Gönenç Gürkaynak

Avukat, İstanbul Barosu, New York Barosu, İngiltere ve Galler Barosu. Twitter: @GurkaynakGonenc

“İçerikli ve kaliteli eğitim verilen toplumu söylemle esir almak zor olur.” (Fotoğraf ODTÜ‘nün resmi sitesinden alınmıştır.)

Gönenç Gürkaynak

Beni yüz yüze yakalayan, bana daima umutla ilgili cümleler kurduruyor. Kendi umutsuzluklarından bahsedip sonra “hadi beni bundan kurtar” der gibi gözlerime bakarak benden cümlelerimi bekleyenler, umut durumumun ne oldugunu soruyor. İnsanlara umut verdiğim iddia ediliyor. Umut vermeye yahut umuttan bahsetmeye teşvik ediliyorum. Gençlerle tüm konuşmalarımda da bunu yaptığımdan herhalde, umut, beni tanımayan insanların benimle ilk irtibatta en çok gündeme getirdikleri konu. Sanki mistik bir kavrammış gibi, bana bir masal anlat der gibi, umut konusuna doğru yönlendiriliyorum. Bu yazı, umut hakkında. Umudun hiç de mistik ve duygusal olmayan, rasyonel bir analizini yapmaya gayret ettim. Umudu hak etmek gerektiği ve umudun daima baki olamayacağı hakkında bir yazı oldu. Umudun insanla, toplumla, özgürlükle, eğitimle, kucaklaşmayla ve zamanla ilişkisine dair bir yazı oldu. Umut vermeye gayret ederken telaş veren, telaş verebiliyorsa umut veren bir yazı oldu.

İnsan ve umut

Bir insanın hayatında, zaman geçtikçe, iyimserliğe ve umuda bir haller olduğu aşikar. Elbette çocuklar daima daha dayanıklı, daha olumlu ve net. Üzüntülerinde de – bazen erişkin gözüyle anlamsızca – derhal zirve yapabiliyorlar, ama genel olarak onların dünyası gerçekte olduğundan daha güzel bir dünya. Büyümek ve olgunlaşmak dediğiniz, gerçek dünyaya – çocuk şanslıysa – yumuşak iniş yapmaktan ibaret.

Annenizin ve babanızın tüm tehlikeleri savamayacağını, dünyanın sizin etrafınızda dönmediğini, jet pilotu veya çok ünlü bir futbolcu olamayabileceğinizi, her insana güvenip herkesin iyi olacağını varsayamayacağınızı öğrendikçe, olgunlaşıyorsunuz. Daha gerçekçi olmak, elbette konularla ilgili daha karamsar olmayı da getirebiliyor. Bir çocuk anlık olarak mutsuz olabilir ancak, sistematik bir karanlığa maruz kalmazsa, karamsar olmaz. Umutsuz olmaz.

Genç insan ise, çocukluktan çıkmış, gerçekleri kavramış ve fakat bunları değiştirebileceği konusunda iyimser. Enerjisi var. Köhnememiş. Eklemlenmemiş.

Toplum ve umut

Çocuklar hayallerimiz ise, gençler iyimserlik için tek umudumuz. Yeni olan, onlar. Şu andan sorumlu olan, biz.

Çocukların keyifli hayal dünyalarından çıkmamasını sürdürülebilir olarak sağlamanın bir yolu yok. Ancak, o dönemi olduğunca uzatabiliriz ve besleyici kılabiliriz. Bu da, daha içerikli ve kaliteli düşüncelere sahip gençleri doğuracaktır. Gençlerin köhneyip mevcuda eklemlenmesini engellemenin yolu ise, mevcut. Başta ifade özgürlüğü olmak üzere, onlara daha fazla özgürlük lazım. Toplumun ışığa doğru yürümesini, gençlerine verebildiği özgürlükler sağlıyor. Yahut, gençlerinin alabildiği özgürlükler.

Özgürlük ve umut

Kendisini getirdiği noktadan yarın yokmuş gibi memnun olan şuursuz toplumlar varsa, gençlerin enerjisine ve hiçbir menfaate eklemlenmemiş fikir ve coşkularına ihtiyaç duymadıklarını zannedebilirler. Onlar, özgürlük konusu ile meşgul olmayabilirler. Bir anda çöküp gidene dek.

Kendilerini getirdikleri noktada matah bir vaziyet olmadığını bilebilen yahut bir toplumun daha iyiye yolculuğunun duraksadığı anda kötüye döneceğini idrak edebilen toplumlarda ise gençlerdeki donanım ve umuttan başka bir malzeme yoktur. Donanım tek taraflı akışla sağlanamaz. Karşılıklı çekişmeli usul gerekir. Bunun için ifade özgürlüğü lazımdır. Umut, etki imkanı yoksa sağlanamaz. Gençlere etki imkanı verebilmek için, yine, ifade özgürlüklerinin olması gerekir.

Bu sebeple, iyimser olabilmemizin birinci önkoşulu “daha fazla ifade özgürlüğüdür.”Şeffaflık. Soruna sorun diyebilmek. Sorunu bilebilmek. Soruna dair fikir üretebilmek.

Peki buna engel olan kimlerdir? Buna engel olan, mevcut durumdan samimiyetle ve kendisi için memnun olanlardır.

Mevcut durumdan samimiyetle ve kendisi için memnun olanlar zaten gençleri eklemlendirmek ister. Kalıba koymak ve çerçeve çizmek ister. Memnun olduğu mevcut durumun sürdürülebilirliğini ister. Bunda şaşırtıcı bir unsur yok.

Buradaki asıl konu, mevcut durumdan kimlerin gerçekten ve samimiyetle kendileri için memnun olabildiği konusudur. Tek tek, yüz yüze, gerçekten sorulursa, pozisyonel siyasi düşüncelerden kurtulunduğunda, “mevcut durum gayet iyi, ben memnunum” diyen kişilerin sayısı son derece az olacaktır. Bu sayının mevcut düzenin dar anlamdaki omurgasından doğrudan beslenenlerle sınırlı olacağını tahmin etmek güç değil. Ne boyutta bir beslenme zinciri olursa olsun, o kişilerin sayısı toplumdaki erişkinlerin yüzde 1’i etmez. Hal böyle iken, mevcut durumdan samimiyetle ve kendisi için memnun olanlar nasıl – hangi destekle – bu fevkalade azınlık hallerine rağmen iyimser olabilmemizin önkoşulu olan ifade özgürlüğünü tatil edebilmektedirler?

Eğitim, kucaklaşma ve umut

Mevcut durumdan samimiyetle ve kendisi için memnun olan azınlık, bu noktada kutuplaştırma ve ortak düşman oluşturma teknolojileriyle aidiyet yaratmak durumundadır. Böylece kendi imtiyazlı nemalanma statülerine ortak olamayan kalabalıkları da kendi saflarına çekme imkânı bulurlar. “Onlar gizli düşman”, “onlar hain”, “onlar bir keresinde size şöyle yapmıştı”, “biz-onlar” hikayeleri üretmek durumundadır. Vahim bir durumun tehdidini her an canlı tutmak durumundadır. Bu noktada da ikinci önkoşul devreye girmektedir. Eğitim.

İçerikli ve kaliteli eğitim mevcut ise, toplumu söylemle esir almak zor olur. İnsanlar maddi gerçekleri ister. Sloganla konuşmaz, verilerle konuşur. Sorgularlar. Onlara kutuplaştırma ve ortak düşman yaratma teknolojisi uygulamak zor olur. Üstelik, o lokomotif vagonlarını yitirip kendi kendine kalınca, yani yüzde 1’den ufak bir zümreyi ihya eden o teknoloji etkisini yitirip de toplumun gerçek anlamda kader birliği yapan kesimi nihayet kucaklaşabilince, hedef derhal ifade özgürlüğü olur. O toplumun gençleri için talep edeceği ifade özgürlüğü nihayet alındığı zaman (ifade özgürlüğü verilmez, alınır; sökülüp alınmamış hak, bir mevzuatta yazılı olsa bile, aslında yoktur), ortaya çıkan fikirler ve düşünce ürünleri de kaliteli eğitim ölçüsünde içerikli ve faydalı olur.

Bu denge iki yönlü de işler. Eğitim daha içerikli ve kaliteli hale getirilip başka hiçbir adım atılmazsa, zaman içinde kucaklaşma ve ifade özgürlüğü talebi gelir. İfade özgürlüğü genişletilip başka hiçbir adım atılmazsa, zaman içinde daha içerikli ve kaliteli eğitim talebi gelir. Bu iki yol da, sonuçta iyimser olmaya nihayet hak kazanabilmiş bir toplumu bize verir. Hem eğitim köhneleştirilip hem de ifade özgürlüğü kısıtlanırsa, etrafınıza baktığınızda kimin hoşnut olduğunu bir türlü anlayamadığınız bir düzeni (ve mevcut durumun gönüllülüğe bağlı devamlılığını) görürsünüz. O durumda, umut ve iyimserlik bir başka bahara kalır. Kalırsa kalsın, sonuçta bir gün bahar gelecek nasılsa, denebilir mi?

Zaman ve umut

“Olsun varsın, elbet bir gün doğrusunu buluruz” rahatlığı içinde olmamızı engelleyecek iki konu vardır. Birincisi, hayatlar sönüp gitmekte, insanlar toplumdaki ifade özgürlüğü eksikliği ve eğitim sorunları sebepleriyle hayatlarında geri dönülemez kayıplar yaşamaktadır. Bunun telafisi yoktur. İkincisi ise bundan bile dramatik bir sorundur. Yarın sen de yansan, ben de yansam, bugün sen ve ben zamanlıca yanmadığımız için, yarın karanlıkların aydınlıklara çıkamaması olasıdır.

Bugünün hıza dayalı bilgi üretimi ortamında, üredikçe üreyebildiği doğal ortamında çarpanlı olarak mütemadiyen daha verimli biçimde üreyebilen bilgi, biz bu konuları başka bahara bıraktıkça, bunu yapmayan toplumlarla aramızdaki farkın git gide daha hızlı biçimde açılmasına yol açar. Biz daha Osmanlı İmparatorluğu’nun sanayi devrimini kaçırmasının bugünün Türkiye’si üzerindeki sonuçlarını çocuklarımıza öğretemeden, bundan bin kat daha ağır bir çarpanlı etki torunlarımızın üzerine biniverir.

Yani, umut her zaman bâki olamaz. Bir toplum yüzyıllarca “yüksek potansiyelli” kalamayacağı gibi, umut da maden rezervi gibi, ne zaman el atarsan o zaman çıkartılabilen bir değer değildir. Umudun zamanla ilgisi vardır ve umutsuzluk derinleştikçe, telaşın da artması normaldir, hatta gereklidir. Oysa, bir ülkede çelişkiler derinleştikçe enerji artacağına apati yoğunlaşıyorsa, insanlar telaşı uzun vadeli olarak taşımaktan yorulmuşlar demektir. O telaş, boş laflarla ve umudun ta kendisinden söz eden sohbetlerle geçiştirildikçe, “bana umuttan bahset” sohbetlerine meze oldukça, çekirdeğindeki enerjiyi kaybeder. Oysa o telaş daha içerikli ve kaliteli eğitim ile daha fazla ifade özgürlüğüne doğru somut ve net taleplere enerji verirse, umudun kalanca haliyle bir değer yaratılabilmiş olur. Samimi bir telaş yoksa, kimse elini taşın altına koymuyorsa, olanca tedirginlik ve mutsuzluk sadece sohbetlerde umut kavramını bir rüya imiş gibi yaşatmaya başladıysa, yani uğruna emek verilmeyen bir umut kavramı doğuruluyorsa, umut morfindir.