

(Foto: 1936 Montrö anlaşması ertesinde Türk ordusunun daha önce askersizleştirilmiş olan Boğazlar Bölgesini kontrol altına alması/ İnönü Vakfı Arşivi)
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Rusya-Ukrayna savaşı örneği ardından ABD-İran çatışmasında izlediği diplomasi çizgisi giderek İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı boyunca izlediği diplomasi çizgisine benzetmeye başladı.
İnönü gerek Almanya gerek İngiltere-ABD ve gerekse Sovyetler Birliğinden gelen savaşa kendi saflarında katılma baskısına karşı izlediği “aktif tarafsızlık” siyasetiyle Türkiye’yi savaşın yıkımından korumayı başarmıştı.
Koşullar aynı değil; o zaman Türkiye askeri, mali ve insan kaynağı açısından çok daha güçsüz bir konumdaydı. İnönü’nün elinde jeopolitik konumunu kaldıraç olarak kullanan Lozan ve Montrö deneyiminden geçmiş diplomatik manevra yeteneği dışında pek bir şey yoktu. Bugün Erdoğan’ın elinde -hazırlık diplomasisi yine İnönü tarafından yapılmış olan- NATO ittifakı, Avrupa’ya sanayi ihracatı yapabilen ekonomik kapasitesi, kendi döneminde yeniden canlandırılıp savunmada dışa bağımlılığı azaltan askeri sanayi gibi avantajları var. Yine de Erdoğan’ın, bir dönem izlediği ideoloji merkezli dış politikadan reel politikaya -belki çok geç olmadan- dönüşünü, ulusal beka merkezli İnönü siyasetinin yeni bir sürümü, 2.0 sürümü olarak değerlendirmek mümkün.
Yakından bakalım.
Erdoğan Siyaseti, İnönü 2.0 mı?
Geçenlerde Ankara’da Global İlişkiler Forumunun “Küresel Kırılmalar Ortasında Türkiye İçin Riskler ve Fırsatlar Çalıştayı” vardı. Toplantı kuralları gereği kimin ne söylediğini yazamıyorum. Ama en önemli saptamalardan biri Türk dış politikasının ideoloji merkezli politikadan reel politikaya dönüşünün 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırmasıyla başladığı oldu.
Türkiye’nin 24 Şubat 2022’da başlayan Rusya’nın Ukrayna saldırısının hemen ardından, mimarı İnönü olan 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesine dayanarak, İstanbul Boğazını savaş gemilerine kapatmasının isabeti gün geçtikçe daha iyi anlaşılıyor. İşin çelişkili yanı, aynı günlerde 103 emekli amiralin Montrö’nün önemini vurgulayan ortak açıklamaları nedeniyle darbecilik suçlamasıyla yargılanmalarıydı. 12’şer yıla kadar hapsi istenen emekli subaylar o yıl Aralık ayında bütün suçlamalardan aklanıp beraat edecekti.
Hemen arkasından Türkiye, Rus ve Ukrayna heyetlerini bir araya getirdi. Ukrayna askerleri Bayraktar TB-2 dronlarına şarkılar yakarken Rusya, yaptırım altındaki tahıl ihracatını Türkiye üzerinden sürdürüyordu.
Bu çizgi, İnönü’nün İkinci Dünya savaşı boyunca çok eleştirilen, savaşan her iki ittifakla da siyasi ve ticari ilişkilerini sürdürme siyasetini andırıyordu.
Realpolitik’e Dönüş
Rusya-Ukrayna savaşı kopar kopmaz Montrö’nün uygulanması AK Parti dönemi Türk dış politikasının realpolitik ilkelere dönüşünün başlangıcıdır.
Türkiye bir yandan NATO sorumluluklarını yerine getirip konumunu güçlendirirken diğer yandan Karadeniz komşusu Rusya ile ilişkilerini koparmamayı, kanallarını açık tutmayı bildi.
ABD ve İsrail’in İran savaşında da, ABD ile NATO müttefiki olmasına rağmen, komşusu İran’a karşı hava sahasını, üslerini saldırıda kullanılmaya kapattı. İran’ın Arap ülkelerine (topraklarındaki ABD üslerinden kendisine saldırı düzenlenmesine rağmen) intikam saldırılarına karşı çıktı. Çin, Rusya, İspanya, Umman, Venezuela ile birlikte bunu yapan altı ülkeden biriydi ama diğer hiçbiri İran’a komşu değildi. Neticede Ankara’nın İran’dan atılan füzenin NATO marifetiyle Türk hava sahasına girmeden durdurulmasına tepkisi de ölçülü oldu; Milli Savunma Bakanlığı da füze olayında cevap hakkının saklı tutulduğunu söyledi.
İnönü Siyaseti: Kınadığınla Sınanmak
Erdoğan aslında çokça eleştirilen Suriye siyasetinde de 15 Temmuz 2016 darbe girişimi ardından yeni bir çizgiye geçmiş ve PKK ile IŞİD (DAEŞ) mücadelesini Suriye ve Irak topraklarına taşımış, bir yandan da ABD, Rusya, İran ile görüşme zeminleri oluşturmuştu. Suriye 2011-2016 süreci hatadan ders alıp dönülmesi örneği sayılabilir.
İnönü uzun yıllardır Türkiye’de sağ siyasetçilerin boy hedefi oldu. Tek parti CHP’sine laiklik ilkesinin uygulamasındaki kimi aşırılıklar nedeniyle yöneltilen eleştiriler, onun dış politikasının da toptancı bir reddiyesine neden oldu. Bunu en açık dile getiren, “Savaşa girseydik Musul’u alırdık, Oniki Adayı alırdık” gibi, konuya popülist söylemle yaklaşan Turgut Özal oldu. Nihayet Lozan üzerinden 100 yıl geçip iddiaların hurafe olduğu artık kanıtlandıktan sonra açıktan Lozan’ın hakkını teslim etmeye başladı.
İnönü dış politikası, Türk sağı için kınadığınla sınanmak örneğidir.
Türkiye bundan bir asır öncesine, yarım asır öncesine göre çok daha güçlüdür. Ama Türkiye’nin çıkarları hâlâ ulusal beka odaklı denge siyasetinden, çatışmalara taraf olmama siyasetinden geçiyor.


