Dört yıl önce başlayan Rusya-Ukrayna savaşı Türkiye’nin reel politikaya dönüşünü ve NATO içindeki rolünün artmasını getirdi. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Ercüment Tatlıoğlu ve NATO komutanları Baltık denizindeki tatbikatta Bayraktar TB-3’ün TCG Anadolu’nun güvertesine inişini izlerken görülüyorlar. (Foto: MSB)
Rus orduları dört yıl önce bugün, 24 Şubat 2022’de Ukrayna topraklarına girdi. NATO bu saldırıyı bekliyordu. Covid-19 salgınının travmasını yeni atlatmaya başlamışken, dünya belki de kısık ateşte bir dünya savaşına adım atıyordu.
Türkiye, 27 Şubat’ta çatışmayı “savaş” olarak niteledi ve Ukrayna’nın çağrısı üzerine 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi uyarınca savaş gemilerinin Karadeniz’e geçişini durdurdu. Rusya yalnızca Karadeniz limanlarına kayıtlı savaş gemilerini geçirebildi, (o sırada devam eden) Suriye savaşı nedeniyle Akdeniz’de tuttuğu başka üslerine kayıtlı gemilerini Ukrayna’ya karşı kullanılmak üzere Karadeniz’e çekemedi.
Ankara’nın bu hamlesi, Rusya’nın Ukrayna savaşı üzerinde belirleyici önemde etkili oldu; Ukrayna daha savaşın başında ve kısa süre içinde bugün olduğundan çok daha ağır kayıplara uğrayabilirdi.
Bu hamlenin birkaç sonucu daha oldu:
• Avrupa Birliği ülkeleri Rusya’ya karşı (Sovyetlerin dağıldığı 1990’larda artık ona da askeri harcamalara da gerek kalmadığını düşündükleri) NATO koruması için yüzlerini ABD’ye döndüler,
• Zaten daha önce de NATO üyesi AB ülkelerinin ortak savunmaya katkı vermediğinden şikâyet eden ABD, özellikle Donald Trump’ın işbaşına gelmesinden sonra Avrupalılara “silaha daha çok para ayırın, silahları da benden alın” baskısına başladı.
• NATO Karadeniz’in stratejik önemini hatırladı; Avrupalıların NATO’daki varlığını sorguladıkları, Güney kanadın Doğu ucundaki Türkiye, yalnızca Suriye-Irak-İran sınırlarını değil, Karadeniz’i de tutuyordu. “Arap Baharının” başından itibaren Batılı müttefikleri tarafından ideoloji odaklı dış politika izleyerek “eksen kayması” içinde olmakla suçlanan Türkiye ise, hem Ukrayna hem de Rusya ile Karadeniz komşuluğu çerçevesinde ilişkisini sürdürüyor, onları Türkiye’de buluşturabiliyordu.
Uluslararası ilişkilerde yeni bir durum ortaya çıkmıştı.
Türk dış politikası açısından da yeni bir durum ortaya çıkmıştı dört yıl önce bugün Rusya’nın Ukrayna topraklarına girişiyle.
Geçenlerde Ankara’da Global İlişkiler Forumunun “Küresel Kırılmalar Ortasında Türkiye İçin Riskler ve Fırsatlar Çalıştayı” vardı. Toplantı kuralları gereği kimin ne söylediğini yazamıyorum. Ama en önemli saptamalardan biri de Türk dış politikasının ideoloji merkezli politikadan reel politikaya dönüşünün 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla başladığı oldu.
Türkiye’nin dört yıl önce bugün başlayan Rusya’nın Ukrayna saldırısının hemen ardından 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesine dayanarak İstanbul Boğazını savaş gemilerine kapatmasının isabeti gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor.
İşin çelişkili yanı, aynı günlerde 103 emekli amiralin Montrö’nün önemini vurgulayan ortak açıklamaları nedeniyle darbecilik suçlamasıyla yargılanmalarıydı. 12’şer yıla kadar hapsi istenen emekli subaylar o yıl Aralık ayında bütün suçlamalardan aklanıp beraat edecekti.
Hemen arkasından Türkiye, Rus ve Ukrayna heyetlerini bir araya getirdi. Ukrayna askerleri Bayraktar TB-2 dronlarına şarkılar yakarken Rusya, yaptırım altındaki tahıl ihracatını Türkiye üzerinden sürdürüyordu.
Reel politikaya dönüş ise 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden itibaren daha kesin çizgilerle hayata geçirilen “stratejik özerklik” kavramıyla paralel yürütülüyordu; Soğuk Savaş döneminden farklı bir sürümdü.
Fethullah Gülen örgütünün darbe girişimi arkasında ABD’den aldığı desteği gören Türkiye, Rusya’dan S-400 füzeleri alarak bir yandan “eksen kayması” iddialarının daha da köpürtülmesine yol açarken, diğer yandan artık “NATO sorumluluklarımı yerine getiririm, ama kendi çıkarlarımı ayrı tutarım” diyordu. (Burada s-400 alımının ulusal çıkarlara ne kadar uygun olduğunu tartışmıyorum; bir tutum örneği olarak alıyorum.) Bu stratejik hamlenin bedeli ABD’nin intikamcı bir yaklaşımla Türkiye’yi ortak üreticisi olduğu F-35 programından çıkarması oldu. Bu siyasetin bir örneği de Rusya korkusuyla NATO üyeliğine başvuran İsveç ve Finlandiya’nın PKK siyasetlerini değiştirmeye zorlanmasıydı.
Eleştirilecek yanlarına rağmen Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşından bu yana izlediği çatışmasızlık siyaseti önemli. Bunu ABD’nin İran’a saldırmasını durdurmaya çalışmasında da görebiliyoruz. Sonuç alsın almasın önemlidir; Türkiye henüz hava sahasını İran’a yönelik ABD askeri yığınağına açmamıştır.
Bu tutumu Türkiye’nin NATO içindeki rolünü azaltmadı, tersine arttırdı.
Sadece 2026 NATO liderler zirvesinin 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak olmasından değil, belki daha çok örgütün 2026’daki en büyük askeri tatbikatında gösterdiği varlığa da bakmak gerekiyor.
Baltık Denizinde yapılan tatbikata en büyük katılımı 2000 askerle Türkiye gösterdi; tatbikata katılanların neredeyse 5’te biriydi. Türk Silahlı Kuvvetleri, kısa süre içinde bir topçu ve komando birlikleri takviyeli bir mekanize tugayı binlerce kilometre kuzeyine kara, deniz ve hava yoluyla nakledebileceğini gösterdi. NATO sitesine baktığınızda sadece askeri güç değil, Batı askeri ittifakına kattığı yetenekler bakımından da hakkının teslim edildiğini görmek mümkün.
Örneğin, TCG Anadolu, Bayraktar TB-3 ve FNSS’in ZAHA insansız çıkarma aracı birlikteliğinin NATO kaynaklarında, dünyanın dron (İHA/SİHA) üssüne dönüştürülmüş ilk amfibi saldırı gemisinin başarıyla sınanması olarak anıldığını görebilirsiniz. Keza, İstanbul sınıfı firkateynin ilk görevi, ASELSAN’ın geliştirdiği keşif/istihbarat amaçlı Aslan insansız kara aracı ve ROKETSAN’ın geliştirdiği roketlerin de NATO yeteneklerine katılmasının da.
Rusya’nın dört yıl önce bugün Ukrayna’ya saldırması belki ileride “kısık ateşte” bir dünya savaşının başlangıcı sayılacak. Bu savaşın nükleer silahların da kullanılacağı boyut kazanması en vahim ihtimal.
ABD’nin dünyadaki ilk nükleer silahı Japonya’ya karşı kullanmasıyla biten İkinci Dünya Savaşı ardından kurulan silahsızlanma anlaşmalarının ABD ve Rusya tarafından bozulması, dünyayı giderek daha güvensiz hale getiriyor; Hasan Göğüş’ün YetkinReport’taki yazısını okumanızı öneririm.
ABD’nin İran’a saldırıya gerekçe yaptığı nükleer silahlanma, Almanya-Fransa nükleer görüşmeleriyle ayrı boyut kazandı.
Türkiye’nin bu ortamda bir yandan NATO ittifakına içinde kalıp savunmasını olabildiğince kendi imkânlarıyla güçlendirirken diğer yandan çatışmalardan kaçınma ve önleme siyasetine ağırlık vermesi hem ülkemiz hem bölgemiz açısından önem taşıyor.
ABD’nin İran’a baskı ve tehdidinin en büyük nedeni olan nükleer silah konusu, Almanya Başbakanı Friedrich…
Soma Termik Santrali’ne ilişkin gelişmeler bir süredir hem ilçede yaşayanlar hem de çalışanlar açısından dikkatle…
Meksika’da güvenlik güçlerinin, Jalisco Yeni Nesil Karteli’nin (CJNG) lider kadrosuna yönelik operasyonu sonrası özellikle batı…
Malumun ilamı da diyebilirsiniz ama Ankara’da herkesin konuştuğunu nihayet bir AK Parti yetkilisi açık seçik…
ABD-İran krizinde de jeopolitik analiz çoğu zaman mevcut güç dengelerinin soğuk hesabına dayanıyor. Uçaksavar, radar…
ABD Başkanı Donald Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff ile damadı Jared Kushner 17 Şubat’ta…