediği Arap ülkelerinden bahsetti; Mısır ve (Veliaht Prens Muhammed bin Salman’ın Cemal Kaşıkçı cinayetindeki “Bütün sorumluluğu üstlendiği”) Suudi Arabistan biliniyor en azından. Kendi iç sorunlarıyla boğuştuğu için New York’a gelmekten vazgeçen ve her istediğinde zaten Trump’la görüşen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu olsaydı, onunla görüşme de vardı programında. Ancak Türkiye’nin adını saymadı Trump.
Erdoğan’ın BM Genel Kuruluna hitabında Filistin nedeniyle İsrail’i, Keşmir nedeniyle Hindistan’ı kınaması öne çıktı. Kendisinden önce sıra Trump’ın olduğu için belli bir kalabalık vardı salonda, en azından konuşmanın başlarında, TV yayınından izlediğim kadarıyla.

Bütün yumurtaları Trump sepetine koyduk ama…

Trump’ın konuşması Çin, İran, Venezuela’yı baskı altına almak üzerine kuruluydu. Ama uluslararası medya nedense o konuşma sırasında, tam da Trump ticaret savaşlarından bahsederken, Ticaret Bakanı Wilbur Ross’un, Başkan Yardımcısı Mike Pence’in yanında uyukladığı görüntülerini daha çok kullandı.
Ama Ross’un TAİK yemeğinde konuşması yine de Erdoğan’ın New York seferinde ABD yönetimiyle kurulan en üst düzey temas olarak önemliydi; izleyenler, “Türkiye konusuna çok hâkimdi” dediler.
Şimdi şunu da diyebilirsiniz: Trump, Erdoğan ile görüşmemişse, onun kaybıdır, zaten azil süreci başladı, belki de gidici. Belki de haklısınızdır. Ama benim bu konuyla ilgim daha çok Erdoğan’ın ABD ile ilişkilerdeki bütün yumurtaları Trump sepetine koyması nedeniyle. Kongre sepeti devirirse bütün yumurtalar gider. Ama deviremese bile kendi derdindeki Trump sizin derdinizle ne kadar ilgilenir? O ayrı konu işte.
Neyse, Erdoğan’ın ekibi Trump ile görüşme olup olmadığını, olduysa nelerin görüşüldüğünü açıkladığı zaman öğreniriz. Zaten dönüş uçağındaki önemli açıklamalardan da alınan başarılı sonuçları okuyacağımıza göre, resim tamamlanır.
Bir son not: Bu gezinin en ince ayrıntılarından birisi, bir süredir Kanada ve ABD’de temaslarda bulunup New York’ta Erdoğan’ın heyetine katılan Binali Yıldırım’ın, Erdoğan’ın New York’taki Yahudi cemaatinden bir grupla yaptığı toplantıda heyet üyesi olarak yer almasıydı. Aklıma en son İstanbul belediyesi seçimlerini kaybeden önceki başbakan ve Meclis başkanlarımızdan Yıldırım’ın Erdoğan tarafından Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak atanacağı tahminleri geldi. O da ilginçti.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Asker korkusu, Meclis korkusu, seçim korkusu

Her fırsatta muhalefeti sandıkla sıkıştıran güçlü Erdoğan iktidarının yerini, erken seçimi reddeden Erdoğan-Bahçeli iktidar bloku alıyor. (Foto: Cumhurbaşkanlığı sitesi.)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 24 Eylül’de New York’ta BM Genel Kurulunun resmi yemeğine katılmayı, liderler masasında Mısır’da darbe ile iş başına gelen Abdel Fettah Sisi’nin de oturduğunu görünce reddetti; üstelik (alfabetik sıraya göre) ABD Başkanı Donald Trump’ın yakınında oturma ihtimaline rağmen. Aynı gün Türkiye’de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, ordu içinden “rahatsız edici duyumlar” aldığını söyleyerek, hükümete 15 Temmuz’dan ders çıkarıp orduyu günlük siyasetten uzak tutma çağrısı yapıyordu.
Kılıçdaroğlu, sadece ordudaki emir-komuta zincirinin bozulması (yani 15 Temmuz’da Fethullahçılar örneğinde gördüğümüz gibi cuntalaşma) tehlikesine değil, ordunun AK Parti “parti-devletinin” bir parçası haline getirilmesi tehlikesine de dikkat çekiyordu. İktidarların asker korkusu çok partili döneme de Cumhuriyet rejimine de özgü değil; Osmanlı sultanlarının, sadrazamların yeniçeri ayaklanmalarıyla makamlarından, hatta canlarından olduğu bir siyasi sabıkamız var maalesef.
Başından üç askeri darbe, pek çok darbe girişimi geçmiş Cumhuriyetimizde ana muhalefet lideri ordu içinden rahatsız edici duyumlar olduğunu söylüyorsa onu sessizliğe boğmaya çalışmak yerine ciddiye almak zorundasınız. Kılıçdaroğlu’na göre ordu, demokrasinin gereği uyarınca siyasetin emrinde olmalıydı, ama iç işleyişi partizan tercihlere göre değil, liyakata göre belirlenmeliydi. Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye Büyük Millet Meclisi ordusu olarak kurulmuştu.

Meclis’in yetkileri neden kısıtlandı?

Ama Meclis artık aynı Meclis değil. Aynı 24 Eylül günü Habertürk yayınına çıkan İYİ Parti lideri Meral Akşener de bu soruna dikkat çekiyor, bir an önce güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilmesini istiyordu. Cumhurbaşkanlığı sistemi işlemiyordu ve eski sisteme dönülmesi yerine yarı-başkanlık sistemine geçiş düşünülebilirdi. AK Parti’den ayrılarak yeni parti kurma hazırlığındaki Ali Babacan’ın da benzeri düşüncede olduğu biliniyor.
Çünkü Meclis artık eski Meclis değil. 2018 halkoylamasında MHP lideri Devlet Bahçeli’nin –daha sonra Erdoğan’ı yüzde 50 artı 1 ölçüsüyle adeta kendisine zincirleyen desteği olmaksızın geçilemeyecek olan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, Meclis’in pek çok yetkisini kısıtladı. Örneğin devlet yönetiminde yasalardan çok Cumhurbaşkanlığı Kararnamelerinin etili olduğu bir dönem başladı; o kararnamelerle devletin daha iyi işleyip işlemediği ayrı bir soru ama.
Bahçeli 7 Haziran 2015 seçimleri ardından sadece HDP’nin MHP’yi geçtiği gerçeğini değil, çatırdayan MHP’nin artık yüzde 10 barajı ile Meclis’e girmekte zorlanacağını görecek siyasi deneyime sahipti. O seçimle 2002’den beri ilk defa Meclis çoğunluğunu kaybeden Erdoğan, MHP desteğine sarılıp 1 Kasım’da seçim yenilemişti. Bütün ülke 15 Temmuz 2016 travmasını yaşamışken, asıl hedef olan Erdoğan’ın iktidarını Meclis’in güvenoyu tehdidi altında hissetmeyeceği, bütün yürütme yetkisini kendi elinde toplayacağı, denge ve denetleme aygıtlarını işlevsiz hale getiren mevcut sisteme Bahçeli’nin desteğiyle geçildi. Bedeli, MHP’nin artık seçim kazanmak zorunda kalmadan gizli koalisyon ortaklığı oldu.

Şimdi de seçim korkusu mu?

Erdoğan-Bahçeli ittifakının 2019 yerel seçimlerinde aldığı yenilgi bir başka dönüm noktası oldu. Cumhur İttifakı İstanbul’da CHP-İYİ Millet ittifakının adayı Ekrem İmamoğlu’nun 13 bin oy farkla kazanmasını kabul etmeyerek seçim tekrarı isteyince, 23 Haziran’da 800 bin oy farkla ağır hasar aldı. Bu hasar AK Partideki huzursuzluğu artırdı; Erdoğan’ın “Ben zaten onları istemiyordum” mealindeki tutumunun kendi tabanını ne kadar ikna ettiği dahi tartışmaya açık bir konu.
Yani, 2015’te işe yaradığı düşünülen seçim tekrarı 2019’da işe yaramaz hale geldi. Dahası, bir yerel seçimi, kendi iktidarının sınandığı uluslararası bir hadiseye dönüştüren de Erdoğan’ın kendisi oldu. Şimdiye dek her fırsatta sandığa başvuran, muhalefeti sandıkla sıkıştıran AK Parti iktidarının yerini, her sandık dendiğinde “Erken seçim yok” diyen bir AK Parti-MHP iktidar bloku aldı.
Tek başına AK Parti iktidarı ne Meclis, ne seçim korkusu yaşayan, “Seçimle gelen, seçimle gider” diyebilen, güçlü bir görünüm sergiliyordu; MHP destekli AK Parti iktidarı Meclis’ten ve seçimden çekinen bir izlenim veriyor.

“İktidara mahkûmuz” sendromu

Erdoğan’ı zorlayan iki konu daha var. Birisi ekonominin durumu, hayat pahalılığı, işsizlik, durgunluk… Diğeri de iç içe geçmiş güvenlik ve dış politika sorunları: Hükümetin Suriye siyaseti PKK ile mücadeleyi, bundan 20 yıl önce Abdullah Öcalan’ın yakalanmasına yardımcı olan ABD ile en derin çelişki haline getirdi. Dış politikada Suriye nedeniyle ABD ile Rusya arasında sıkışıp kalmış bir izlenim veriliyor. Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerde ilerleme sağlayacağı umulan Adalet Reformu, Meclis’e sunulduğu şekliyle yargıyı ve çoğulcu demokrasiyi kısa vadede güçlendirici özellikler içermiyor.
İktidarı sarmalına kapılmak, zamanında Turgut Özal’ın söylediği gibi kendisini “İktidara mahkûm” olarak tanımlamak, ağır bir yanılsamadır. İktidar her rejimde var ama muhalefetin seçimle iş başına gelme ihtimali yalnızca demokrasilerde bulunuyor. Muhalefetin iktidara gelmesini önlemek için kuralları sürekli kendi lehinize olacağını düşündüğünüz şekilde değiştirmeye bir kere başladığınızda, hukuk devletinden uzaklaşmaya da başlıyorsunuz. İşte gücü yetenin kural değiştirme yetkisini gasp edebileceğini düşündüğü ortam böyle güç kazanmaya başlıyor.

İktidar sarmalına kapılma tehlikesi


15 Temmuz darbe girişimi öncesinde devlet içindeki yasa dışı Fethullah Gülen örgütlenmesinin bu zeminin oluştuğuna inandığı anlaşılıyor. Neyse ki yanıldılar ve kalkışma halkın ve ordunun büyük çoğunluğunun sayesinde bastırıldı. Evet, demokrasiyi savunmada ordunun çoğunluğu asli rol oynamıştır. Bu bir fırsattır; bu fırsatı orduyu, parti-devletin bir parçası haline getirme eleştirilerine maruz bırakmadan kullanmakta fayda var. Çare daha az değil, daha fazla demokraside görülmeli.
İktidarı kaybetmemek için demokratik imkânları daraltmak çabası, iktidar sarmalına kapılma tehlikesini getirir: hiçbir dönem, hiçbir ülkede, hiçbir rejimde ona kalkışanlara da, o ülkeye de, halkına da fayda getirmemiştir. Tarih, ondan ders almayanlar için tekrardan ibarettir.