Gönenç Gürkaynak

Avukat, İstanbul Barosu, New York Barosu, İngiltere ve Galler Barosu. Twitter: @GurkaynakGonenc

Müptezellik, saygınlığını yitirmişlikle ve basitlikle âlâkalıdır. Kibirle bağdaşmaması beklenir.(Fotoğraf: Downloaded from Pixabay.)

Gönenç Gürkaynak

Müptezel olan, bayağı olan, banal olan, renksiz ve ortalama kabul edilen, adi bulunan kimse kaldı mı? Yoksa dünya üzerinde sadece “güçlü” ve “güçsüz” mü var artık?

Eskiden, güçlü olduğu halde saygınlığa ulaşamayan, zengin olduğu halde görgüsüz bulunan, düşüncelerini en üst perdeden yaymaya çalıştığı halde orijinalitesi ve ilginçliği eksik olduğu için bunu başaramayan insanlar vardı. Kaldı mı onlar? Pek görmüyoruz. O insanlar yitip gittiğinden değil. Her yer onlarla dolunca, saygıyı güce gösterenler, zenginliğin ta kendisini derinlik bilenler, konuşurken çok bağırmayı ilginçlik ve hakikilik zannedenler kendi dünyalarını yaratıverdiler. Birbirlerini alkışlayıp besliyorlar. Güçlüler sahnede, böbürlenmekle meşgul.

Müptezellik, saygınlığını yitirmişlikle ve basitlikle âlâkalıdır. Kibirle bağdaşmaması beklenir. Etrafındaki öncelikler doğru ise, saygın olmayan, basit olan, kibirli olabilmek şöyle dursun, saklanarak yaşar. Saygın olan, saygıyı katma değeri sayesinde alır. Ancak, öncelikler gücü esas alacak şekilde başkalaşırsa, kaynağı ne olursa olsun güce saygı duyanlar sayıca fazlalaşırsa, müptezel kibirliler türeyebilir. Onlar, kibirlerini kendilerini var edenler nezdinde yaşarken beslenip ürerler. Gücü sevenler nezdinde yeni bir sahne kurulur. O sahnede, gücün kaynağı değişiverirse herhangi bir sadakat göremeyeceklerinden, gittikçe daha fazla güce ihtiyaç duyarlar. Güç karşılığında, onlar da o gücü kendilerine verenleri sahneye davet ederek beslerler.

Diğerleri, geri kalanlar, bu döngünün dışında olanlar, kurulan bir tuhaf sahnede değil gerçekler icinde yaşayanlar ne yapıyorlar peki? Saygının kaynağını doğru yerlerde, örneğin, bilimde, sanatta, merhamette, hoşgörülülükte, prensiplerde, düşünce derinliğinde, erdemlilikte ve katma değer yaratmakta arayanlar, yani içerikli ve sahici insanlar, kendi sahnelerini kurmakta da, lider üretmekte de, lideri takip etme tutkusunda da çok daha yavaş, seçici ve zayıflar. Gitgide, gücün merkezinden de genel olarak sahneden de çekiliyorlar. Önceliklendirdikleri şeyler gücün ta kendisiyle de, bir liderin şahsıyla da, sahnelenenlerle de ilgili değil zira. Onlar sahneden çekildikçe, müptezel kibirleniyor, banal ukalalaşıyor.

İçerikli ve sahici insanların kendilerinin sahneden çekilmekte olması yetmez gibi, kimileri çocuklarının da güç odaklı tuhaf sahnede yer almasını kurguluyor artık. Kuşak geçerken, güce hayranlık ve saygı duyanlar sahnesine kayış izleyeceğiz yani.

Çocuklarımız için önemli meselelerden biri olacak bu. Eğer içerikli ve sahici insanlarda çocuklarını yetiştirişleri yönünden gözlenebilen şu yaklaşım ve eğilimler devam ederse, hepimizin çocukları daha da çetin bir “güçten beslenip güce alkış tutanlar” dünyasında, müptezel kibirliler ve banal ukalalar dünyasında, iyice içlerine kapanacaklar. Kendileri müptezele müptezel, banale banal diyebilen, kendileri için güce tutkun olmayan, içerikli ve sahici insanlar, güce yatkın olanlarca kurulan sahnede kendi çocuklarının “kendilerinin yaptığı hataları yapmaması” adı altında, çocuklarını da alternatif sahne cephesinden çekiyorlar. “Zorbalığa maruz kalacağına zorba olsun”, “ensesine vurulup lokması alınır, çetin olsun”, “zarafet zayıflık sanılıyor, biraz öküz olsun”cu ana babalar, kendilerinin ahbap olmayacakları, hayat arkadaşı olarak seçmeyecekleri, öylece tanışsalar zinhar sevmeyecekleri insanları kendi evlatları olarak yetiştiriyorlar.

Ne şekilde olursa olsun gücü elde edip kibirli ve ukala olabileceği şekilde çocuk yetiştiren anne ve babalar artıyor. Bu güç heyelanı ortamında çocuğu kendisi olmaya yöneltmenin riski de arttıkça artık insanlar paylaşmayı, teşekkürü, tebessümü, kendi işini kendi görmeyi, erdemi, emek vermeyi, gönül almayı ve kadir kıymet bilmeyi çocuklarına aşılamıyor. Sloganlarla, kolay formüllerle, kestirme yollarla, süreci değil sonucu dert eden düşüncelerle, nobranlığa dayalı itip kakma marifetleriyle donatılmış çocuklar gelecekteki alfa rollerine hazırlanırken, katma değere dayalı, saygıyı bilgide, emekte, sanatta, merhamette, hoşgörülülükte, prensiplerde, düşünce derinliğinde ve erdemlilikte bulan çocuklara da yerleri ve sıfatları yine ana babalarca hazırlanıyor: içine kapanık, utangaç, veya, kaybeden.
Gerçekte bu sarmalda kaybedenin kim olduğu, kuşaktan kuşağa gittikçe hızlanan bir erozyonla kaybedilenin ne olduğu, o çocukları kaybeden toplumların neleri ne hızda kaybedecekleri, umursanmadan, bilinmeden.

Peki, bu durumla nasıl mücadele edilir? O erozyona karşı ne yapılır? Alternatif sahne nasıl kurulur, korunur?

Kolay. Önce, güce hayran olanların savsakladığı sahneyi izlemeyi bırakmak lazım. Aval aval diğer sahnede sahneleneni izlerken ve ona göre pozisyonlanılırken kaybedilen zamanı hayatımızdaki içerikli ve sahici insanlarımıza, eş, dost ve akrabalarımızdan bizim hücrelerimize geçmiş olanlarına, en önemlisi de çocuklarımıza, vermek lazım. Onların önceliklerini doğru kurabildikleri sahneyi ayakta tutabilmelerine, o sahneye getireceğimiz emek, içerik, sevgi ve espriyle destek vermek lazım. Çocukları ve gençleri güce odaklayıp etiketleye etiketleye kudurtmak yerine, sinemize yaklaştırıp sıcaklık ve umut vermek lazım. Çocuklara ve gençlere umut vermenin sahici hali için ne gerektiğini düşündüğümü bir önceki yazımda yazmıştım.

Erozyona karşı, tohum ekme ve kök saldırtma işi yapılır. Tam da bunu yapmak lâzım. Yüzeyselliklerden kaçınmak, sloganları ve kestirmeden gidilen sonuçları değil içerikli bilgiyi, uğrunda emek verilmiş kazanımları ve tecrübe edindiren süreçleri beğenip öven tavrı korumak lazım. O tohumları ekmek ve o konularda derinlere kök saldırtmak lazım.