Genel, Uncategorized

Hürriyet’e dair Mehmet Soysal’dan ilk açıklama, SETA, Pelikan ve medyada yeni beklentiler

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Parti’nin yerel seçimlerde aldığı yenilgi ardından medyadaki muhtemel değişimlere ilişkin ilk işaretler 6 Temmuz’da kamuoyuna malum olan SETA raporuyla alınmıştı. Son yıllarda medya sahipliklerindeki değişiklikler nedeniyle yabancı medya kuruluşlarında iş bulabilen habercileri hükümete listeleyen “Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları” başlıklı rapordan sonra ikinci işaret, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Ağustos’ta “Pelikan Yalısı Grubu” diye bilinen Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezini ziyaretiydi. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un da hazır bulunduğu ziyaretin 1,5 saat sürdüğü, Merkez Başkanı Süheyb Öğüt ile Öğüt’ün eşi ve grubun etkin isimlerinden Sabah gazetesi yazarı Hilal Kaplan’ın da Cumhurbaşkanına bilgi verenler arasında bulunduğu, Merkez’in sosyal medya hesabından yayınlanmıştı.
Bu gelişmeler boyunca, Erdoğan ve AK Parti’nin iletişim stratejisine dair en keskin eleştiriler daha çok Akit gibi İslamcı, Yeni Şafak gibi muhafazakâr, Karar gibi artık Erdoğan çizgisinde olmayan ama AK Parti kapsama alanındaki gazetelerde, bir kısmı geçmişte Erdoğan ile çalışmış isimlerden geldi.
O arada Sabah gazetesinin deneyimli ekonomi yazarı Şeref Oğuz ve yıllardır eklerini yöneten deneyimli gazeteci-yazar Burçak Evren ile çalışmaya son vermesi pek dikkat çekmedi. Ancak medya dünyasında yeni bir değişim dalgasının gelmekte olduğu belliydi.
Gözler o kurumlara çevrilmişken ilk ciddi değişim işaretleri, daha 2018 Mart ayında Hürriyet, Posta, Kanal-D, CNN Türk, Fanatik ve Hürriyet Daily News gibi etkin yayınları bünyesinde barındıran Doğan grubunu devralan Demirören Grubundan geldi.
CNN-Türk Genel Müdürü Bora Bayraktar ve DHA Genel Müdürü Salih Zeki Sarıdanişmet’in görevden alındıkları 8 Ağustos’ta açıklandı. Ancak örneğin Bayraktar’ın “izne çıkarıldığı” ve bunun 26 Temmuz’da Anayasa Mahkemesi’nin “barış Akademisyenleri Davası” kararının verilme şekli üzerine yaşanan bir görüş ayrılığı üzerine olduğu 1 Ağustos’tan itibaren sosyal medyada yazılmaya başlamıştı. Bayraktar’ın yerine, CNN-Türk’ün el değiştirmesiyle aHaber’den transfer edilen Genel Yayın Koordinatörü Murat Yancı, Sarıdanişmet’in yerine de yine aHaber, yani başında Serhat Albayrak’ın bulunduğu, Sabah gazetesinin de dâhil olduğu Turkuvaz Grubundan transfer edilen Kubilay Gülbek getirilmişti.
Ertesi gün, önce Hürriyet internet sitesi yönetimine yine Demirören Medya Grubu İcra Kurulu Başkanı Mehmet Soysal tarafından göreve getirilen Bülent Ayanoğlu ve CNN-Türk Haber Koordinatörü İrfan Sapmaz’ın “izne ayrıldığı”, CNN-Türk Haber Müdürü Emel Okaygün’ün ise görevini İdris Arıkan’a bıraktığı haberleri çıktı.
Ancak asıl sarsıcı haber 9 Ağustos akşam saatlerinde duyuldu: Mehmet Soysal da görevden alınmıştı.
Tercüman ve Işık Cemaatinin kontrolündeki Türkiye gazetesinde yetişen Soysal, Demirören Grubunun (yine Doğan grubundan) Milliyet ve Vatan gazetelerini Nisan 2011’de satın almasıyla birlikte Demirören Medya grubu yönetimini üstlenmiş, Mart 2018’de Doğan Medyanın da alınmasıyla bütün gruptaki tek yönetici konumuna getirilmişti.
Dolayısıyla Sosyal’ın bir buçuk yıl gibi kısa bir süre ardından bu görevden ayrılması medyada yeni bir değişim dalgasının üst katlara uzanacağının göstergesi sayılabilirdi. Soysal’a bu ayrılığın niteliğini sorduğumda şu yanıtı aldım:
• “Kendi isteğimle icra kurul başkanlıklarını bıraktım. Hürriyet yazarı ve yönetim kurul üyesi olarak devam ediyorum. Hepsi bu. Son dört aydan beri isteğim böyle idi.”
Peki, Gruptaki diğer değişiklikler kendi tasarrufu muydu? O tasarrufların Soysal’ın bırakma isteği üzerinde bir etkisi olmuş muydu? Bunda grup dışı, hükümet çevresinden gelen telkinler mi rol oynamıştı? Cevabını aynen yayınlıyorum:
• “O arkadaşları getiren bendim. Ama uyum sağlamakta zorlandılar. Görevlerini bırakmaları da benim tasarrufumdu. Bunun dışındaki telkin ve baskılar bana olmadı.”
Soysal’ın yerine kimin geleceği, Medya Grup Başkanlığı diye bir makam ve unvanın devam edip etmeyeceği, Demirören Grubunun yayın kısmının (Kanal-D, CNN-Türk, vb) satışı için yerli ve yabancı gruplarla pazarlıklar yapılıp yapılmadığı gibi sorular henüz yanıtsız. Tabii bu çerçevede CNN International ile isim haklarının kullanımından kaynaklanan hukuki süreçler de rol oynayacaktır. CNN International’in bir süredir CNN-Türk’ün yayın çizgisinden rahatsız olduğu biliniyordu.
Bütün bu konularda Demirören Grubunun kararlarının Kurban Bayramı sonrasında şekilleneceği haberleri alınıyor.
Ancak medyadaki değişim dalgasının Demirören Grubuyla sınırlı kalacağını düşünmek yetersiz kalabilir. Özellikle yerel seçimler, medya sahipliğinin yüzde 70’inin Erdoğan-AK Parti yanlısı gruplara geçmiş olmasına ve bunlardan bir kısmının ciddi olarak hükümete bağlı kuruluşların ciddi reklam ve toplu alım imkânlarıyla desteklenmesine rağmen Erdoğan ve AK Partinin beklediği etkiyi sağlamakta yetersiz kaldığını gösterdi.
Daha açık ifadeyle buralara dökülen paraların boşa gittiği, israf olduğu izlenimi var. Gerçekten de rakamlar bu çerçevedeki gazete satışlarının, televizyon izlenme oranlarının, internet tıklanma sayılarının ve reklam gelirlerinin düştüğünü, zararın giderek büyüdüğünü gösteriyor. Bunun çaresi olarak ise nesnel habercilik dâhil içerik niteliğinin yükseltilmesi yerine, tıpkı siyasi planda MHP ile ittifakın güçlendirilmesi gibi, elde olanın korunup güçlendirilmesi anlayışı öne çıkmış görünüyor.
Bu çerçevede, İslamcı, muhafazakâr ve milliyetçi geçmişleri olsa da, –muhtemelen şöhret sahibi ve tazminat yükü ağır olan köşe yazarı ve programcılar hariç- “eski medyadan” kalan müttefik isimlerin tasfiye edilip yerlerine AK Parti’nin ve Erdoğan’ın baskın kişiliği ortamında yetişmiş, yeni isimlerin geçirilmesi eğilimi hayata geçirilmeye başlamış görünüyor. Yine bu çerçevede, önümüzdeki süreçte Turkuvaz grubunda, SETA’da, Pelikan projesinde yetişmiş isimlerin medyada etkili konumlara geldiğini görmek şaşırtıcı olmayacak.
Bu isimlerin etkili noktalara gelmesi, medyanın etkisinin Erdoğan ve AK parti beklentilerini karşılayacak şekilde artıracak mı?
Pek sanmıyorum.
Mustafa kemal Atatürk’ün “Basın özgürlüğünden kaynaklanan sorunların çözümü, yine basın özgürlüğündedir” sözlerine katılan bir gazeteci ve yazarım. Tek sesliliği hukuki, siyasi, ya da mali yöntemlerle sağlayıp, ifade özgürlüğüne ket vurma çabasının onu uygulayanlara da fayda sağlamadığına dair tarihte pek çok örnek olduğunu biliyorum. Su bir şekilde yolunu buluyor.

Genel, Uncategorized

Merkez Bankası operasyonundan, Fırat’ın Doğusuna dek: Ankara’da neler oluyor?

Son iki gündür olanlar baş döndürüyor. Gelişmeleri perde arkasıyla yerli yerine oturtmadan burnumuzun ucunu göremeyeceğimiz günlerden geçiyoruz. Sırayla gidelim:
• Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, 7 Ağustos akşam saatlerinde Türkiye ve ABD’nin Suriye’nin Kuzey Doğusunda bir güvenlik koridoru oluşturmak üzere birlikte çalışmak için anlaştığını açıkladı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan bir gün önce, Türkiye’nin Suriye sınırındaki PKK/YPG varlığına karşı ABD ile işbirliği yapmak istediğini, ama olmazsa tek başına harekete geçeceğini duyurmuş, ABD Savunma Bakanı Mark Esper ise buna karşı duracaklarını söylemişti. Oysa mutabakat 8 Ağustos’ta ABD Dışişleri tarafından “memnuniyetle” karşılandı.
• Bu sonucun birkaç anlamı var. Birincisi, ABD, Suriye’de IŞİD’e karşı lejyon gücü olarak işbirliği yaptığı PKK’nın arkasında kayıtsız şartsız durmuyor. Öte yandan, ikincisi, ABD Ankara’da el altından yayılan “Bayramdan sonra Fırat’ın Doğusuna harekât başlar” tahminlerini ciddiye alıp gerilimi zamana yaymış, yaygın deyimle “frene basmış” görünüyor. Üçüncüsü, ABD’de yönetim içinde Türkiye konusunda çıkan görüş ayrılığında Amerikan Dışişlerindeki ibre, Savunma Bakanlığından Başkan Donald Trump’a kaymış görünüyor.
• Şimdi Türkiye’de bir ortak harekât merkezi kurulup Türkiye’nin taleplerinin ne kadarının ve nasıl gerçekleştirilebileceğine bakacak. Bu taleplerin en önemlisi, PKK güçlerinin geriye çekilmesinin sağlanması beklenen koridorun genişliği… Türkiye’nin 30 küsur kilometre istemesinin en önemli sebebi bu mesafe içinden doğu-batı yönünde geçen ve Irak’ı Suriye üzerinden Akdeniz’e bağlayan karayolu. Oysa YPG’nin asıl faaliyet alanı bu koridordaki yerleşim birimleri. Silahların toplanması ve ortak devriye konularının da işte bu harekât merkezi tarafından saptanması bekleniyor. Bakalım ne zaman?
• Abdullah Öcalan’ın avukatları aracılığıyla tam da bu sırada, üstelik hükümet doğu ve güneydoğuda 430 kadar mülkî yetkiliyi değiştirip kayyumlara verilen yetkileri artırıyorken ve HDP’li belediyelere yeniden kayyum atanmaya başlanacağı konuşuluyorken yaptığı çıkış dikkat çekici. Öcalan’ın isterse çatışmaları bir hafta içinde durduracağı iddiası, sanki biraz da ABD’nin PKK’yı bölüp, Suriye’deki bölümünden PKK’yı reddeden yeni bir örgüt çıkarma endişesinden kaynaklanıyor.
Özetle, ABD S-400/F-35 krizinden sonra, Fırat’ın Doğusu krizini de zamana yayarak Ankara’daki basıncı azalttı ve aynı zamanda bu krizlerin Türk ekonomisinin gidişine gerekçe yapılmasının önüne geçti. Bu anlamda, Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs gaz ve petrol sahaları konusunda yaşanan gerilimin de ABD ve Avrupa Birliği tarafından, Güney Kıbrıs kaynaklı bir arıza olmadığı müddetçe çatışmaya dönmesine izin verilmeyeceği tahmininde bulunmak mümkün.
Dolayısıyla ekonominin gidişi üzerinde dış politika baskısı, başka deyişle gerekçesi şu anda görünmüyor.
• Dolayısıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan, özellikle de CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Damat-kayınpeder çözsünler, engel olmayacağız” demesi ardından ekonominin iyiye gitmesinin de kötüye gitmesinin de artık sadece kendisinden bilineceğini görüyor; dış politika etkenleri en azından şu aşamada inandırıcı görünmeyecektir.
• Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın 6 Temmuz’da görevden alınıp, yerine getirilen Murat Uysal’ın yönetiminde faizlerin düşürülmesi, MB’ndan Hazine’ye 21 Milyar lira ihtiyat akçesi aktarılması izledi. Faizlerin düşürülmesi tek başına beklenen sonucu vermeyip özellikle inşaat sektörünü canlandıramayınca bankaları da canlandırması umuduyla yeni mali araçlara başvurulmasına karar verildi.
• Bir yandan ABD ile Suriye’de “güvenli bölge” görüşmeleri devam ettiği 7 Ağustos sabah Cumhurbaşkanı Erdoğan imzasıyla Resmî Gazetede yayınlanan kararnameyle Hazineye yurtiçi ve yurtdışı şirketlerden –Cumhurbaşkanı onayıyla- hisse alma hakkı getirildi, aynı zamanda devlet ortaklığıyla İpotek Finansmanı Kurumu kurulmasının önü açıldı. Böylelikle devlet, zor durumdaki şirketlerin batmasını önleyebilecek, yeni kurulacak yüksek teknoloji ve sermaye şirketlerinin yönetim kurullarına da girebilecekti.
• 8 Ağustos akşamı piyasalarda soğuk duş etkisine yol açan haber geldi. Merkez Bankasının, Çetinkaya döneminde çalışmış üst düzey yöneticilerinin neredeyse tamamı görevden alındı. Görevden alınanlar arasında uluslararası piyasaların nabzını tutup ona göre paraya yön veren kilit isimler de vardı. Bu hamlenin Merkez Bankasının riski yüksek bazı yeni adımlar atacağı, belki bazı açıkların kapatılmasına yardımcı mı olacağı anlamına geldiğini söylemek için henüz erken, ama bunu anlamak için fazla da beklenmeyecek gibi.
• Çünkü örneğin, 8 Ağustos Merkez Bankası operasyonundan birkaç saat önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında yapılan Yatırım Ortamını İyileştirilme Koordinasyon Kurulu toplantısında, 7 Ağustos kararnamesiyle bağlantılı atılan adımlar vardı. Cumhurbaşkanlığı bünyesinde “Özel yatırımlara yönelik çerçeve mevzuat” çalışmasının başlatılmasından yüksek teknoloji getirecek firmalara destek verecek Risk Sermaye Fonu oluşturulması, alınan kararlar arasında.
Özetle, artık Erdoğan’ın yapacağından geri bıraktıracak dış düşman etkeni (S-400, Fırat’ın Doğusu, Kıbrıs) en azından bir süre olmadığı gibi, yapmak istediklerine engel olacak Merkez Bankası etkisi de yok.
Peki, ne var? AK Parti içinden gelen ve giderek artan çatırtı sesleri var. 16 Temmuz’da kurucularından olduğu AK Parti’den istifa eden Ali Babacan, 8 Ağustos’ta, merkez Bankası operasyonundan birkaç saat önce, artık “kısa sürede” oluşumu ilan edeceklerini söyledi. Diğer yandan Ahmet Davutoğlu, hâlâ parti üyesi olduğu halde etkili çıkışlar yapıyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin İYİ Parti’yi bölerek, MHP’yi Erdoğan’a daha iyi destek verecek şekilde güçlendirme projesi beklenen etkiyi getirmemiş görünüyor; Meral Akşener kurultay toplayıp yeni kadrosuyla devam ediyor.
Bu tablo, Erdoğan’ın yeni ekonomi aygıtları gibi, yeni siyaset aygıtlarıyla hedeflerinin üzerine daha de keskinlikle gideceğini gösteriyor. Yani, daha göreceklerimiz var.

Genel, Uncategorized

Kararname sadece batık inşaatçıları, zordaki bankaları kurtarmayı amaçlamıyor, dahası da var

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan imzasıyla 7 Ağustos tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 43 sayılı kararname ile “Hazinenin Cumhurbaşkanı kararı ile yurtiçindeki ya da yurtdışındaki şirketlere iştirak etmesini sağlandı”. Bu kararnameye sosyal medyada ilk tepkiler, AK Parti hükümetinin “batık” ya da “batmak üzere” olan şirketleri, özellikle de kendisine yakın inşaat ve enerji şirketlerinin hisselerini satın alarak kurtarma girişimi yorumlarıyla geldi. Böylelikle hem “yandaş” diye bilinen şirketler batırılmamış, devlet koruması altına alınmış olacak, hem de bu şirketlerin dev projelerdeki paylarını –kendilerini kurtarıp çıkmak amacıyla- yok pahasına yabancılara satmasının önüne geçilmiş olacaktı.
YetkinReport’a bilgi veren kaynaklara göreyse, 43 Sayılı Kararnamenin kapsamı bunlara da izin veriyor ama bunların ötesinde bir amaç taşıyor.
Yani bu kararname sadece hem inşaat sektörünü, hem de inşaat sektörünün baskısı altındaki bankacılık sektörünü rahatlatmayı amaçlamakla kalmıyor, aynı zamanda devletin ekonomideki rolünü daha da güçlendirici, özel şirketlere ortak olma imkânını salt Cumhurbaşkanı onayına bağlıyor.
Bu kararnamenin uygulanmasında, yeni kurulacak İpotek Finansmanı Kurumu (İFK) kilit role sahip olacak.
Kararname, bankaların elinde biriken ipotek yükünün tahvil türünden ikincil piyasalarda yeniden para ve krediye çevrilebilmesi amacıyla kurulacak İpotek Finansmanı Kurumuna Hazine’nin, yani devletin de ortak olmasına imkân veriyor. Bu girişimin arka planında AK Parti iktidarının ekonomideki lokomotifi sayılan inşaat sektörünün, konut fazlası ve talep düşmesi nedeniyle durgunluğa girmesi yatıyor. Kredi faizlerinin düşürülmesine rağmen konut sektöründe (sadece onda değil, örneğin otomobil satışlarında da) gerilemenin devam ettiği gözleniyor.
İsminin açıklanmamasını isteyen uzmanlar, bankaların elinde biriken ödenmemiş borç senedi ve dolayısıyla ipotek yükünün, bankaların kredi kaynaklarını zorladığı ve böylece girilen döngüyü kırmak için –aslında çalışmaları iki yıldır devam eden- İpotek Finansmanı Kurumuna devlet müdahalesinin gerekli görüldüğüne dikkat çekiyorlar. 12 bankanın ortaklığının çoğunluk hisseye sahip olacağı İFK’ya Hazine ve Maliye bakanlığının yanı sıra, İstanbul Borsası, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği ve Türkiye Sigortalar Birliğinin de ortak olması planlanıyor. Yeni bir sermaye piyasası aracı olarak İFK’nın ipoteğe dayalı tahvil de çıkartması ve piyasaları canlandırması umuluyor.


Devlet müdahalesiyle üretimi “yerlileştirme” stratejisi

Kararnamenin bir özelliği de bundan sonra kurulacak özel sektör şirketlerin yönetimlerine devletin de –uzmanların ifadesiyle- “işletmede değil, ama denetimde” müdahil olması, denetlemesi amacıyla yüzde 10’a varan ortaklık imkânını, yine sadece Cumhurbaşkanının kararına bağlı olarak getirmesi.
Ankara kulisinde üretimi devlet müdahalesiyle “yerlileştirme” stratejisi olarak da anılan girişim, ismini vermek istemeyen kaynaklarca şöyle açıklanıyor:
• “Bazı ürünleri yerlileştirmek, yani Türkiye’de üretmek istiyoruz. Ama bunun için ya sermayemiz yetmiyor, ya teknolojimiz yetmiyor, ya da yeterli ihracat pazarı bağlantılarımız yok.
• “Sadece savunma sanayi akla gelmesin. Örneğin, tıbbi cihazları Türkiye’de üretmek istiyoruz, yüzde 90’ını dışarıdan alıyoruz; bu nedenle ciddi dış ticaret açığımız var. Ama teknolojimiz yeterli değil, know-how, patent hakları büyük şirketlerde.
• “Onlar da vergiden kaçınmak için Türkiye’de şirket kurup yatırım yapmak istemiyor. Sermaye girmiyor, güvenceler arıyor. Bu nedenle şirket merkezleri dışarıda, Hollanda’da, Lüksemburg’ta vs kuruluyor.
• Biz de diyoruz ki devlet olarak ortak olalım, işleyişe karışmayalım, ama Yönetim Kurulunda yer alacak kadar, mesela yüzde 10’u geçmeyecek kadar hisse alalım, devlet güvencesi olsun.”


Asıl güvence hukuk devleti değil mi?

“Yerlileştirme” ne Erdoğan’ın, ne Türkiye’nin icadı. Örneğin, Suudi Arabistan da bir süredir benzeri bir modeli uyguluyor, hatta buna “Saudization – Suudileştirme” deniyor.
Bunun 1950’lerin, 1960’ların ticaret sermayesi çekme yöntemi olan yabancı şirketlerin başına “Türk” kelimesi ekleyip, örneğin “Türk Pirelli”, ya da “Türk Shell” haline getirmekten farkı, teknoloji ve üretimi devlet denetimi altında talep etmesi.
Peki, küresel şirketler neden, üstelik yüzde 10’a varan hisselerini de Hazine’ye satıp, Türk devlet temsilcilerini yönetim kurullarına alarak Türkiye’ye teknoloji transferi içeren üretim yatırımı yapsınlar? Bu ancak neredeyse bedava arazi, yok düzeyinde vergi ve yasaları artık kararnamelerle esnetmek mümkün olduğuna göre ucuz işçiliği fiili grev yasağıyla takviye etmek, sıkıştığında çözmek için kararname çıkartmak gibi yollarla sağlanabilir. Bunun ülkeye ve halka maliyeti olur.
Oysa sağlıklı ve hem ekonominin, hem ülkenin, hem halkın yararına sermaye çekmenin daha uygun yolu, asıl güvence hukuk devletinin bütün kurallarıyla işlediği bir sistem olmaz mı?
Cevap: olur. Ama anlaşılan onun yerine yabancı sermayeye devlet, yani Cumhurbaşkanı güvencesinde bir takım vaatlerde bulunmak siyaseten daha az riskli görünüyor.

Genel, Uncategorized

Burbuçe Ruşiti, bir zamanlar NTV ve bir zamanlar medya

Burbuçe Ruşiti Kosova Savaşının felaketini yalnızca Türkiye’ye değil, dünyaya duyuran cesur ve dürüst gazetecilerdendi. (Fotoğraf: NTV)

Onu yıllarca NTV ekran ve radyolarından “Burbuçe Ruşiti, Priştina” son anonsuyla izlediniz.
Kosova Arnavutlarındandı, adı “Burbuqe” diye yazılır, Burbuçe okunurdu. NTV’nin Kosova muhabiriydi. Priştina’ya gittiğimizde yüz yüze tanışmış, sohbet etmiştik. Anadili Arnavutça olduğu halde nasıl bu kadar iyi Türkçe konuştuğunu sorduğumda, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Zoraki Diplomat” kitabında 1920’lerden, 30’lardan yazdığını 1999’da doğrulamış, köklü Arnavut ailelerin hâlâ çocuklarına mutlaka Türkçe öğrettiğini söylemişti.
Kosova savaşı başladığına NTV’nin o zamanki Haber Müdürü Şükrü Yavuz, dış muhabirlerimizden İlana Navaro’yu göndermek istemiş, fakat seyahatte bir gecikme çıkınca, Kosova Devlet Radyosu muhabiri Burbuçe’nin ismini bulup Şükrü’ye veren İlana olmuştu. Bağlantılar başarılı olunca Şükrü, Haber Koordinatörü Cem Aydın’a tavsiye etmiş, Cem de onu Dış Haberler Müdür Mustafa Aşçıoğlu’nun kadrosuna vermişti.
NTV’nin öyle bir dış muhabir kadrosu vardı ki… Vaşington’da Fuat Kozluklu (sonra rahmetli Ümit Enginsoy), Nev York’ta Ahmet Yeşiltepe, Brüksel’de Güldener Sonumut, Moskova’da Suat Taşpınar (sonra Hakan Aksay), Londra’da Zafer Arapkirli, Paris’te Belkıs Kılıçkaya, Roma’da Lütfullah Göktaş (şimdi Vatikan Büyükelçisi), Atina’da Yorgo Kırbaki, Lefkoşa’da Selim Sayarı, Strasbourg’ta Kayhan Karaca, Köln’de Işık Selen, Berlin’de Fulya Cansen, Bakü’de İrfan Sapmaz, Tahran’da Perisa Hafızî, Beyrut’ta (ve Cidde’de) Eyüp Coşkun, Kudüs’te Selin Çağlayan, Stokholm’de Osman İkiz ve Priştina’da Burbuçe Ruşiti. Merhum Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in bir Balkan gezisi dönüşünde, “Nereden buldunuz? Müthiş bir kadın, müthiş bir gazeteci.” dediğini hatırlıyorum.
Sadece dış kadro mu? Muhabir kadrodan birkaç arkadaşı sayayım, herkes alınmasın: Erdoğan Aktaş, Banu Güven, Mirgün Cabas, Esra Sert, Ergun Güven, Murat Erdin, Yunus Şen, Hilmi Hacaloğlu, İrem Barutçu. İzmir Büro Şefimiz Merih Ak, Diyarbakır’da Nizamettin Kaplan; hâlâ iş başında olan haber emekçisi arkadaşlarım.
Ekonominin başında Celal Pir vardı. Celal ve Cem ile Kanal-D’de birlikte çalışmıştık. Tuncay Özkan başa geçip beni ve Cem’i işten çıkarıp Celal’i çarşı-pazar haberlerine sürmeden önce Kanal-D’nin ancak şu günlerde Fox TV tarafından kırılmakta olan izlenme rekorlarına, Aydın Özdalga kaptanlığında imza atan ekiptik.
Özeleştiri niyetine söylüyorum, o dönem Kanal-D’nin izlenme oranlarını en önemli rakiplerimiz Show, Star ve ATV’nin üzerine çıkarmak için öyle yöntemler geliştirip uyguladık –ve böylece zirveye yerleşmiştik- ki, daha sonra medyadaki yozlaşmada özür dileyerek söylüyorum, payımız oldu. (Onu sonra anlatırım bir ara.) İşte daha o sıralarda, Show TV’den tanıştığımız Nuri Çolakoğlu ile “Şöyle akşamları kendimizin de açıp izleyebileceğimiz bir televizyon yapsak keşke” sohbetleri yapıyorduk. O kadar ki kızımız daha küçüktü ve kötü etkilenmesin diye akşamları evde kendi çalıştığım kanal yerine doğa belgeselleri filan açıyorduk.
1996 yazında bir yandan merhum Ufuk Güldemir ile HaberTürk teklifi, bir yandan Mehmet Yılmaz’la Aydın Doğan’ın Radikal projesini kurma hazırlığındaki İsmet Berkan ile iş görüşmeleri yaparken Çolakoğlu aradı. “Atla İstanbul’a gel, konuşmamız lazım, kendi evimizde de izleyebileceğimiz bir televizyon kuracağız sonunda” diye. Cavit Çağlar’ın Barbaros Bulvarının başındaki Plaza Otelinin yanında bulunan Nergis Holding binasında buluştuk, yanında BBC’de çalıştığımız yıllardan tanıştığımız Tayfun Ertan da vardı; Tayfun, Londra’da BBC Türkçe Yayın servisinde, ben BBC World service Ankara Bürosundaydım.
Bir haber kanalı kuracaktık; Türkiye’nin 24 saat ve her saat başı haber yayını yapacak ilk haber kanalını kuracaktık. Çağlar’ın aklı bu işe yatıyor, yatırımı üstleniyor ve yayın politikasını Çolakoğlu’na bırakıyordu. Genel Müdür Çolakoğlu, Genel Yayın Müdürü Tayfun Ertan olacaktı. Ankara Bürosunu kurup, siyasi editör olarak Ankara temsilciliğini üstlenir miydim? Evet, memnuniyetle üstlenirdim. Ağustos ortasıydı. Benimle aynı günlerde ilk başlayan elemanlar olarak Spor Yayınları Müdürü rahmetli Kenan Onuk, stüdyolardan sorumlu Teknik Müdür Yekta Herçiçek ve vericilerden sorumlu Teknik Müdür Abdullah Ata’yı biliyorum. Para işlerine Naci Başerdem bakacaktı.

Cem Aydın ve Celal Pir’i bebek Oteli’nin terasına davet ettim, soğuk bira eşliğinde projeyi aktardım, onların da onayıyla isimlerini Çolakoğlu ve Ertan’a ilettim. İlerleyen günlerde Cem ve Celal ile birlikte programlar sorumlusu Pınar Demirkapı ve Reklam servisi sorumlusu Meltem Çakır da katıldı. Kanalın asıl yüzü Saynur Tezel olacaktı; Saba Tümer ve Hülya Yürekli de asli haber sunucularındandı.
Bursa’da bölgesel yayın yapan Olay TV’nin alt yapısını devralacaktık. Zeki Müren’in vefatı, ne yapıp yapamayacağımızı iş üzerinde, sıcağı sıcağına sınamak imkânı verdi. Çolakoğlu, Celal, Cem ve Yekta ile Cavit Çağlar’ın helikopteriyle Bursa’ya uçtuk. (Daha sonra Bakü bürosu ve anteninin kuruluşu için, ileride MİT ekibinin PKK lideri Abdullah Öcalan’ı Kenya’dan getirdiği Çağlar’ın Falcon uçağıyla da defalarca Bakü’ye ve Lefkoşe’ye uçacaktım.) Bursa’da Olay TV’nin başında bulunan Kutlu Esendemir’in müthiş desteğiyle Müren’in cenaze törenini canlı yayınladık. İş fiilen başlamıştı.
Olay TV’nin Ankara Bürosu Cavit Çağlar’ın Gaziosmanpaşa Horasan sokaktaki evinin bahçe kantında kuruluydu. İlk kararlarımızdan birisi, Atatürk Bulvarı üzerindeki İnterbank binasının arşiv bölümlerini, Ankara’daki en modern özel televizyon merkezine çevirtmek oldu. Zorluk sadece o değildi: aradığımız niteliklere göre çalışacak haberci bulamıyorduk. İşsiz gazeteci arkadaşlara dahi iş teklif ediyor, ancak çoğunlukla “Haber kanalı Türkiye’de tutmaz abi” yanıtı alıyordum. Ancak iki ay içinde en tahmin etmediğimiz kaleyi fethettik; bütün gazete ve televizyonların haber merkezlerinde artık NTV açıktı. (Onun nasıl olduğunu da sonra anlatırım.) Daha önce haber kanalı Türkiye’de tutmaz diyen bazı meslektaşlarımdan iş başvuru almaya başlamıştık.
Biz ise Ankara’da dinamik, genç, çalışkan ve nesnel gazetecilik yapacak bir ekip peşindeydik. Meclis şefi Ahmet Takan ve Tülay Ağaoğlu siyasi kulise hâkimdi; Takan daha sonra Baha Ülgen’in yerine istihbarat şefi oldu. Sonradan aramıza katılan cevval bir muhabir, siyasi haberlerimizi daha da güçlendirdi: Nermin Yurteri, şimdi NTV’nin Genel yayın Yönetmeni. Serap Yılmaz (sonra Zeyrek) siyasette yetişiyordu. Diplomaside Anadolu Ajansındaki iyi maaşını ve mevkiini, projeye inandığı için bırakıp gelen Murat Akgün kısa sürede medya dünyasında parlamaya başladı; hem Dışişleri, hem Büyükelçiliklerden çıkartamayacağı haber yoktu; temsil konularında da en büyük yardımcımdı. Uğur Şefkat güvenlik ve yargı konularında kuş uçurtmuyordu; önce Susurluk, sonra 28 Şubat’ta NTV habercilikte öne geçtiyse Uğur’un payı büyüktü. Vedat Yazıcıoğlu, NTV’nin Yurt Haberler Servisini Ankara’dan yönetiyordu. Ateş gibi stajyerlerimiz vardı; Hande Fırat ve Cüneyt Ateş öne çıkıyordu.
9 Kasım’da Kenan Onuk’un anlattığı bir maç yayınıyla deneme yaptıktan sonra ilk canlı haber yayınımızı 10 Kasım 1996’da Mustafa Kemal Atatürk’ün ölüm yıldönümü törenleri için Anıtkabir’den ve Dolmabahçe’den yaptık.
Objektif yayın yapıyorduk. 28 Şubat sürecinde hem Başbakan Necmettin Erbakan’ın, hem de Genelkurmay’ın brifinglerine davet edilen bir Hulki Cevizoğlu, bir de ben vardım; eksiğim varsa, meslektaşlarım beni affetsin.
Cem Aydın ile icat edip uygulamaya başladığımız “Son dakika” kırmızı topu, Türkiye’ye o anda ülkede ya da dünyada ne olduğunu, akşam ana haber bülteni, ya da ertesi sabah gazetelerini beklemeden duyurmaya başladı. 17 Ağustos 1999 depreminde, depremden yaklaşık 25 dakika sonra ilk haberlerle yayındaydık; acı haberin ayrıntılarını maalesef ilk benden duydunuz. Beni anons eden spiker arkadaşım Faik Uyanık, henüz ailesini depremde kaybettiğini bilmiyordu; şimdi Birleşmiş Milletlerde çalışıyor. Başbakan Bülent Ecevit’i, devlet iletişim ağının yetişemediği yerlere bizim canlı yayın araçlarımızın daha önce ulaştığını görünce duyuruyu NTV canlı yayınından yaptı ve bize teşekkür etti. Müthiş bir teknik servisimiz vardı.
Mütevazı olmaya gerek yok; Türkiye’de haberciliğe, televizyon haberciliğine yeni bir standart getirmiştik NTV ile.
Burbuçe, bizim Kosova prensesimiz Burbuçe, 4 Ağustos’ta 59 yaşında kansere yenik düşen yaşıtım, sevgili meslektaşım Burbuçe, işte Cavit Çağlar (daha sonra Ayhan Şahenk’in) yatırımıyla, Nuri Çolakoğlu’nun orkestra şefliğinde, Tayfun Ertan’ın Birinci Kemanlığında, hepimizin üzerine düşeni olabildiğince heyecanla yaptığı bu yapının niteliğini, bilgi ve yeteneğiyle artıran bir üyesiydi.
Şöyle bir örnek vereyim. Bir ara Kosova’da savaş o kadar şiddetlendi ki, Burbuçe bir anne olarak da ülkede kalamaz hale geldi. İstanbul’da onu otele bırakmadan evinde konuk edenler Çolakoğlu çifti olmuştu; “Kokunu Özledim Kosova” kitabını İstanbul’da, Çolakoğlu’nun evinde yazdı.
Bitirirken, Güldener Sonumut’tan bir hatırlatmayı da aktarayım. Kosova savaşı sürerken Brüksel’deki NATO Karargâhında her gün basına brifing veriliyor, Güldener de bunu anında canlı yayınla aktarıyordu. Ama o zamanın NTV izleyicileri iki kat şanslıydı, çünkü Burbuçe aynı bilgileri, daha da ayrıntısıyla yarım saat kadar önce Priştina’dan bildirmiş oluyordu. Güldener, Burbuçe’nin ne dediğinin Brüksel’de yakından izlendiğini gurur duyarak hatırlıyor hâlâ.
Dürüst gazetecilik örneği güzel arkadaşımızı sevgi ve rahmetle anarken çok değil, yirmi yıl kadar önceki yayıncılık, habercilik standartlarından da bir kesit vermek, bir zamanlar NTV derken aslında bir zamanlar medyayı anlatmak istedim bu vesileyle. Bugünlerdeki medya ilişkilerine ne kadar uzak, her bakımdan ne kadar uzak, değil mi? Belki de böylece yeni bir medya tartışması başlatmak da istedim böylece. Ne geçmişe ağlamak fayda verir, ne “geçmiş güzel günlere” (ki o zaman da çok şikâyetlerimiz vardı) dönmek mümkündür. Gelecek güzel günlere inanarak zorluklara göğüs gererek umutla çalışmak daha doğru geliyor bana. Sizce de öyle değil mi?

Genel, Uncategorized

Erdoğan dertlerinin çözümünü Fırat’ın Doğusunda görüyor olabilir. Peki ya Türkiye?

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 1 Ağustos 2019’da Yüksek Askeri Şura kararlarını imzalarken Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar onu izliyor. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 4 Ağustos’ta, tam da bu konuları görüşmek üzere bir Amerikan askeri heyetinin Ankara’ya vardığı sıralarda yeniden gündeme taşıdı. Harekât için askeri, siyasi ve psikolojik hazırlıkları ilerlettiğini son bir hafta, on gündür gösteriyordu.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın sıklaşan Suriye sınırındaki askeri yığınağı teftiş ziyaretleri; MHP lideri Devlet Bahçeli’nin evine gidip –AK Partili Kürtlerin muhtemel tepkisini göze alarak Bozkurt heykelleri önünde resim çektirerek güven tazelemesi ve “Pelikan Yalısı” diye bilinen psikolojik operasyonlar merkezini ziyaret edip tam destek vermesi bu işaretlerden bazılarıydı.
Erdoğan’ın, tam da Suriye’de “Güvenli Bölge” müzakeresine gelen Amerikan askeri heyeti Ankara yolundayken yaptığı Fırat’ın Doğusuna da gireceğiz konuşmasında MHP ile “Cumhur İttifakına” seçim olmasa da devam edeceklerini söyleyerek bir filli koalisyon idaresini kabul etmesi önemlidir. Böylece, bir numaralı gerekçesi “koalisyon hükümeti döneminin kapanması” olarak gösterilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin bir numaralı sonucu, üstelik herhangi Anayasal gerekçesi bulunmayan, fiili bir koalisyon hükümeti olmuştur.
Erdoğan, tıpkı 1974’te Bülent Ecevit’in, resmî koalisyon ortağı Necmettin Erbakan ile karar verdiği Kıbrıs harekâtı gibi, gayrı-resmî koalisyon ortağından aldığı destekle mi Suriye harekâtı düşünmektedir?
Dünya da, koşullar da çok farklıdır.
Ve bir kaç cümle sonra değineceğimiz bir risk alınmaktadır ama önce birkaç siyasi etkene değinmek lazım.
Neticede uluslararası garantörlük haklarına dayanan bir askeri harekâtın Kıbrıs Türkleri ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki çıkarları, Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerdeki çıkarları bakımından kırk beş yıl sonra etkileri ortadadır. Suriye neticede Türkiye’nin aradaki bütün sorunlara rağmen diplomatik olarak tanıyıp toprak bütünlüğü ve egemenlik hakkını tanıdığı, iç savaşına Müslüman Kardeşler hayranlığının da etkisiyle maalesef feci halde dâhil olsa da resmen savaş halinde bulunmadığı bir komşusudur.
Gerçi Erdoğan şimdiye dek Suriye konusunda iki defa dediğini, çoğu kişiyi siyaseten ters köşeye yatırarak yerine getirmiştir. IŞİD’in elindeki Cerablus ve El Bab’a yönelen – o arada Münbiç ve Afrin’deki PKK’lıların birleşmesinin önünü kesen Fırat Kalkanı harekâtı, üstelik 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden yalnızca beş hafta sonra başlatıldı. PKK/YPG elindeki Afrin’i hedefleyen Zeytin Dalı harekâtı ise 2018 Ocak ayında başlatıldı. Her iki harekâtı da yöneten de Akar oldu.
Ancak her iki harekât da Rusya’nın desteğiyle, Rusya’nın Suriye hava kuvvetleri ve topçusunun ülke topraklarına giren Türk birliklerine saldırmasını önlemesi sayesinde oldu. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin bir yandan Türkiye’yi kendisine borçlu bırakmak, diğer yandan hem ABD’ye meydanın boş olmadığını gösterip canını acıtma, hem de YPG üzerinden PKK’ya eğer bir hedefe varmak istiyorsa yolun Vaşington’dan çok Moskova’dan geçtiğini hatırlatmak amacını taşıyordu.
Erdoğan, Fırat’ın Doğusunda bulunan ABD destekli PKK kontrol noktalarına askeri harekât fikrini 2018’de, tam da ABD ile Rahip Andrew Brunson krizinin yükseldiği yaz aylarında ortaya attı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerinin yol açtığı kur krizinde Fırat’ın Doğusu rafa kalktı. (Bağımsız Türk yargısı da Erdoğan’ın Fethullah Gülen’i kast ederek, “Al papazı, ver papazı” ve “Bu can bu bedende kaldıkça” sözlerine rağmen Brunson’u serbest bıraktı; Trump daha sonra “Erdoğan’a söyledim, bıraktı” iddiasında bulunacaktı.) Sonra, artık Rusya’dan S-400 füzesi alınacağı açıklandıktan sonra, Fırat’ın Doğusu harekâtı yine gündeme geldi. Trump bu defa “IŞİD’le savaşan Kürt ortaklarımızı vurursa Türk ekonomisini mahvederiz” küstahlığında bir tehditte bulundu. Bu çıkış dahi Türk lirasının ağır bir kriz daha yaşamasına neden oldu ve hükümet yanlısı medya tarafından Şubat-Mart gibi “eli kulağında” denilen Fırat’ın Doğusu konusu bir daha sessizce rafa kaldırıldı. Zaten 31 Mart seçimleri kapıdaydı. Üstelik ABD ile S-400 üzerine bir de F-35’lerin verilmemesi krizi çıkmıştı.
Suriye’de Fırat’ın Doğusu yerine Irak’taki PKK’ya karşı, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KRG) ve Bağdat’la yapılan (ve ABD yaptırımlarından bir nebze kaçınmak için İran’dan alımı azaltmayı amaçlayan) özel petrol anlaşmaları karşılığında Pençe-1 ve Pençe-2 harekâtları başlatıldı. Bu harekâtın en önemli özelliği, artık etkin şekilde kullanılan insansız hava araçlarından da çok, Roketsan’ın ürettiği, yaklaşık 300 km menzilli Bora füzesinin ilk defa kullanılmış olması ve Kandil’in bir şekilde vuruş menziline girmesiydi; tabii mesela Münbiç’in de, Rakka’nın da.
Ancak Fırat’ın Doğusuna yapılacak bir askeri harekâtı Cerablus ve Afrin’den ayıran önemli bir risk de var.
Erdoğan ABD ve Rusya’yı bilgilendirdik diyor ama Rusya’nın Fırat’ın Doğusunda Türkiye’ye vereceği (dolaylı hava koruması dâhil) ciddi bir askeri varlığı bulunmuyor; orası hava sahasını ABD’nin kontrol ettiği bir bölge. Türkiye, sınıra paralel olarak 30-32 kilometre boyunca uzana karayolunun SGD (PKK/YPG) kontrolünde olmasını istemiyor. Çünkü bu hat hem Türkiye’ye saldırıların yapılabileceği, hem de Kandil-Sincar-Kobani hattını, Afrin’e, yani Irak’taki PKK varlığını Suriye üzerinden Türkiye’nin Hatay sınırına, Akdeniz’e ulaştırabilecek koridor. ABD ise 15-20 kilometrede ortak kontroller yapabiliriz diyor. Müzakerelerin kilitlendiği noktalardan birisi bu…
Şimdi işin püf noktasına gelelim: Erdoğan ve kurmayları, ABD’nin PKK’yı savunmak için Türkiye’ye saldırmayacağı varsayımından hareket ederek bu riskin alınabileceğini değerlendiriyor.
Erdoğan belki de şu anda karşı karşıya kaldığı ciddi sorunları, yani;
1- Ekonomideki ciddi durgunluğu,
2- Yerel seçimlerdeki yenilginin psikolojik travmasını,
3- Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu hareketlerinin AK Parti’de oluşturduğu çatlakları,
4- Ve şu anda Trump’ın insafıyla derinleşmeyen ABD ile S-400/F-35 krizinin derinleşmesinin siyaset ve ekonomiye getirebileceği ek yükleri bir güvenlik sorununa (PKK/Suriye) tahvil ederek hafifletebileceğini hesaplıyor.
Bu çok ciddi bir risktir. Yalnızca terörizm sorununa, PKK sorununa ve genel olarak Türkiye’deki Kürt sorununa kalıcı çözüm getirmeyeceği için değil.
Bu çok ciddi bir risktir, çünkü evet, ABD şu anda taktik işbirliği içinde olduğu PKK’yı savunmak için stratejik çıkarlarının NATO bünyesinde devam ettiği Türkiye ile doğrudan askeri bir çatışmaya girmek istemez. Ama günümüz dünyasında riskler sadece doğrudan askeri çatışmalarla sınırlı değil ve alınacak daha büyük bir risk, ABD’den gelmesi muhtemel yanıtlara karşı Rusya’nın ilelebet Türkiye’ye destek vereceğini zannetmek olacaktır. Sonra bu konuda da “kandırılmışız” demenin Türkiye’ye ve halka faturası çok ağır olabilir.

Genel, Uncategorized

Erdoğan’a Bahçeli’nin bozkurt heykelleri önünde poz verdirten koşullar

MHP lideri Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı 31 temmuz 2019’da Ankara, Çayyolu’ndaki evinde konuk etti. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı resmî internet sitesi.)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 31 Temmuz 2019’da MHP lideri Devlet Bahçeli’yi Ankara’nın Çayyolu semtindeki evinde ziyaret etti; ziyaretin gördüğünüz fotoğrafı Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinde yayınlandı. Fotoğrafta en dikkat çekici ayrıntı, Bahçeli’nin terası olduğu anlaşılan mekânda, fotoğrafın iki uluyan bozkurt heykeli arasında çekilmiş ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından resmî sitede yayınlanmış olmasıydı.
İki liderin yüz ifadeleri aslında pek çok şey anlatıyor, moda deyimle “anlayana”.
Medyaya yansıyan bilgilere göre Erdoğan’ın, Bahçeli ile görüşme isteği, bu defa Bahçeli’nin onu ağırlama talebi üzerine Beştepe’de değil, Çukurambar’daki MHP Genel Merkezinde gerçekleşmesi için hazırlıklar yapılmış. Ancak Bahçeli, Erdoğan’ı evinde ağırlamak isteyince Cumhurbaşkanı ilk defa bir parti liderini evinde ziyaret etmiş oldu.
Önemli ayrıntıdır, kayda girmek lazım.
Daha önce –tam aynısı değil ama- benzeri bir buluşma, AK Parti’nin meclis çoğunluğunu yitirdiği 7 Haziran 2015 seçimi ardından yapılmıştı. HDP’nin yükselişine tepki duyan Bahçeli’nin erken seçim çağrısı altında Deniz Baykal (CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu da ters köşede bırakarak) durumdan avantaj çıkarabileceği umuduyla Erdoğan ile görüşme istemiş, Erdoğan’ın Beştepe’de görüşme talebini reddedince görüşme Çankaya’da gerçekleşmiş ve basına görüşmenin Erdoğan’ın talebi ile yapıldığı duyurulmuştu. Baykal istediğini (Meclis başkanlığı ve yeni Anayasa yazımı konuşuluyordu) alamamış, ibre MHP’ye, PKK ile diyalogun kesilmesi ve 1 Kasım seçimine dönmüştü ama Erdoğan’ın o aşamada bu görüşmeyi Baykal’ın istediği koşullarda kabul etmesi, içinde bulunduğu durumun zorluğunu ve çıkış yolu arayışını gösteriyordu.
O nedenle şimdi de Erdoğan’ın Bahçeli’nin evinde görüşme talebini kabul ederek basına uluyan Bozkurt heykeli önünde poz vermek durumunda bırakan koşulları tahlil etmekte, bizi önümüzdeki günlerde nelerin beklediğini anlamak bakımından fayda var.


Bozkurt selamı: nereden, nereye?

Aslında bir zamanlar İslamcı kesim tarafından neredeyse “put” muamelesi gösterilen bozkurt ve bozkurt işareti ile Erdoğan’ın ilk barışıklığı 15 Temmuz 2016 Fethullahçı askeri darbe girişimi sonrasına rastlıyor. Erdoğan’ı o gece Atatürk havalimanında karşılayan kitlenin önemli bir kısmı bozkurt selamı veriyordu: idam cezası talebi de yoğun olarak orada yeniden gündeme getirilmişti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi 16 Nisan 2017 halkoylamasında Bahçeli’nin desteği sayesinde, yüzde 52 ile kazanan Erdoğan, yine Bahçeli’nin talebiyle erkene alınan 24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde bu konuda bir adım daha attı: 10 Mart 2018’de Mersin’de bozkurt işareti yaptı. Buna ilk tepki 26 Mart 2015’te Uşak’ta Erdoğan’ın seçim konvoyu geçerken bozkurt işareti yaptığı için gözaltına alınan, o dönem MHP il yöneticisi, şimdi İYİ Partili Seher Kayıhan’dan gelmiş, Kayıhan “Benim ne suçum vardı?” diye sormuştu.
Şimdi bazı okurların “Kılıçdaroğlu da 29 Mart 2017’da Kayseri’de bozkurt selamı vermişti” dediğini duyar gibiyim. O tarihte CHP hâlâ bu yolla MHP kitlesini etkileyebileceğini düşünüyordu. İslamcı olsun, laik olsun, merkez siyasette bir zora düşünce Türk milliyetçiliğine göz kırparak “Bozkurta sarılma” refleksi yaşanıyor dönem dönem ama bu taktik başvuranlara yâr olmuyor. Nitekim Kılıçdaroğlu’nun Bozkurt selamı, bazı CHP’lileri kızdırmak dışında bir işe yaramamıştı? Peki, daha sonra bunu “Rabia’yı sayarken (…) iradem dışında oldu, ama güzel de oldu” şeklinde açıklayan Erdoğan Mersin’de ne sonuç aldı? 31 Mart 2019 belediye seçimlerinde Mersin’de İYİ Parti destekli CHP adayı Vahap Seçer, AK parti destekli MHP adayında yüzde 9 fark attı; bu, 23 Haziran seçim tekrarında CHP’li Ekrem İmamoğlu’nun AK Parti-MHP adayı Binali Yıldırım’a attığı fark kadardı. Öte yandan MHP, 31 Mart seçimlerinde AK Parti’nin elindeki 6 belediyeyi aldı.


Erdoğan’ın Bahçeli ziyaretinin arka planı


Gelelim Erdoğan’ı Bahçeli’nin terasında uluyan bozkurt heykeli önünde poz verdiği sıradaki siyasi koşullara:
• Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden bir gün önce, 30 Temmuz’da iki önemli gelişme vardı.
İlk akla gelen Milli Güvenlik Kurulu toplantısıydı. Burada Doğu Akdeniz’e dördüncü Türk savaş gemisinin gönderilmesine yol açan Kıbrıs petrol-gaz arama hakları gerilimi “hak ve menfaatlerimizin korunması” bakımından “hayati önemde” olarak tanımlanıyordu. Bir diğer konu da Suriye sınırına, özellikle de ABD destekli olarak PKK/YPG kontrolünde bulunan Tel Abyad’ın karşısındaki Akçakale civarına yapılmakta olan askeri yığınaktı. Milli savunma bakanı Hulusi Akar, 23 Temmuz’da kendisini ziyarete gelen ABD Dışişleri Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey’e, ABD işbirliği yapmazsa Türkiye’nin Fırat’ın Doğusunda “Güvenli Bölge” için kendi adımlarını atacağını söylemişti.
• 30 Temmuz’da Erdoğan-Bahçeli görüşmesini ilgilendiren diğer önemli konu da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’dan geldi ve kamuoyunda fazla dikkat çekmedi. Tayland’daki ASEAN görüşmeleri çerçevesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi (diğer konuların yanında bunu da görüşen) Çavuşoğlu, Çin’in Uygur bölgesindeki Türk asıllılara yönelik insan hakları ihlalleri için on kişilik bir heyet gönderileceğini açıkladı. AK Parti-MHP icraatına Avrasyacılık temelinde destek veren Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in Çin Komünist Partisi çizgisindeki “sorun olmadığı” sözleri, Türkçülük duyarlılığına sahip MHP kesimlerini bir süredir rahatsız ediyordu. Erdoğan’ın Rusya ve Çin’le ilişkileri geliştirmek istediği dönemde Uygur Türkleri nedeniyle MHP’yi küstürmeyecek bir dengeye özen gösterdiği söylenebilir.
• Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden birkaç gün önce, 26 Temmuz’da Anayasa Mahkemesinin, “Barış Akademisyenleri Davasında” ifade özgürlüğü ihlali bulunduğuna karar verdi. Bu karar, Erdoğan’ın yerel seçim yenilgisinden sonra muhalefet ve ekonomi belirleyenleriyle diyalog ve uzlaşma yerine, ipleri daha da sıkı eline alma amacıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini elden geçirme kararı aldığı günlere denk geldi. Nitekim Merkez Bankası Başkanının görevden alınması (6 Temmuz), daha önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından meclis tatili öncesi görüşülmeye başlanacağı açıklanan Yargı Reformunun, AK Parti Genel başkan Vekili Numan Kurtulmuş tarafından tatil sonrasına kaldığının açıklanması (9 Temmuz) önemli aşamalardı. Görüşme bu bakımdan AK Parti içinden MHP’ye dair rahatsızlık işaretlerine karşı, Erdoğan’ın “Bahçeli’yle devam” tercihini gösteriyor.
• Aynı günlerde, ABD’nin bütün tehditlerine karşın Rusya’dan S-400 füze parçaları gelmeye başlamış (12 Temmuz) ve ABD Savunma Bakanlığı misilleme olarak Türkiye’nin ortağı olduğu F-35 programından çıkarılma sürecini başlattığını açıklamıştır (16 Temmuz). Milli Savunma bakanı Akar bu aşamada Türkiye’ye haksız olarak F-35 verilmemesinin sadece Türkiye değil, NATO savunmasını da olumsuz etkileyeceği uyarısında bulunmuştur; bir rahatsızlık dile getirilmektedir. Ankara, 20 Temmuz’da S-400’lerin ilk parti teslim sürecinin sona erdiğini açıklamış, Akar 22 Temmuz’da Fransa Savunma Bakanı Florence Parly ile telefonda görüşerek acil ihtiyaç için NATO-uyumlu SAMP-T füze savunma sistemi önerdiği için teşekkür etmiştir. Bir gün sonra 23 Temmuz’da ABD Başkanı Donald Trump, 23 Temmuz’da Cumhuriyetçi senatörleri Beyaz Saray’da toplayarak Türkiye’ye, daha fazla Rusya’ya yaklaştırabilecek yaptırımları frenlemeye çalışmıştır; etkili senatörlerden Linsdey Graham “S-400’ler çalıştırılmazsa” çözüm yolu olabileceği şeklinde bir geri adım ifade etmiştir.
• Erdoğan-Bahçeli görüşmesinin yapıldığı gün ise, Türkiye’nin 20 yıllık uzun dönemli stratejik hava savunmasının üzerine kurulduğu F-35 uçaklarının ilk eğitimini almak için bir yıldır ABD’de bulunan Hava Kuvvetleri personeli dönmeye başlamıştır. “Gidip Ruslardan alırız” türlü çıkışların her hangi bir stratejik planlamaya ve akla dayanmaktan çok tepkisel düzeyde kaldığı görülmektedir.
• Erdoğan bahçeli görüşmesinden bir gün sonra ise dikkate değer dört gelişme oldu.
Biri, Savunma Sanayi Başkanı İsmet Demir’in S-400 teslimatının ikinci parti teslimatının 2020 yılında başlayacağı açıklamasıydı; bu, teslimatı dolayısıyla S-400’leri çalıştırmayı” sürece yayan Ankara’nın ABD ve NATO ile kapıları kapatmayan bir “bekle gür” sürecine girdiğini gösteriyordu.
Diğeri, 1 Ağustos sabaha karşı, saat 02.13’te Cumhurbaşkanı İletişim başkanı Fahrettin Altun tarafından yayınlanan bir Twitter mesajında “Kök söktürmeye devam” ve “Topunuz gelin, topunuz” şeklinde meydan okuma ifadelerine yer verilmesiydi. Ankara’yı az çok tanıyanlar bu mesajın, 31 Temmuz’da Bahçeli ile görüşmenin de ardından yapılıp geç saatte biten bir toplantı ardından yayınlandığı izlenimine kapıldı.

Hedef İYİ Parti üzerinden MHP’yi güçlendirecek “Tersine 28 Şubat mı”?


• Birkaç saat sonra Bahçeli’den, 3-4 Ağustos’ta Kurultay ilan eden İYİ Parti’deki MHP kökenlilere “geri dönün” çağrısı geldi. Bu gelişme Ankara siyaset kulisinde Erdoğan’ın Ali Babacan (ve destekçisi Abdullah Gül) ve Ahmet Davutoğlu çıkışlarının AK Parti’den muhtemel kopuş ihtimaline karşı, MHP’yi güçlendirme çabası olup olmadığı sorusuna yol açtı. Acaba Erdoğan’ın kurmayları, 28 Şubat sürecinde DYP’nin altının oyulup Necmettin Erbakan’ın RefahYol hükümetinin düşürülmesi hareketini tersine çevirip, şimdi İYİ Parti’nin içinin boşaltılıp AK Parti’nin gayrı-resmî koalisyon ortağı MHP’nin güçlendirilmesi taktiğini mi önermişlerdi. İYİ Parti lideri Meral Akşener’e, cevap olarak Erdoğan’a “Bahçeli’ye ne önerdiğini” sordu.
• Ve Yüksek Askeri Şura kararları açıklandı. Orgeneralliğe terfi yok, subayları korgenerallikte dolayısıyla orgenerallik beklentisinde tutma girişimi olarak yorumlandı bu hamle. Ama Yeniçağ yazarı Ahmet Takan’ın iddiasında olduğu gibi aynı zamanda Silahlı Kuvvetler içinde –darbe girişimine karşı durmuş olan kesimden- “Perinçekçi” olduğu öne sürülen sol-milliyetçi bir grubu da tasfiye mi etti kararlar? Öyle ise, bu da Bahçeli’yi memnun edecek bir gelişme sayılmalı.
Bütün bunlar neyi mi gösteriyor?
Erdoğan bir yandan ekonomik durgunluk, bir yandan S-400/F-35 krizi, bir andan AK parti içindeki çatlaklar ve yerel seçim yenilgisinin psikolojik baskısı altında kendisini hiç rahat hissetmiyor.
Bulduğu en kolay çözüm, MHP lideri Bahçeli’nin desteğine tutunmaya devam etmek ve onu güçlendirmek için çalışmak gibi görünüyor.
Bu kendisi ve partisine hayır getirecek bir yöntem midir?
Onu zaman gösterecek.
Ancak uluyan bozkurt heykelleri arasında Bahçeli’nin terasında verilip Cumhurbaşkanlığı sitesinde yayınlanan fotoğrafın arka planını bu şekilde tahlil etmek mümkün… Yaz sıcağında biraz uzun oldu ama umarım değmiştir sonuna kadar okumuş olmanıza.

Genel, Uncategorized

Anayasa Mahkemesi “Türkiye’de hâlâ yargıçlar var” dedirtti ama Beştepe bulutlu

Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz’da “Barış Akademisyenleri Davasında” imzacıların ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ve devletin 10 bireysel başvurucuya 9’ar bin lira tazminat ödemesi gerektiğine karar verdi. Gelen sert tepkiler üzerine de 30 Temmuz’da bir basın duyurusuyla kararın gerekçesini açıkladı.
Gerekçeler kısmında hemen dikkat çeken birkaç ifade bulunuyordu:
• Anayasa Mahkemesi terörden kırık yıldır çekmiş bir toplumda güvenlik güçlerinin “katliam, kıyım ve işkence” ile suçlanmasına katılmıyordu.
• Bununla birlikte, “Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilirdi”.
• İmzacıların dilekçesi, “Kanuna aykırı eylem yapmaya teşvik anlamına gelmiyordu”.
Bu duyuruyla aynı sıralarda Balıkesir Adliyesinde ilk duruşması yapılan imzacılardan matematikçi Tuna Altınel mahkemece (denetimli serbestlik ön görülmeden) tahliye edildi. Bu tahliyeyi AYM kararının ilk dolaylı sonucu saymak mümkün. Şimdi, başta bireysel başvuruları kabul edilen 10 öğretim üyesi olmak üzere diğer imzacıların kendilerini mahkûm eden mahkemelerde davalarının yeniden görülmesine çevrildi gözler.
Anayasa Mahkemesi kararlarını, beğenseler de beğenmeseler de uygulamak zorunda olan üniversite rektörlerinin, bazılarının tek derdi kendilerince Beştepe’nin gözüne girmek olan hukukçu, gazete ve TV yorumcularının, karşı bildiri yayınlayarak meslektaşlarının hapiste kalmasını isteyen öğretim üyelerinin tavrını ciddiye almak mümkün değil; yarın unutulacaklardır.
Ancak AYM’nin önce kararı, sonra kararının arkasında durması, kolay unutulacak bir dönüm noktası değil. Birkaç açıdan değil:
1- Karar 8-8 oylama ile alınmış ama Başkan Zühtü Arslan’ın eşitlik durumunda çift oy sayılan kanısı ifade özgürlüğünden yana olduğu için bu karar çıkmış. Bu durum, üyelerin son 17 yıldır AK Parti döneminde atandığı AYM bünyesinde ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir fikir ayrılığının, tartışma ortamının bulunduğunu gösteriyor.
2- Bu olumlu. Aslında daha bir gün önce, 25 Temmuz’da yeni üye Selahaddin Menteş’in üyelik töreninde konuşan Arslan, Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin “temel hak ve hürriyetlerin korunması ülküsünden ayrılmayacaklarına dair yemin ettiklerini” hatırlatmıştı.
3- AYM’nin bu kararı, uzunca bir süredir AK Parti hükümeti doğrultusunda siyasallaştığı suçlamalarına maruz kalan yargı kademelerinde bir rahatlamaya yol açabilir. Çoğu yargıcın göz kenarıyla hep iktidarın ne tepki vereceğine baktığı ortamda, AYM kararı, yargı bağımsızlığının gelişmesi, alınan kararların “temek hak ve hürriyetler” alanının genişletilmesinden yana cesaretlendirici bir dönüm noktası sayılabilir.
4- Bu cesaretlendirme etki alanına Osman Kavala’dan Selahattin Demirtaş’a, Cumhuriyet çalışanlarından Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’a dek pek çok isim aleyhindeki davaları alabilir. Bu Türkiye’nin dışarıda, özellikle Avrupa Birliği ölçüleriyle kötü durumda olan itibarını düzeltecek, ülkedeki demokrasinin kalitesini biraz olsun artıracak, ancak diğer yandan muhalefetin de kendisini daha rahat ifade etmesine yol açabilecektir.
5- Dolayısıyla, “Türkiye’de hâlâ yargıçlar var” dedirten bu AYM kararı ve sonrasındaki duruşunun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Abdülhamit Gül yönetimindeki Adalet Bakanlığı bürokrasisi, Bakan ve yardımcısının yönetimindeki Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından nasıl karşılanacağı dikkatle izlenmeli. Ne de olsa, bir yandan yerel seçim yenilgisi, bir yandan AK Parti bünyesinde baş gösteren yeni parti oluşumları, diğer yandan ABD ile Rus S-400 füzeleri gibi dış ve ekonomik durgunluk gibi iç sorunların baskısı altındaki Erdoğan, iplerin o kadar gevşemesinden hoşlanmayabilir.
Neticede, gayet kısıtlı da olsa Avrupa Birliği kapılarını da gözeten bir yargı reformunun dahi Meclis tatili sonrasına ertelendiği bir ortamdayız. Yargı reformunun çıkıp çıkmayacağının ve çıkarsa nasıl çıkacağının önemi mevcut koşullarda, özellikle AYM kararı ardından daha da artıyor.
Her halükarda, AYM kararı ve ardından sergilediği duruş bir dönüm noktası olarak nitelenmeyi hak ediyor.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini daha da güçlendirmek üzere çalışma başlattığı mevcut süreçte bu dönüm noktasının özgürlüklerin ve demokratik kalitenin gelişmesinden yana olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Genel, Uncategorized

Hayal görmeyin, Erdoğan Cumhurbaşkanlığı sistemini daha da güçlendirme hazırlığında

Son haftalarda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yumuşatılabileceği yolunda iddia ve yorumlar artmaya başladı.
Bu iddia ve yorumlara yol açan bir kaç neden var:
1- Yerel seçimlerde muhalefetin başarısı… Özellikle İstanbul’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ısrarıyla gidilen seçim tekrarından CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun farklı galibiyetle çıkması, bunun getirdiği itibar erozyonu;
2- Yerel seçimlerden önce başlayan, ama AK Parti’nin seçim yenilgisiyle parti bünyesindeki hareketlenme… Ali Babacan’ın, Abdullah Gül’ün de desteklediği ayrı oluşum amaçlı istifası ve Ahmet Davutoğlu’nun sert çıkışlarının ortaya çıkardığı fay hatları;
3- Erdoğan ve AK Parti’nin, yüzde 50 artı 1 oy zorunluluğu nedeniyle, iktidarda kalmak için MHP lideri Devlet Bahçeli’ye bağımlı hale geldiği, idare, yargı ve güvenlik atamalarında koalisyon ortağı gibi davranmasının AK Parti bünyesinde yol açtığı rahatsızlık;
4- Belli bir seviyenin üzerindeki bütün atamaların doğrudan cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor olması ve bakan yardımcılıklarının kaldırılan müsteşarlık sisteminin yerini tutamaması nedeniyle bürokraside yaşanan yetki-sorumluluk kilitlenmesi;
5- Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında bir komisyon kurarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini değerlendirmeye aldığının açıklanmış olması.
Muhalefet liderleri, bu nedenlerle, anayasayı değiştirmesi için Erdoğan üzerinde baskı kurmaya çalışıyor, çıkışlarda bulunuyorlar. Örneğin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, eğer Erdoğan’ın isteği başkanlıksa, ABD’de olduğu gibi Parlamento ve yargıyı güçlendirecek bir sistemi, ya da Fransa’da olduğu gibi yarı-başkanlık sistemini Türkiye’ye uyarlamak için işbirliğine kapı açtı. İYİ Parti lideri, Meral Akşener, parlamenter sistem merkezli yeni bir anayasa için çalışmalara başladıklarını açıkladı. HDP ve Saadet Partisi bünyesinde de yeni anayasa çalışmaları olduğu haberleri alınıyor. Sisteme dair hiçbir şikâyeti olmayan tek liderin, belki de sistemden en çok fayda sağlayan Bahçeli olduğu görülüyor.
Yalnız siyasilerin beyanları değil, tuhaftır ki daha çok eskiden AK Parti saflarında siyaset yapmış, ya da kalem oynatmış isimler, öteden beri muhalif ya da eleştirel olanlardan daha fazla beklenti dile getiriyorlar. Beklentileri şöyle sıralamak mümkün:
1- Erdoğan da Bahçeli bağımlılığından kurtulmak istiyor, ayrıca yeni parti oluşumlarının iktidarı üzerinde risk oluşturmasını istemiyor, dolayısıyla yüzde 50+1 sistemini değiştirme eğiliminde;
2- Cumhurbaşkanlığı sisteminde milletvekilinin hem Meclis’te, hem seçmen gözünde etkisi azaldı. Bu rahatsızlığı gidermek ve farklı arayışların önünü kesmek amacıyla Meclis’in gücünü artırma yoluna gidebilir;
3- Tek adam yönetimine gidiş eleştirileri sadece iç siyasette demokrasinin niteliğini değil, aynı zamanda ekonomiyi de, (ABD ile S-400 krizi ve Rusya’yla fazla içli dışlı olma örneğinde görüldüğü gibi) dış ve güvenlik politikalarını da olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin dışarıdaki itibarını artırmak için anayasal düzenlemeye gidebilir.
Oysa Ankara kulislerine alıcı gözle bakınca, bu beklentilerin fazla iyimser olduğunu, ortada Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde köklü değişikliğe gideceğine dair somut bir işaret olmadığı görülebiliyor. Çünkü;
1- Çalışmanın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin “Birinci Yılı Değerlendirmesi” başlığını taşıyor. Yani, ilgililerin “henüz yüzde 10’u uygulamada” dediği bu sistemin daha da geliştirilmesi için gerekenleri saptamak;
2- Çalışmanın iki öncelikli alanı var.
Birincisi algı analizi… Halk sistemi nasıl algılıyor? Kötü algılıyorsa yeterince bilgisi olmadığından mı, somut gözlemlerinden mi, kavram kargaşasından mı, ya da ideolojik yargılardan mı?
İkincisi olgu analizi… Yani sistemin getirdiği yararlar nedir, sorunlar nedir, eksiklikler, aksaklıklar nerededir?
3- Bir sonraki aşama bu sorun, eksiklik ve aksaklıkların giderilmesinin kararname düzeyinde mi, kanun düzeyinde mi olduğunu belirleyip kararı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bırakmak.
Bu kadar. Peki, ya yüzde 50+1, ya bütçenin meclis tarafından hazırlanabilmesi, ya yasama/yürütme dengesinin Meclis’ten yana değiştirilmesi, partili cumhurbaşkanı meselesi?
Sorulduğunda alınan cevap aynı: “Norm temelli bir değişiklik öngörülmüyor”.
Tabii tek karar verici Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu için, onun dediği gibi yapılacak ama bu çalışma bu soru ve sorunların herhangi birine dokunmayı amaçlamıyor; sadece sistemin daha da güçlendirilmesi, daha pürüzsüz işletilmesi için yürütülüyor.
Beştepe, muhalefetin herhangi bir anayasa değişikliği girişimini halk oylamasına götürmek için 600 sandalyeli Meclis’te en az 360 oy toplaması gerekiyor ki bütün muhalefet partilerinin oylarının toplamı dahi bu sayıya yanaşamıyor. Anayasayı halk oylaması olmadan, Meclis’te değiştirebilmek için gerekli milletvekili sayısı ise 400 ki Cumhurbaşkanının bu durumda da halk oylaması, referandum isteme hakkı var.
Beştepe’nin buradaki güvencesi, siyasetin temel kurallarından birisi: dünyanın hiçbir yerinde seçmen kendisine verilmiş oy hakkını iade etmek istemez. Yani, bir halk oylaması durumunda seçmenin “hayır, ben cumhurbaşkanı seçmek istemiyorum, sadece milletvekili seçmek istiyorum” deme ihtimalinin olmayacağı inancı var ki, boş bir inanç değil. Ayrıca son yerel seçimler, seçmenin artık her oy kullanma fırsatını sonuna dek değerlendirdiğini başta AK Parti yönetimine gösterdi.
Öte yandan Erdoğan ve ekibi, dışarıdan bakıldığında üstlerinde bir tür vesayet kurmuş görünen Bahçeli’nin, özellikle son seçimlerden sonra pek bir gücü kalmadığı kanısında. Şimdiye dek AK Parti’yi MHP taşıdı ve bunun karşılığını da aldı, ama buradan sonra zorlamasa iyi olur gibi bir anlayış var. Bahçeli’nin şimdiye dek kullandığı en etkili siyaset kozu, seçim/halk oylaması istemek oldu; 2002’den bu yana tersine tek bir örnek yok.
Ama şu anda Bahçeli erken seçim istese bile Erdoğan’ın buna uyma ihtimali çok düşük. Özellikle de ekonominin mevcut durumunda… Önce ABD Başkanı Donald Trump’ın S-400 nedeniyle anında yaptırım ilan etmeyip ekonomideki gidişi üstüne almaması, ardından Merkez Bankası Başkanı değişikliği ile birlikte Erdoğan’ın önünde ekonomiyi istediğince düzeltmesi önünde engel kalmadı. Zaten CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “Seçime gerek yok. Damat-kayınpeder “biz çözeceğiz” diyorlar, zaman tanımak lazım. Engel çıkarmayacağız” demesinden sonra işler daha da değişti. CHP’nin hedefi bu süreyi belediyelerin başarılı olması için çalışıp 2023 seçimine hazırlanmak gibi görünüyor.
Özetle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerel seçim yenilgisinden Cumhurbaşkanlığı sistemini daha çoğulcu hale getirme sonucu çıkardığı ve örneğin yüzde 50+1 gibi, Meclis’e bütçe yetkisi verme gibi düzenlemelere gideceği beklentisine girenler varsa, hayale kapılmamalarında fayda var. Tam tersine, Erdoğan sistemi daha güçlendirmek isteyebilir; örneğin yeni Meclis iç tüzüğü bu amaca hizmet edebilir.
Toplantılarda bakanlara, bürokratlara ulaşamamaktan şikâyet eden AK Parti milletvekilleri içinse yapacak pek bir şey yok; yeni düzenlemelerle aradaki duvarlar daha da yükseltilecek gibi.

Genel, Uncategorized

Türkiye Rusya’ya bağımlı hale getirilmemeli: Kılıçdaroğlu hükümeti de, ABD’yi de uyarıyor

“Tarihimizde hiç bir zaman Rusya’ya bu kadar bağımlı hale gelmedik” diye uyarıyor CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu; “Enerji, turizm ve tarım ihracatında zaten bağımlıyız. Şimdi savunma ve savunma sanayiinde de bağımlı hale gelmemeliyiz.”
Kılıçdaroğlu bu sözleri 23 Temmuz’daki telefon görüşmemizde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 22 Temmuz’da TGRT’de yaptığı açıklamaları sormam üzerine söyledi. Çavuşoğlu Türkiye’nin hala ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a S-400’e karşı yaptırımlar konusunda verdiği sözleri yerine getirmesini beklediğini ve eğer F-35 anlaşması iptal olursa Türkiye’nin başka uçak seçeneklere bakacağını söylemişti. Bu da akıllara hemen Rusya’nın “uçak da satalım” teklifini getiriyordu.
Kılıçdaroğlu, S-400 ve F-35’in de ötesinde, dış politika ve Türkiye’nin önündeki bağımlılık tehlikesi konusunda hem AK Parti hükümeti hem de ABD ve AB yönetimlerine şu çağrı ve uyarılarda bulundu:

  • “İzlenen dış politika Türkiye’yi ciddi açmazlarla karşı karşıya bırakıyor ve yalnızlaştırıyor. ABD ile de Avrupa Birliği (AB) ile de ilişkiler giderek kötüleşiyor. ABD ve AB’nin Türkiye’ye haksız yaptırım dayatmaları bu yalnızlığı artırıyor ve Rusya ile daha çok işbirliğine itiyor.
  • “Düşürülen Rus uçağı -ki sonra özür dilediler- bu bedelin ortaya çıkmasına neden oldu. ABD’nin bize Patriot füzesi satmaması üzerine de Rus S-400’leri gündeme geldi. İhtiyacımız varsa S-400 alınmaz değil, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gelip ihtiyaç konusunda bilgi verdi, alınabilir ama bu Rusya’ya bağımlılığı artırma yönünde olmamalı.
  • “ABD’nin şimdi de F-35’leri vermemesi daha fazla soruna yol açacaktır. F-35’ler Türkiye için önemli. Maddi zararın 9 milyar dolar olacağı söyleniyor ama daha da önemlisi bunlar bizim yirmi yıldır savunma planına aldığımız, F-16 dönemi biterken devreye alacağımız, teknoloji ve üretimine ortak olduğumuz, Türkiye’ye istihdam getiren sistemler. Gelmemesi sadece Türkiye’nin savunmasına değil, NATO savunmasına da zarar verecek. Halen bölgesinin en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin güçsüz hale düşürülmemesi gerekir.
  • “Biz ABD ve AB ile ilişkilerin karşılıklı saygı içinde gelişmesini istiyoruz. Güvenlik konularının, çıkarlarımıza zarar vermeyecek şekilde NATO standartlarında sürdürülmesini istiyoruz. ABD ve AB’nin tepkisel ve yanlış yaptırım politikalarını gündeme almadan önce hem bu durumu, hem Türkiye’nin coğrafi konumunu, hem de Türkiye ve Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki demokrasinin durumunu da göze almalarında fayda var. Ne kadar eleştirsek de, bölgemizde demokrasinin etkili olduğu ülke Türkiye; o nedenle de önem taşıyor. Oysa Türkiye bu yanlış yaklaşımla Rusya’ya itildikçe iki tek adam rejimi [soru üzerine, Putin ve Erdoğan] karşılıklı dayanışma içinde bu süreci götürüyor.
  • “ABD ve AB yaptırımlarına karşı olmak Rusya’ya bağımlılıktan yana olmak değildir. Türkiye’nin enerji, turizm ve tarım ihracatından sonra savunma ve savunma sanayiinde de Rusya’ya bağımlı hale gelmesi Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarlarına aykırıdır. Türkiye Cumhuriyetinin temelinde siyasi ve ekonomik bağımsızlık yatar.”
    Kılıçdaroğlu’nun yorum ve uyarıları, Türkiye ve ABD arasında köprülerin tamamen atılmaması için yoğun diplomasi yürürken şu günlerde özellikle önem taşıyor.
Uncategorized

Akşener’den Erdoğan’a: Meclis’e S-400 bilgisi verin, ABD düşmanımız olduysa bilelim.

“Karanlıkta kaldık” dedi İYİ Parti lideri Meral Akşener telefonda ve birbiri ardına cümleleri sıraladı: “Milli meseledir, ülke güvenliğidir diye S-400 alımı konusunda devletin yanında duruyoruz ama bu konuda bize verilmiş tatmin edici bir bilgi yok. Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar bazı teknik bilgiler verdi ama siyasi yönelimi bilmiyoruz. Rus füzeleri almamız artık Rusya’nın dost ve müttefik, ABD’nin düşman olduğu anlamına mı geliyor? Türkiye’nin tehdit algısı mı değişti? NATO’da kalmak Allah’ın emri değil elbet ama çıkmayı mı düşünüyoruz? Bu konuda bir muhalefet partisi genel başkanı olarak sorularım var. Diğer muhalefet partileri adına konuşamam ama onların liderliklerine de bu konuda bir bilgi geldiğine dair duyumum yok. Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren, ciddi bir konu bu… Sayın Cumhurbaşkanının sadece parti liderliklerine değil, Meclis’e de bu konuda bilgi vermesi gerekiyor. Bu meşru bir taleptir, bunu beklemek hakkımız.”
Geçmişte cumhurbaşkanları, Turgut Özal da, Süleyman Demirel de, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül de kritik konularda muhalefet parti liderlerine bilgi verip görüş aldılar. Erdoğan’ın –tamamı olmasa da- muhalefet liderlerini Cumhurbaşkanlığına davet edip görüşmesi bilindiği kadarıyla 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında oldu.
Rus yapımı S-400 füzelerinin alımı Türkiye’nin stratejik tercihlerinden oldu. Bu nedenle, Türkiye’nin uzun vadeli hava savunma planlarının bel kemiği olan F-35 projesinden –ortada kamuoyuna yansıyan ciddi bir alternatif bulunmaksızın- çıkarılmayı göze aldı Erdoğan. Hem S-400, hem F-35’lere karşı olduğunu açıklayan HDP dışında Meclis’te S-400 tercihine karşı çıkan bir muhalefet partisi olmadı. Örneğin, CHP lideri Kılıçdaroğlu ABD’yi eleştirdi, Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz ise S-400/F-35 geriliminin ABD ile müttefiklik ilişkilerine zarar verme ihtimaline dikkat çekti ki Dışişlerinin açıklaması da zaten tamiri mümkün olmayan hasardan söz ediyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefet liderleriyle bir toplantı yapıp hükümetin bu önemli tercihlerdeki gerekçelerini açıklaması, Türkiye’nin tehdit algısında AK Parti hükümeti açısından bir değişiklik olup olmadığını anlatması, Meclis’e bu konuda bilgi verilmesi bu konudaki spekülasyonları da azaltacaktır.
“Bir-iki-üçler, yaşasın Türkler…” Çocukken oyundaki ebeyi belirlemek için saydığımız tekerlemelerden biriydi bu. “Bir, iki, üçler, yaşasın Türkler…” diye başlardı. Sonra ne Almanın “domuzluğunu”, ne İtalya’nın “tilkiliğini” bırakıp, Amerika’yla İngiltere’ye hiç dokunmadan, “On üç, on dört, on beş, Ruslar kalleş” diye biten, İkinci Dünya savaşı ardından uydurulmuş Soğuk Savaş propagandalarından biriydi belli ki.
Türkiye savaş sonrasında ABD-İngiltere safında yer tutmuş, 1947’de Yunanistan’la birlikte Marshall yardım planı kapsamına alınmış, 1950’de ABD’nin isteği üzerine Kore’ye asker göndermiş, 1952’de ABD’nin teklifiyle Sovyet Blokuna karşı kurulan Batı askeri ittifakı NATO’ya üye yapılmıştı. Türkiye, Sovyetlerle olan kara ve deniz komşuluğu, İran, Irak ve Suriye’yle sınırı, İsrail, Kıbrıs ve Mısır’a coğrafi yakınlığı, Kafkas ve Orta Asya ile özel bağları nedeniyle çok değerliydi. Türkiye’de hükümet deviren, demokrasi ve ekonomiyi gerileten üç darbenin de Soğuk Savaş sırasında olması ve bu üç darbenin de NATO’ya, dolayısıyla ABD ile ittifak ilişkisine bağlılık sözü vermesi tesadüf değildi.
Herkesin artık o defterin kapandığını düşündüğü sırada gelen 15 Temmuz 2016 darbe girişimi öncekilerden farklıydı. Bu defa Kemalizmi kendisine kılıf yapmaya da çalışmadan, bariz bir şekilde İslamcı bir gizli örgütün, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AK Parti iktidarı zamanında mensupları devletin pek çok kilit noktasına getirilmiş Fethullah Gülen örgütünün parmağı vardı darbe girişiminde. Gülen, 1999’dan bu yana ABD’de yaşıyordu ve Türkiye’nin bütün ısrarlarına karşı Gülen hakkında iade bir yana, soruşturma adımı dahi atılmış değil. Öte yandan 15 Temmuz’da Meclis’e ve Emniyet’e saldıran Türk F-16’larının, NATO standardı Türk hava savunma silahları tarafından “düşman olarak görülmediği” dolayısıyla püskürtülemediği ortaya çıktı. Bir tek – hâlâ resmî olarak ne doğrulanan, ne yalanlanan iddialara göre- PKK’dan ele geçirilen Rus füzeleri, Beştepe’de kullanıldı ve üzerine füze kilitlendiğini radarlarında gören Fethullahçı F-16 pilotları vurulmamak üzere geri döndüler ve iddialara göre uçakların Cumhurbaşkanlığı sarayına çok yaklaşamamalarının sebebi buydu.
Daha önce de devrede olan ancak teknoloji transferi ve ortak üretime yanaşmadığı için Erdoğan ve AK parti yönetiminin ABD yapımı Patriot tercihinin gerisinde duran S-400’ler 2017’de ilk tercih sırasına yükselip anlaşma aşamasına geldi. Bu tercihin sonucu olarak yirmi yıldır ortak üretim ve teknolojisinin içinde olduğumuz F-35 programının –hem de nahoş bir şekilde- dışına çıkarılma aşamasındayız.
Geldiğimiz aşamada ülkeyi yönetenler artık ABD’yi düşman –ya da Kongrenin bizi yaptırım yoluyla ilan etmeye çalıştığı gibi “hasım”, Rusya’yı dost ve müttefik olarak görüyorsa ki bu da mümkün, bu durumun millet ve milletin vekilleri, siyasi parti yönetimleri tarafından bilinmesi gerekiyor.