Keyfi ama güçlü bir devlet mi istiyoruz? Yoksa güçlü, müreffeh, adil, özgürlükçü ve hesap verebilir bir devlet mi? Bu ideolojik değil, stratejik bir tercihtir. (Foto:Unsplash/Cemrecan Yurtman)
Türkiye’de — ve aslında dünyanın birçok yerinde — aynı tartışmayı yapıyoruz. Daha güçlü bir ordu mu? Daha büyük bölgesel nüfuz mu? Enerji merkezi olma hedefi mi? Karizmatik bir küresel lider mi? Savunma teknolojisinde sıçrama mı? Modernliği simgeleyen, devasa kaynaklar yutan altyapı projeleri mi?
Bunların hepsi önemli. Ama belki de yanlış yerden başlıyoruz. Asıl soru daha basit — ve daha rahatsız edici: İnsanımız gerçekten ne istiyor?
Vatandaşın günlük hayatında karşılığı olmayan hiçbir strateji kalıcı olmuyor. Büyük vizyonlar açıklayabiliriz, iddialı hedefler koyabiliriz. Ancak o vizyon, sıradan insanın hayatına değmiyorsa meşruiyet üretmiyor. Çünkü insanlar önce kendi hayatlarına bakıyor.
Vatandaş onurlu bir gelir istiyor. Herkes milyarder olmak zorunda değil. Ama kimse yoksulluk sınırının altında yaşamak istemiyor. Ay sonunu getirebilmek istiyor. Çocuklarına umut verebilmek istiyor. Gençlerin tünelin ucunda ışık görebilmesini istiyor. Başını yastığa koyduğunda ezilmiş hissetmemek istiyor.
Ama maddi refah tek başına yetmiyor.
İnsan özgürlük istiyor. Korkmadan konuşmak istiyor. Bağımsız ve objektif bir basın istiyor. Kendi adına alınan kararları şeffaf biçimde öğrenmek ve sorgulamak istiyor. Seçim zamanı yöneticilerini onaylayabilmek ya da değiştirebilmek istiyor.
İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve hesap verebilirlik lüks değil; sistemin emniyet valfidir. Bilgi akışı kesildiğinde söylenti başlar.
Şeffaflık zayıfladığında güven aşınır. Hesap sorulamadığında öfke birikir. Ve biriken öfke, tarihte defalarca gördüğümüz gibi, en güçlü devletleri bile içeriden sarsabilir.
İnsan yalnızca ekonomik bir aktör değildir. Dinini özgürce yaşamak ister. Etnik kimliğini ve ana dilini bastırılmadan korumak ister. Kültürel hafızasına saygı duyulmasını ister. Kimlik bastırıldığında birlik güçlenmez; gerilim artar. Tek tipleştirme kısa vadede sessizlik üretir; uzun vadede kırılganlık.
Modern devletin gücü, farklılıkları silmekte değil; eşit vatandaşlık temelinde birlikte yaşatabilmektedir. Ulusal birlik korkuyla değil, adaletle inşa edilir.
Türkiye zor bir coğrafyada. Jeopolitik güvenlik elbette hayati. Ama vatandaş için güvenlik yalnızca sınır güvenliği değildir. Sokakta mafya düzeni istemiyor. Çetelerin gölgesinde yaşamak istemiyor. Gece evine dönerken tedirgin olmak istemiyor.
Mülkiyet hakkının zedelenmesini istemiyor. Şehirlerin fiziki ya da sosyal olarak çökmesini istemiyor. Toplumsal dokuyu etkileyen büyük demografik değişimlerin kendisine sorulmadan yönetilmesini istemiyor.
Devletin ilk görevi can ve mal güvenliğini sağlamaktır. Günlük hayat güvende değilse, “bölgesel güç” söylemi soyut kalır.
Vatandaş vergisini öderken şunu düşünür: “Bu para benim adıma harcanıyor. Yetkiyi ben verdim. Hesap sorma hakkım var.” Toplum, kendi vergilerinin ve kendi adına alınan borçların içeride refah üretmek yerine şeffaf olmayan alanlara ya da getirisi belirsiz projelere yönelmesini istemez. “Önce can, sonra Canan” der. Önce sağlık. Önce eğitim. Önce dayanıklı konut ve altyapı.
Önce yaşam kalitesi. Sonra mega projeler.
Bu popülizm değil; stratejik önceliklendirmedir.
İnsan sadece ekmekle yaşamaz. Zihinsel beslenmeye de ihtiyaç duyar. Kültür, sanat, edebiyat, müzik ve spor lüks değildir; toplumun zihinsel oksijenidir. Tiyatro salonları boş, kütüphaneler ihmal edilmiş, üniversiteler özgür değilse; ekonomik büyüme çıktı üretir ama ruh üretmez. Maddi kalkınma kültürel derinlikle birleşmediğinde toplum zenginleşmez; yalnızca tüketir.
Büyük devlet en yüksek sesle konuşan değildir. Vatandaşına en yüksek yaşam kalitesini sunandır. Muhalefetten korkmaz; eleştiriyi sistemin parçası sayar. Kimlikleri bastırmaz; eşit vatandaşlıkla birleştirir. Hukuku seçici değil, eşit uygular. Vergileri şeffaf biçimde harcar.
Küresel rekabette güçlüdür ve saygı görür. Vatandaşının dünyaya güvenle açılmasını sağlar; pasaportu güçlü, üniversiteleri itibarlı, ekonomisi öngörülebilirdir. Gerçek itibar içeride başlar.
21. yüzyılda güç yalnızca askeri kapasite değildir.
Aynı zamanda:
• Kurumsal kalite
• Hukuk güvenliği
• Şeffaflık
• Özgürlük alanı
• Eğitim seviyesi
• Gelir adaleti
• Kültürel üretim kapasitesi
stratejik güç unsurlarıdır.
Jeopolitik avantaj ancak içeride özgürlük, refah ve güven varsa değere dönüşür. Aksi halde yük olur.
Şimdi dürüstçe sormalıyız: Keyfi ama güçlü bir devlet mi istiyoruz? Yoksa güçlü, müreffeh, adil, özgürlükçü ve hesap verebilir bir devlet mi? Bu ideolojik değil, stratejik bir tercihtir.
Uzun vadede güç ile özgürlüğü, güvenlik ile hukuku, büyüme ile adaleti dengeleyemeyen sistemler sürdürülebilir değildir. Güç ve özgürlük rakip değil, mesele güçlü devlet ile özgür insan arasında seçim yapmak değildir. Mesele, gücü insan onurunu büyütmek için kullanmaktır.
Devlet insan için vardır. İnsan devlet için değil. Bu dengeyi kurabilirsek hem güçlü hem kalıcı oluruz. Belki o zaman Türkiye yalnızca bölgesel bir aktör değil, insan merkezli bir devlet modelinin referans ülkesi haline gelir.
Gerçek büyüklük belki de tam burada başlar.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 25 Şubat’ta TBMM Komisyon raporuyla birlikte Terörsüz Türkiye sürecinin yeni bir…
Afrika Boynuzu’nda jeostratejik rekabet son yıllarda uluslararası sistemin en dikkat çekici gelişmelerinden biri haline gelmiştir.…
Dünyanın gözü ABD-İran-İsrail gerilimindeyken bölgede bir çatışma daha patladı. Pakistan, Afganistan’daki Taliban yönetimine karşı 27…
Türkiye’de barış girişimleri en çok niyet eksikliğinden değil, hukuki tasarım ve toplumsal meşruiyet üretimindeki zayıflıktan…
İki ülke heyetleri arasında 26 Şubat Cenevre görüşmelerinin ABD’nin İran’a saldırmasını durdurma ihtimali ABD’nin İran…
Terörsüz Türkiye sürecinde kural değişmedi, bu fasikülün ilk sayfasını da yine MHP lideri Devlet Bahçeli…