Türkiye’nin ilk Nükleer Güç Santrali Akkuyu’nun birinci ünitesinin inşaatı yüzde 99 tamamlanmış durumda. 2026 yılında santralden ilk kez elektrik üretilmesi bekleniyor. Türkiye- Rusya işbirliği ile yapılan santralin Rosatom tarafından yap-işlet-devret modeline benzer biçimde işletilecek olması eleştirilere yol açıyor. Foto: Wikicommons/© АО «Аккую Нуклеар
Enerji politikaları artık bir üretim meselesi değil, bir gelecek meselesi. İklim krizinin soyut bir risk olmaktan çıkıp ekonomik, siyasi ve stratejik kararları doğrudan şekillendirdiği bir eşikteyiz. Bu nedenle enerji politikaları yalnızca çevre başlığı altında değil; güvenlik, ekonomi ve egemenlik ekseninde yeniden yazılıyor.
Davos 2026 Dünya Ekonomik Forumu’nun verdiği temel mesaj da buydu: Enerji tartışması, kaynak seçiminden çok sistem tercihi tartışmasıdır.
Davos’tan çıkan ortak fikir netti. Enerji dönüşümü tekil projelerle değil; esnek, güncellenebilir ve şebeke odaklı sistemlerle mümkün. Alışıldık temennilerin ötesine geçen bu mesajın alt metni ise açıktı: zaman daralıyor.
Davos’ta enerji ve iklim başlıkları, belirsizliklerin arttığı bir dünyada “geri çekilme” refleksine karşı açık bir uyarıyla ele alındı. Dünya Ekonomik Forumu Başkanı Børge Brende’nin “not a moment to retreat, but a moment to engage” (geri çekilme değil, dahil olma zamanı) ifadesi, enerji politikaları açısından net bir çağrıydı. Bu çağrı, ülkelerin kendilerini büyük ve kapalı altyapı yatırımlarıyla korumaya çalışmaları yerine; işbirliğine açık, esnek ve güncellenebilir enerji sistemlerine dahil olmaları gerektiğini vurguluyordu.
Zirvede sıkça vurgulanan bir diğer nokta ise enerjinin artık yalnızca çevre politikası başlığıyla ele alınamayacağıydı. “Geoeconomics is the new geopolitics” ifadesiyle enerji; ulusal güvenlik, rekabet ve egemenlik alanına yerleştirildi. Santraller, iletim hatları ve şebekeler bu çerçevede teknik unsurlar değil, stratejik varlıklar olarak ele alındı. Uzun vadeli teknolojik bağımlılıklar ise yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda jeopolitik riskler olarak tanımlandı.
Davos’un enerji vizyonunda öne çıkan bir diğer başlık, inovasyon ile altyapı arasındaki kopukluğa yapılan vurgu oldu. “Innovation has to be matched with delivery capacity” (inovasyon, hayata geçirme kapasitesiyle eşleşmelidir) cümlesi, enerji dönüşümünün yalnızca yeni teknolojilere yatırım yapmakla gerçekleşmeyeceğini hatırlatıyordu. Şebeke altyapısı, insan kaynağı, mühendislik denetimi ve kurumsal kapasite olmadan, en ileri teknolojilerin bile kağıt üzerinde kalacağı açıkça ifade edildi.
Bu yaklaşım, Dünya Ekonomik Forumu’nun Davos sırasında yayımladığı “geleceğin enerji sistemleri” analizlerinde daha da somutlaşıyor. WEF’e göre enerji sektörü bir “internet anı”na giriyor: merkezi, tek yönlü ve katı yapılardan; dijitalleşmiş, çift yönlü, dağıtık ve esnek sistemlere geçiliyor. Yenilenebilir kaynakların hızla artması bu dönüşümü zorunlu kılıyor. Ancak bu artış, güçlü ve akıllı şebekelerle güvenli biçimde yönetilebiliyor.
Bu nedenle enerji geleceği, santral yatırımlarından çok şebeke tasarımı ve sistem yönetimi meselesi hâline geliyor.
Bu çerçeve içinde nükleer enerji de Davos’ta ele alındı; ancak iklim krizinin “yıldız çözümü” olarak sunulmadı. Dünya Ekonomik Forumu’nun enerji sistemlerine ilişkin analizlerinde nükleer, düşük karbonlu seçeneklerden biri olarak anılsa da, tartışmalar ağırlıklı olarak zaman baskısı, sistem esnekliği ve teknolojik kilitlenme riski etrafında yoğunlaştı.
Nükleere yönelik karşıt görüşler ideolojik değil, yapısaldı. Eleştirilerin odağında; yüksek sermaye maliyetleri, uzun inşaat ve devreye alma süreleri, atık yönetimi sorunları ve merkezi yapıların yarattığı kırılganlıklar yer aldı. İklim krizinin önümüzdeki on yıl içinde belirleyici eşiklere dayanacağı bir dönemde, uzun sürede sonuç veren yatırımların gecikmeli etki yaratacağı ve karbon azaltımı açısından sınırlı katkı sunacağı dile getirildi. Ayrıca nükleer projelerin, yenilenebilir enerji, depolama ve şebeke modernizasyonu gibi alanlara ayrılabilecek kamu kaynaklarını daralttığı vurgulandı.
Bu nedenle Davos’ta nükleer enerji, ancak ülkeye özgü koşullarla sınırlı ve dikkatle tartılması gereken bir seçenek olarak ele alındı. Tartışma, “nükleer olsun mu olmasın mı?” sorusundan çok, hangi yatırımların iklim krizi çağında gerçekten işe yaradığı sorusunda düğümlendi.
Bu küresel çerçeve, Türkiye’nin enerji politikalarına bakıldığında önemli bir gerilim yaratıyor. Türkiye hâlâ elektrik üretiminde kömür ve doğal gaza yüksek oranda bağımlı. Bu yapı, iklim hedefleriyle olduğu kadar enerji güvenliğiyle de çelişiyor. İthal fosil yakıtlar, ülkeyi küresel fiyat dalgalanmalarına açık hale getirirken, iklim krizinin yarattığı zaman baskısı bu bağımlılığı her yıl daha maliyetli kılıyor.
Bu tabloya eklenen Akkuyu Nükleer Güç Santrali ise Türkiye’nin enerji tercihlerinde kritik bir eşik olarak öne çıkıyor.
Son günlerde CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz tarafından kamuoyuna taşınan Akkuyu verileri, bu tartışmayı somutlaştırıyor. Yeminli mali müşavir raporlarına göre Akkuyu, yaklaşık 60 yıllık teknik işletme ömrü üzerinden kurgulanmış olsa da, sözleşme hükümleri ve gelir garantileriyle birlikte 69 yıla yayılan bir ekonomik etki alanı yaratıyor.
Bu süre boyunca Rosatom’un elde edeceği net kârın yaklaşık 180 milyar dolar olduğu ifade edilirken, Akkuyu üzerinden Türkiye’den her yıl Rusya’ya aktarılan yaklaşık 3 milyar dolarlık “kılçıksız net kâr”, enerji politikalarının sosyal ve ekonomik sonuçlarını da görünür kılıyor. Yavuzyılmaz’ın dikkat çektiği bir diğer nokta ise santral alanının fiilen çok uzun süreli olarak yabancı bir devlet şirketinin kontrolüne bırakılmasının, yalnızca ekonomik değil, stratejik ve güvenlik boyutu olan bir sorun yaratması.
Davos’ta dile getirilen “uzun vadeli teknolojik kilitlenmeler yeni riskler üretir” uyarısı, Akkuyu örneğinde daha da anlam kazanıyor. Küresel enerji tartışmaları; esnek, dağıtık ve kendini güncelleyebilen sistemleri öne çıkarırken, Akkuyu modeli bugünün teknolojisini ve bugünün sözleşme koşullarını onlarca yıl boyunca sabitleyen bir yapı sunuyor.
Üstelik nükleer teknolojiler kendi içinde hızla değişiyor. Küçük modüler reaktörler, yenilenebilirlerle uyumlu hibrit sistemler ve daha kısa devreye alma süreleri üzerine yoğun tartışmalar yürütülürken, Türkiye bu dönüşümün dışında kalan merkezi ve katı bir modele kilitlenme riskiyle karşı karşıya kalıyor.
Bu noktada mesele nükleer karşıtlığı değil. Asıl soru, iklim krizinin hızlandığı bir dünyada hangi enerji yatırımlarının gerçekten işe yaradığı. Davos’tan çıkan temel mesaj net: Enerji geleceği, tekil ve merkezi projelerle değil; yenilenebilirler, depolama, talep yönetimi, şebeke esnekliği ve şeffaf yönetişimin birlikte çalıştığı sistemlerle kurulabilir.
Türkiye açısından asıl soru şu: Fosil yakıtlardan çıkarken yeni ve uzun vadeli bağımlılıklar mı üretiyoruz, yoksa kendini güncelleyebilen bir enerji sistemi mi kuruyoruz?
Enerjinin geleceği bugün yazılıyor.
Türkiye’nin hangi cümleyi kuracağı ise hâlâ bir tercih meselesi.
Çin’de son aylarda yaşanan ve kimi çevrelerce “askerî darbe girişimi” olarak sunulan, daha yaygın ve…
Türkiye'nin, ABD’nin İran saldırısını önleyebilmek için elinden geleni yaptığını söylemek mümkün. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan…
2011 doğumlu Yağız Kaan Erdoğmuş, satranç dünyasının bir sonraki Magnus Carlsen’ı(*) olarak değerlendiriliyor. Başarıları göğsümüzü…
Avrupa Birliği, 27 Ocak 2026 tarihinde Hindistan’la serbest ticaret anlaşmasını bağlamasından kısa süre önce, 17…
DEM Parti 27 Ocak’ta CHP Genel Merkezini ziyaret etti. Ziyarette Suriye ordusunun harekatıyla, kısmen dağılıp…
Avrupa Birliği artık ticaret politikasını “serbestleşme” dilinden çıkarıp ekonomik güvenlik ve stratejik özerklik sözlüğüne taşıyor.…