Avatar

Ali Çarko?lu Prof. Dr., Koç Üniversitesi, Uluslararas? ?li?kiler Bölümü

“Sağlık Bakanlığı’nın verilerinin inandırıcılığı da artık açık açık tartışılır oldu. İstatistiklere şüpheci yaklaşım ise artık erişim dışı tutulamıyor.” (Fotoğraf: Pixabay)

Bugünlerde kamuoyunu bir nebze olsun yansıtması beklenen gazete ve televizyonlara baktığınızda ne görüyorsunuz? Okuyup izledikleriniz sizin gündeminizle ne kadar örtüşüyor? Ya da dile getirilenler sizce gerçekten önemli mi? Önemli olsalar da bu konuların işleniş şekilleri zihninizi mi açıyor yoksa görüşünüzün bulandığı ve ruhunuzun daraldığı hissine mi kapılıyorsunuz?

Koronayı tartışmayalım mı?

Bugünlerde korona pandemisini tartışmak sıkıcı olabilir. Artık salgın yönetiminde üstün başarılarımızı konuşacak durumda değiliz. Eğitim-öğretimin nasıl devam edebileceğini kestiremiyoruz artık. Bir ilaç ya da aşıya aylar var görünürken daha ne kadar hastalığı uzağımızda tutabileceğimizi bilemiyoruz. Bunun sorumluluğu sokakta halay çeken, maske takmayan halk olarak gösterilirken kamu sağlığından sorumlu kimselerin bu sorumluluğu paylaşmamasına şaşırmıyor musunuz? On binlerce hastanın aramızda dolaşmasının sorumluluğu sadece cahil halkta olabilir mi?
Salgını rakamlarla konuşmayacaksak, buna olanak bulamayacaksak korkmalıyız. Benzer mantık ve şartlar altında ne ekonomiyi, ne siyaset ve seçimleri de rakamlar olmadan tartışmak durumunda kalabiliriz. Ne yazık ki Sağlık Bakanlığı’nın verilerinin inandırıcılığı da artık açık açık tartışılır oldu. Bu konuda şüphelerini dile getirenler vatan haini midir, henüz tam karar verebilmiş değiliz. Ama istatistiklere şüpheci yaklaşım artık erişim dışı tutulamıyor en azından. Bu acıklı ve çok kötü de olsa içinde hâlâ bir umut ışığını barındıran bir gelişmedir. Artık en temel salgın verilerine yönelik şüpheci görüşler zapt edilemez oldu.

Ekonomiyi mi tartışsak?

Pandemiden başlamışken belki ekonomik durumla ilgili görüş alışverişinde bulunmak isteyebilirsiniz. Ekonomi nereye gidiyor? Etrafımıza bakınca gördüğümüzün ötesinde ülke ve dünyadaki durum nedir? Yaz başında mezun olan öğrenciler ne oranda iş bulabildiler? Birkaç sene geç ya da erken doğmuş olsaydım da bu pandemiyi yaşamasaydım mı diyorlar yoksa? Soruların cevapları pek iç açıcı olmayabilir. Ekonomi pek de iyiye gitmiyor. Dünyadaki durum da pek parlak değil ama buradan bakılınca “İyi ki İsveç, Almanya, hatta İngiltere ya da ABD’de değilim!” der konumda da değiliz. Yeni mezunların ruh halinin çok parlak olmadığını tahmin etmek için de alim olmaya gerek yok.
Bu konularda hemfikir olmayabiliriz elbette. Aynı resme kendi açısından bakan başkaları daha iyimser olabilirler. Ama esas sıkıcı olan olağanüstü şartlarda yaşadığımız bu günlerde fikir ve tartışma dünyamızın bu kadar tek düze ve sığ bırakılmış olmasıdır. Her konuda fikir birliği içinde olmanın beklendiği ve itiraz edip şüphe duyanların cahillikten vatan hainliğine bir sepet dolusu gayri medeni eleştiriyle karşı karşıya kaldığı bir kamusal tartışma alanımız oluştu. Bu alanda sindirilmeyi reddetmekten başka bir anlamlı vatandaşlık görevi düşünemiyorum.

En iyisi Doğu Akdeniz’i tartışalım

Peki kamusal alanda ne konuşulsun? Pandemi ve ekonomi konuşmayacaksak, bu konular hassas ve zararlı etkiler oluşturabilecekse ne konuşalım? Tarikatlar ve çocukların istismarı çok iç karartıyorsa Doğu Akdeniz’e ne dersiniz? Bu tartışmada da nihai olarak geldiğimiz nokta Türkiye’nin Amerika, Avrupa ve NATO karşısında bir yalnız kurda dönüştüğüdür. Bize akıl verenler, tarihin her sayfasından işlerine gelen bir örneği ışık hızıyla karikatürleştirip tek dişi kalmış medeniyete karşı silaha sarılmamız gerektiğini söyler gibiler. Bir Yeşilçam afişini andıran tarihi kişiliklerin resimleriyle günlük siyaseti bir araya getiren birinci sayfalarıyla çıkan gazeteler bu tartışmanın tonu hakkında bir fikir veriyorlar. “Kahpe Bizans” repliklerini andıran yorumlardan sıkılmamak mümkün mü?
Dış tehdit üzerine konuşmak için bilgi ya da tecrübeye de pek gerek yok. Sadece Türkiye’nin haklılığını en sığ mantıkla dile getirmek ve sürdürülen politikanın da sonuna kadar arkasında olunduğunun altını çizmek yeterli. Ne kadar tek taraflı ve mantık dengelerini şaşırmış bir tonda konuşulursa o kadar vatanperver görünüleceği bir varsayım olmaktan çıktı, bir gerçeklik haline geldi.
Ege’ye baktığınızda, denizin iki yanının iki ayrı ülke sınırlarında olduğunu gördüğünüzde coğrafyanın zor olduğunu düşünebilirsiniz. Yunan-Pers savaşlarından bu yana bu coğrafyada hakimiyet kurmak zor olmuştur. Yunanistan’ın Osmanlı’dan kopuşu sonrası iki kıyı arasındaki savaş hem modern Türkiye, hem de Yunanistan için milli kimliklerini şekillendiren en temel tecrübedir. Peki bu çekişme iki ülkenin de NATO üyesi olmadığı bir ortamda mı, yoksa üyeliğin devamı ve onun ayrıcalıklarının kullanılmasıyla mı daha iyi idare edilebilir? Soruyu böyle sorunca cevap büyük sürprizler yaratmayacak kadar basitleşiyor belki. Peki Türkiye bu avantaj ve ayrıcalıkları niye kullanamıyor? Bu yenilenen sürtüşmenin tek açıklaması emperyalist Batı’nın oyununa gelen saf Yunanların boylarını aşan büyük emelleri midir?

Ama eleştirel bir değerlendirme olmasın

Bu soruların cevapları da rahatsız edici olabilir elbette çünkü bizi kaçınılmaz olarak son on yılda izlenmiş olan dış politikaların eleştirel bir değerlendirmesini yapmaya götüreceklerdir. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de milli menfaatlerini gözetmesi gereğini kabul etmemek mümkün değildir. Ancak bu menfaatlerin korunması gerekiyorsa nasıl olur da bu kıyıların tüm ülkeleriyle sorunlu ya da dostane olmaktan uzak ilişkiler kurmuş olabiliriz? Suriye, İsrail ve Mısır ile sorunlarımızın giderilmesi gereği yıllardır dile getiriliyor. Libya bu kadar ön plana çıkarken Lübnan niye Türkiye dış politikasında bir öncelik değil? S-400 ısrarımız sonucu F-35 projesindeki durumumuz ve hatta ABD’deki soruşturmaların arka planı bu büyük resim içinde birbirine hiç mi bağlı değil? NATO üyesi Türkiye’nin doğal gazdan nükleere enerji ve S-400’ler ile de savunma geleceğini Rusya’ya bağlamış olması, yaşadığımız Doğu Akdeniz kriziyle hiç mi bağlı değil? Daha birkaç ay önce ülkedeki Suriyelileri Bulgar değil ama Yunan sınırına yönlendirerek dış politikamızda nasıl bir ilerleme kaydetmiş olabiliriz?
Bu konularda “şeytan ayrıntılarda gizli” elbette. Bu ayrıntılara vakıf olmak da ne akademik dünya için, ne de her konunun uzmanı kamusal alan entelektüelleri için mümkün. Sadece şüpheci olabiliriz. Nihai sorumluluğun Türkiye’nin dengesiz dış politikalarında yattığını teşhis etmekten çekinmeyebiliriz. Bu politikaların farklı açılardan eleştirel bir değerlendirmeye tutulması gereklidir. Sonuç olarak acil serviste yanlış teşhisle hasta kaybedebilecek doktorların konumunda değiliz. Eleştirel, çok sesli bir tartışma ortamı daha sağlıklı nihai teşhislerin damıtılmasının yegane yoludur. Bugünkü tartışma ortamının bu tür bir kritik değerlendirmeye olanak vermediği aşikardır. Sonuç olarak Doğu Akdeniz tartışması da sadece iktidarın iç siyasetteki konumunu destekleyebilecek şekilde tartışmaya açılmaktadır.