Akşener’den Erdoğan’a: Meclis’e S-400 bilgisi verin, ABD düşmanımız olduysa bilelim.

“Karanlıkta kaldık” dedi İYİ Parti lideri Meral Akşener telefonda ve birbiri ardına cümleleri sıraladı: “Milli meseledir, ülke güvenliğidir diye S-400 alımı konusunda devletin yanında duruyoruz ama bu konuda bize verilmiş tatmin edici bir bilgi yok. Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar bazı teknik bilgiler verdi ama siyasi yönelimi bilmiyoruz. Rus füzeleri almamız artık Rusya’nın dost ve müttefik, ABD’nin düşman olduğu anlamına mı geliyor? Türkiye’nin tehdit algısı mı değişti? NATO’da kalmak Allah’ın emri değil elbet ama çıkmayı mı düşünüyoruz? Bu konuda bir muhalefet partisi genel başkanı olarak sorularım var. Diğer muhalefet partileri adına konuşamam ama onların liderliklerine de bu konuda bir bilgi geldiğine dair duyumum yok. Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren, ciddi bir konu bu… Sayın Cumhurbaşkanının sadece parti liderliklerine değil, Meclis’e de bu konuda bilgi vermesi gerekiyor. Bu meşru bir taleptir, bunu beklemek hakkımız.”
Geçmişte cumhurbaşkanları, Turgut Özal da, Süleyman Demirel de, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül de kritik konularda muhalefet parti liderlerine bilgi verip görüş aldılar. Erdoğan’ın –tamamı olmasa da- muhalefet liderlerini Cumhurbaşkanlığına davet edip görüşmesi bilindiği kadarıyla 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında oldu.
Rus yapımı S-400 füzelerinin alımı Türkiye’nin stratejik tercihlerinden oldu. Bu nedenle, Türkiye’nin uzun vadeli hava savunma planlarının bel kemiği olan F-35 projesinden –ortada kamuoyuna yansıyan ciddi bir alternatif bulunmaksızın- çıkarılmayı göze aldı Erdoğan. Hem S-400, hem F-35’lere karşı olduğunu açıklayan HDP dışında Meclis’te S-400 tercihine karşı çıkan bir muhalefet partisi olmadı. Örneğin, CHP lideri Kılıçdaroğlu ABD’yi eleştirdi, Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz ise S-400/F-35 geriliminin ABD ile müttefiklik ilişkilerine zarar verme ihtimaline dikkat çekti ki Dışişlerinin açıklaması da zaten tamiri mümkün olmayan hasardan söz ediyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefet liderleriyle bir toplantı yapıp hükümetin bu önemli tercihlerdeki gerekçelerini açıklaması, Türkiye’nin tehdit algısında AK Parti hükümeti açısından bir değişiklik olup olmadığını anlatması, Meclis’e bu konuda bilgi verilmesi bu konudaki spekülasyonları da azaltacaktır.
“Bir-iki-üçler, yaşasın Türkler…” Çocukken oyundaki ebeyi belirlemek için saydığımız tekerlemelerden biriydi bu. “Bir, iki, üçler, yaşasın Türkler…” diye başlardı. Sonra ne Almanın “domuzluğunu”, ne İtalya’nın “tilkiliğini” bırakıp, Amerika’yla İngiltere’ye hiç dokunmadan, “On üç, on dört, on beş, Ruslar kalleş” diye biten, İkinci Dünya savaşı ardından uydurulmuş Soğuk Savaş propagandalarından biriydi belli ki.
Türkiye savaş sonrasında ABD-İngiltere safında yer tutmuş, 1947’de Yunanistan’la birlikte Marshall yardım planı kapsamına alınmış, 1950’de ABD’nin isteği üzerine Kore’ye asker göndermiş, 1952’de ABD’nin teklifiyle Sovyet Blokuna karşı kurulan Batı askeri ittifakı NATO’ya üye yapılmıştı. Türkiye, Sovyetlerle olan kara ve deniz komşuluğu, İran, Irak ve Suriye’yle sınırı, İsrail, Kıbrıs ve Mısır’a coğrafi yakınlığı, Kafkas ve Orta Asya ile özel bağları nedeniyle çok değerliydi. Türkiye’de hükümet deviren, demokrasi ve ekonomiyi gerileten üç darbenin de Soğuk Savaş sırasında olması ve bu üç darbenin de NATO’ya, dolayısıyla ABD ile ittifak ilişkisine bağlılık sözü vermesi tesadüf değildi.
Herkesin artık o defterin kapandığını düşündüğü sırada gelen 15 Temmuz 2016 darbe girişimi öncekilerden farklıydı. Bu defa Kemalizmi kendisine kılıf yapmaya da çalışmadan, bariz bir şekilde İslamcı bir gizli örgütün, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AK Parti iktidarı zamanında mensupları devletin pek çok kilit noktasına getirilmiş Fethullah Gülen örgütünün parmağı vardı darbe girişiminde. Gülen, 1999’dan bu yana ABD’de yaşıyordu ve Türkiye’nin bütün ısrarlarına karşı Gülen hakkında iade bir yana, soruşturma adımı dahi atılmış değil. Öte yandan 15 Temmuz’da Meclis’e ve Emniyet’e saldıran Türk F-16’larının, NATO standardı Türk hava savunma silahları tarafından “düşman olarak görülmediği” dolayısıyla püskürtülemediği ortaya çıktı. Bir tek – hâlâ resmî olarak ne doğrulanan, ne yalanlanan iddialara göre- PKK’dan ele geçirilen Rus füzeleri, Beştepe’de kullanıldı ve üzerine füze kilitlendiğini radarlarında gören Fethullahçı F-16 pilotları vurulmamak üzere geri döndüler ve iddialara göre uçakların Cumhurbaşkanlığı sarayına çok yaklaşamamalarının sebebi buydu.
Daha önce de devrede olan ancak teknoloji transferi ve ortak üretime yanaşmadığı için Erdoğan ve AK parti yönetiminin ABD yapımı Patriot tercihinin gerisinde duran S-400’ler 2017’de ilk tercih sırasına yükselip anlaşma aşamasına geldi. Bu tercihin sonucu olarak yirmi yıldır ortak üretim ve teknolojisinin içinde olduğumuz F-35 programının –hem de nahoş bir şekilde- dışına çıkarılma aşamasındayız.
Geldiğimiz aşamada ülkeyi yönetenler artık ABD’yi düşman –ya da Kongrenin bizi yaptırım yoluyla ilan etmeye çalıştığı gibi “hasım”, Rusya’yı dost ve müttefik olarak görüyorsa ki bu da mümkün, bu durumun millet ve milletin vekilleri, siyasi parti yönetimleri tarafından bilinmesi gerekiyor.

Turkey asks U.S. to revoke its F-35 removal decision to avoid “irreparable damage” in ties.

A Pentagon announcement was made on July 17 about removing Turkey from the F-35 fighter jet program because of Turkey’s purchase of Russian S-400 missiles. The Turkish Foreign Ministry issued a strong statement in response, in the later hours, asking the U.S. to revoke the decision “which will irreparably damage” the relations between the two NATO allies.

The Ministry said that it was “unfair” to remove Turkey as one of main partners of the F-35 program on the “claims” that the S-400s would jeopardize “sensitive information” about F-35s while being “irresponsive” to Turkish proposal to examine the case together with NATO showed the U.S. “bias” and “lack of will to resolve the matter in good faith”.

Stating that the “unilateral” move by the U.S. neither complied with the “spirit of alliance” nor was “based on legal grounds” the Turkish Foreign Ministry also said it was important to “remain faithful” to the “understanding at all levels” between the U.S. President Donald Trump and Turkish President Tayyip Erdoğanon June 29 in the premises of the G20 Summit in Osaka.

On July 17, it was first the Office of the Press Secretary of the White House which said that Turkey was an ally but that the Trump Administration could not let the F-35 jets go together with the Russian S-400 air and missile defense systems. The statement said that Trump has offered Turkey to sell Patriot missiles instead;Trump had communicated this offer in Osaka, on offer which had been denied to Turkey by his predecessor Barack Obama. 

The White House statement was followed by a press briefing by the Department of Defense where the process of “unwinding” Turkey from the F-35 program was announced by Ellen Lord, the Undersecretary for Acquisition and Sustainment, who said that “Turkey cannot field a Russian intelligencecollection platform [S-400] in proximity to where the F-35 program makes repairs and houses F-35s.” David Trachtenberg, the undersecretary for Defense Policy said that the decision was taken “in alignment” with other partners of the F-35 program and U.S. still valued “strategic partnership” with Turkey in NATO which would remain “unchanged” in other areas. Then acting Defense Secretary Patrick Shanahan had told Turkish National Defense Minister Hulusi Akar in a June 6 letter that if Turkey continued with the S-400 purchase, the U.S. would remove Turkey from the F-35 program and that the process would start as of July 31; he also added that the training program for the Turkish Air force personnel on the first two F-35s delivered to Turkey but were still stationed in the U.S. had already been suspended. Akar’s response to that was that it would be a serious mistake which could damage relations.

Trumps words in Osaka on June 29 has caused Erdoğan to be hopeful that the U.S. President could find a way to soften the Congress attitude on F-35s and CAATSA threats. By then the delivery preparations of the S-400s have already started and the delivery of the first components have started on July 12; the 16thRussian cargo plane, an Antonov-124 was landed on the Mürtedair base near Ankara as the White House statement hit the wires on July 17.

The first reaction of the NATO SecretaryGeneral Jens Stoltenberg to the U.S. decision to remove Turkey from F-35s came at a speech in the Aspen conference in Colorado: “I am concerned about the consequences of the Turkish decision because it means Turkey will not be a part of the F-35 program. It is no good; bad for all of us”. After his visit to meet Erdoğan in June, Stoltenberg has said that removing Turkey from F-35 program would weaken not only Turkish but also entire NATO defense.”

Turkey has been part of the F-35 program for 20 years. Ten Turkish companies are contributing to the supply chain and some parts of the plane have been uniquely produced by Turkish companies. Commissioned to buy 100 jets, Turkey has invested $1.4 billion in the project Erdoğan has said recently and fulfilled each and every obligation stated by the contract so far. “Turkey will certainly and regrettably lose jobs and future economic opportunities from this decision,” Pentagon undersecretary Lord said on July 17 briefing, “It will no longer receive more than $9 billion in projected workshare related to the F-35 over the life of the program”.

The attitude hardly matches the words that the U.S. would like to carry the “strategic partnership” with Turkey “unchanged”.

Turkish President Erdoğan has already started to question the strategic dimension of the partnership in his June 14 words that most of the threats to Turkey’s security came from Turkey’s western partners in the last years. The Foreign Ministry statement in July in response to the F-35 decision also mentioned the U.S. cooperation with the Syria branch of the Kurdistan Workers’ Party (PKK) Turkey’s number one security problem and the U.S. residence of the Islamist preacher Fethullah Gülen who is indicted to mastermind the July 15, 2016 military coup attempt to overthrow Erdoğan government. “The U.S. must show the importance it attaches to Turkey’s friendship not just with rhetoric but with actions,” the statement said.

In Turkish collective memory, to stop the delivery and seize an already paid defense requirement has an unpleasant meaning. In 1914 when the First World War started, the UK had stopped the delivery and seized two Turkish warships built in the British dockyards and that was a factor in the Ottoman government to get into the war in alliance with Germany.

In the near past, Turkey was subject to an arms embargo by the U.S. in 1975 following Turkey’s military intervention to Cyprus after a rightwing coup there threatening Turkish Cypriots lives in 1974 and a rift over opium farming in Turkey which resulted in the closure of all Turkish bases to U.S. military use. 

Ankara may not let the F-35 removal decision remain unanswered, just as the U.S. did not let the S-400 procurement decision go unanswered. It will have serious consequences.

The next step to watch for could be the CAATSA sanctions on Turkey that Congress wants Trump to implement. It is rational to expect that the Trump Administration would not like to strangle Turkey with too strong economic sanctions and further push the country for more cooperation with Russia. Vladimir Putin was smart to take the opportunity and propose that Russia can sell its newgeneration jets to Turkey; Erdoğan has already suggested that they can together develop and produce new weapon systems.

NATO SecretaryGeneral is right to be afraid of more consequences which could weaken the Western alliance. But it seems there might be more to come.

ABD, Türkiye’nin savaş uçaklarına el koydu. Bunun ciddi sonuçları olacaktırk

ABD kendisinden bekleneni, biraz gecikerek de olsa yaptı. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı gerekçesiyle Türkiye’yi 20 yıldır içinde olduğu, 1,4 milyar dolar ödediği, 900 civarında parçasını ürettiği ve yakın gelecekteki hava savunma sistemini üzerine kurduğu F-35 savaş uçağı programından çıkardı. Sözleşme gereği alacağı 100 uçağı vermeyeceği gibi, teslim edip eğitimler için ABD’de tuttuğu iki uçağa da el koydu.

Türkiye’nin F-35 programıyla “bağının koparılması” sürecinin başlatıldığı 17 Temmuz’da ABD Savunma Bakanlığının iki yetkilisi tarafından Pentagon’da yapılan basın toplantısıyla duyuruldu. Gerekçe olarak da, aynı zamanda bir “istihbarat toplama” platformu olan Rus S-400 sisteminin, aslında o da bir istihbarat toplama platformu olan F-35’lerle “yakın hangar ve tamir bakım” bölgesinde olmasının F-35’lerin radara yakalanmama, yani “gölge” teknolojisini riske atacak olması, yani teknoloji casusluğu ihtimali gösterildi. Yani NATO üyesi Türkiye’nin NATO ve Amerikan güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürülerek Türkiye’nin güvenliği tehlikeye atılıyor, parasını ödeyip üretimine katıldığı silahlarına el konuyordu.

Türkiye’nin ortak hafızasında bu eylem, İngiltere’nin parası ödenmiş iki Türk savaş gemisinin teslimatını yapmayıp el koymasına, bunun da Türkiye’nin Almanya ile ittifak içinde Birinci Dünya Savaşına girme nedenlerinden sayılmasına denk düşüyor. Tarihi boyutu şimdilik bir yana bırakalım, bugüne ve ABD’nin büyük bir pişkinlikle “stratejik ortaklığımız değişmeden devam ediyor” demesine karşın yaptırım tehdidine devam ettiği önümüzdeki sürece bakalım.

ABD’nin kararına Dışişleri sert tepki gösterdi. ABD’nin F-35 ve S-400’leri NATO kanalıyla çözme önerisine cevap bile vermemiş olmasının “önyargılı ve iyi niyetten yoksun” olduğunu gösterdiğini, “müttefiklik ruhuyla bağdaşmayan” bu “tek taraflı kararın “stratejik ilişkilerimizde onulmaz yaralar” açacağı söyleniyor ve Amerikan yönetimi karardan geri dönmeye çağırılıyordu.

Nasıl Amerikan tehditleri Türkiye’yi S-400 kararından geri döndürmediyse, Türkiye’nin çağrısının da ABD’yi F-35 kararından geri döndürmeyeceği söylenebilir Ancak bu karşılıklı açıklamalar işin burada kalmayacağına işaret sayılmalı.

Dışişleri açıklamasındaki ilginç bir nokta da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında Japonya’daki G20 Zirvesi çerçevesinde 29 Haziran’da yapılan görüşmedeki “anlayışa her düzeyde sadık kalınmasının” önemine işaret edilmesiydi. Erdoğan hâlâ anlaşılması zor bir ısrarla Trump’ın sözüne mi güveniyordu? Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kuvvetle uygulandığı ABD’de Başkan’ın sözünün Kongre’yi her durumda alt edeceğine hâlâ mı inanıyordu? Bugüne dek Suriye ve Afganistan örneklerinde görüldüğü gibi Trump’ın askeriye konusundaki her kararının Pentagon’dan döndüğü ve Pentagon’un dediğinin olduğu Beştepe kayıtlarına girmemiş miydi? Trump’ın Erdoğan’da gereksiz ümit yaratan sözleriyle asıl derdinin 2020 başkanlık seçimleri öncesi kendisinden önceki Barack Obama’nın Demokrat yönetimini iş bilmezlikle suçlamak olduğunu, o arada en fazla Türkiye’ye Patriot da satma karşılığında Kongre’nin CAATSA yaptırımlarını yumuşatma olacağını görmek mi istemiyordu?

Oysa Pentagon açıklamasından önce Türkiye’nin 12 Temmuz’da S-400’leri teslim almaya başlamasıyla birlikte artık F-35 alamayacağı açıklaması, Pentagon’dan bir süre önce, şu anda Trump’ın oturduğu Beyaz Saray’ın basın bürosu tarafından yapılmıştı.

Önümüzde şu muhtemel gelişmeler var:

Nasıl ABD, talep ve tehditlerine aldırmayan Türkiye’nin S-400’leri alarak karizmasını çizmesini cevapsız bırakmadıysa, Türkiye de ABD’nin sözleşme hükümlerini ihlal etmediği halde F-35’leri iptal etmesini cevapsız bırakmaz.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin F-35 hamlesi sonrasında ilk tepkisi o nedenle, “Türkiye’nin kararının sonuçları olacak. Bu hepimiz için kötü oldu” şeklinde geldi. Stoltenberg Haziran’daki Türkiye ziyaretinde F-35 iptalinin sadece Türkiye değil, bütün NATO savunmasını zayıflatacağını söylemişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in fırsatçılık yaparak “Bizden uçak alın” demesini bir yana bırakalım ama Türkiye bunu cevapsız bırakamaz.

Yakın geçmişte, 1974 Kıbrıs harekatına tepki ve Afyon ekimini yasaklatma amacıyla ABD tarafından 1975’te ilan edilen silah ambargosuna, Türkiye’de en çok Amerikan yanlısı olmakla suçlanan başbakanı Süleyman Demirel’in tepkisi İncirlik dahil bütün üsleri Amerikan kullanımına kapatmak olmuştu. Bu durum üç yıl sürmüştü.

Şimdi Türkiye’nin önünde bir de Kongre’nin Rusya’ya uygulanan yaptırımları delen ülkelere uyguladığı CAATSA yaptırımları tehdidi bulunuyor.

Türkiye’yi Rusya ile daha fazla işbirliğine -ve enerji, turizm ve tarım ihracatından sonra savunmada da giderek daha fazla işbirliğine itip bağımlı kılmak istemiyorsa, ABD’nin akılcı tutumu, CAATSA yaptırımlarını zamana yayıp hafif tutmak olur. Aslında Türkiye’ye Patriot da satma şartıyla bu Trump’ın planıdır. Bu plan Türk ekonomisini de fazla vurmaz.

Ama tabloda akılcı davranış biçimi, zaten çok kötü yönetilmiş süreci daha da tırmandırmayacak siyasi aktörler ve ortam göremediğinizi söylüyorsanız, maalesef haklısınız.


Turkey suspects terrorist attack in the killing of its diplomat in Iraq’s Kurdish region

Turkish Foreign Ministry said that a diplomat working in the Turkish Consulate General in Erbil, capital of the Kurdistan Regional Government (KRG) in Iraq, was murdered in an armed attack on the afternoon of July 17. The name of the diplomat was disclosed as 36 years-old Osman Köse. (*) An Iraqi citizen is reportedly killed in the attack.
Agencies report that soon after a group of Turkish consulate personnel were given their table for lunch in the downtown restaurant of Huqqabaz, a man with civilian clothes emerged, carrying a gun with a silencer (two guns according to different witness accounts) and opened fire at the table. Erbil police chief Abdullatif Talat was quoted saying that a manhunt was underway to arrest the other(s). Security experts commenting on Turkish TV stations point at the fact that Turkish consulate members have been frequenting the restaurant because of the security measures there. They also claim that the Turkish Council General was sharing the headquarters with several international companies and agencies under tight security; because the attackers could not target the diplomat in the consulate they might have picked the restaurant for the assassination.
Turkish security sources told YetkinReport on condition of anonymity that they suspected the attack to be a terrorist one. They also suspect the attack could have been carried out by the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) but the method of the assassination doesn’t look like a typical PKK attack; they can therefore not be certain before a criminal investigation is carried out.
Turkish Presidential Spokesman İbrahim Kalın stated that those who are responsible for the attack would pay for it. President Tayyip Erdoğan said on Twitter that he condemned the attack and urged the Iraqi government to find the attackers as soon as possible. Iraqi Foreign Ministry, the U.S. Embassy in Ankara and the European Commission Representation in Ankara also condemned the attack.
The Turkish military has been carrying out a campaign against the PKK positions in Iraq, called “Operation Claw”, for more than a month in cooperation with the KRG under silent approval of Baghdad. Nechirvan Barzani, the new KRG leader had paid a visit to Turkey last month to meet Erdoğan to discuss possible cooperation in many fields including oil trade. Following the U.S. sanctions of Iraq Turkey has been planning to replace imports from Iran (almost half of the Turkish oil imports being from Iran in 2018) with imports from Iraq, mainly from the KRG region. There are two twin pipelines from Kirkuk and Mosul oilfields to Turkey’s Mediterranean terminal of Ceyhan which have been subjected to PKK attacks frequently in the past.
The Hakurk region that the Turkish military has been targeting is a key region where the PKK has been using as a mountainous passage in its attacks into Turkey; it also serves as a bridge between its headquarters in Iraq’s Kandil Mountains near Turkish and Iranian borders and its bases in Syria through Sinjar Mountains, northwest of Iraq. PKK’s Syria branch, the Democratic Union Party (PYD) and its armed wing the Peoples’ Protection Units (YPG) have been collaborating with the U.S. Central Command (CENTCOM) against the Islamic State of Iraq and Syria (ISIS) since 2014, adding another problem between the two NATO allies.
The attack also coincided with reports that the Turkish military started to remove the concrete blocks by the Syria border across the border town of Tel Abyad, which is under the control of the Syria Democratic Forces (SDF) with a heavy presence of the YPG. An American delegation is expected in Ankara nowadays to discuss the matter as the rift between Turkey and the U.S. continues over the purchase of Russian S-400 missiles.

(*) Updated as of 08.44 on July 18, 2019.

Rusya ile S-400 anlaşmasının ABD’nin karizmasını kötü çizmesini de hesaba katalım

Doğrusu S-400’lerin 12 Temmuz’dan itibaren Türkiye’ye teslim edilmeye başlamasıyla ABD’nin derhal sert yaptırımlara gideceği beklentisinde olan ciddi bir kesim vardı. Özellikle aynı gün Pentagon’un yapacağı basın toplantısını iptal etmesiyle etkili Amerikan çevrelerinde yaşanan hayal kırıklığı ertesi gün Amerikan medyasına da yansıdı.
Bu suskunluğun fırtına öncesi sessizlik mi, yoksa Amerikan devletinin durumu daha serinkanlı değerlendirmesi için bir mola mı olduğunu görmek için, bugün 16 Temmuz. ABD Başkanı Donald Trump “Türklerle konuşuyoruz” dedi ancak “Artık F-35 satamayız diye ekledi. yetindi, Savunma Bakan Vekili Mark Esper de “Hayal kırıklığı” ifade etti; CAATSA yaptırımlarıysa beklemede. (*)
Dün 15 Temmuz’du ve hala ABD’de oturan Fethullah Gülen’in arkasında olduğu darbe girişiminin üçüncü yılı anılırken, Rus Antonov-124 ve İlyuşin-72 nakliye uçakları, Mürted hava üssüne sekizinci seferlerini yapıyorlardı. Mürted üssü, Soğuk Savaş sırasında Amerikalıların desteğiyle inşa edilmişti. Bir ara, tamamı İncirlik’e taşınmadan önce, gerekirse Sovyetlere karşı kullanılacak nükleer başlıkların depolandığı üslerden birisiydi ve kaderin garip cilvesiyle 15 Temmuz darbe girişimin de karargâhı olarak kullanılmıştı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 14 Temmuz’da S-400 anlaşmasını, Cumhuriyetimizin kuruluş senedi olan Lozan ve Boğazları güvence altına alan Montrö’den de önemli sayarak “Tarihimizin en önemli anlaşması” saydıktan sonra “Batı ittifakı ile kurduğumuz siyasi ve askeri paktlara rağmen, en büyük tehditleri yine onlardan gördüğümüz bir gerçektir” demesi dikkat çekicidir.
ABD’nin en ciddi itibar kayıplarından biri oldu
S-400 anlaşmasının bir başka boyutunu da görmemiz gerekiyor. Bizim bakıp gördüğümüz S-400 alımını takiben Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı ekonomik ve siyasi yaptırımlar.
Madalyonun diğer yüzündeyse, ABD’nin uluslararası ilişkiler üzerindeki otoritesine, imajına aldığı ciddi bir darbe var. İkinci Dünya Savaşından bu yana ABD’nin siyasi-askeri bir müttefikinin (bu durumda Türkiye’nin) rica, talep ve tehditlerine aldırmadan, kendi egemenlik haklarını vurgulayarak, üstelik ABD’nin bir hasmıyla (bu durumda Rusya) stratejik bir işbirliğine girmesi durumu bu. Sokak deyimiyle ABD’nin karizması çizilmiş durumda.
S-400 teslimatına gelecek tepkide bu durum da hesaba katılmalı. Çünkü bu durumda Kongre, Dışişleri ve Savunma Bakanları, Türkiye’nin uluslararası planda ABD’nin karizmasını çizen bu tutumunun karşılıksız kalmaması için daha fazla bastıracaktır. Çünkü bunun işaretleri bizim gözümüz kendimizden başkasını görmese de yeterince var.
Örneğin, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almaya karar vermesi ardından ABD’nin üç müttefiki daha Rusya ile S-400 görüşmelerini açık açık yürütmeye ve hızlandırmaya başladı. Bunlar Suudi Arabistan, Mısır ve Hindistan.
Rus Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Leonid Slutsky’nin 14 Temmuz’da, Türkiye’ye ihracatın bir ilk olduğunu, yakında başka Orta Doğu ülkelerinde da S-400’ler görüleceğini söylemesi boşuna değil. Üstelik Suudi Arabistan’da ihtiyacının çok üzerinde Patriot bataryası olduğu halde. Çükü Suudiler şimdi İran-karşıtı olmakta Amerikalılar sayesinde İsrail ile işbirliği içinde olsalar da yarı işler tersine dönerse her taraftan gelecek hava saldırısına karşı kendilerini savunmaya hazır olmak istiyor; Mısırlılar da öyle.
Hindistan’da durum ise çok daha ileride… Hindistan’daki Narendra Modi yönetimi, tıpkı Türkiye’ye olduğu gibi ABD Kongresinden gele yaptırım tehdidine rağmen, Rusya ile görüşmeleri sürdüreceğini ve Çin ve Pakistan’a karşı hava savunmasını S-400’lerle güçlendirmek istediğini söylüyor.
Dahası da var… Adını saklı tutma şartıyla YetkinReport’a konuşan resmî bir Amerikan kaynağı, “S-400’lerle ilgilenen başka NATO üyeleri olduğunu endişesindeyiz” dedi; “Elimizde istihbarat var”.


Avrupa da bıktı ABD’nin itip kakmasından

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye’ye S-400 uyarılarını Amerikalıları tatmin etmemesi de bu yüzden. Neticede Stoltenberg “NATO’ya uyumsuz ama Türkiye’nin egemenlik hakkı” diyor, üstelik F-35’ler verilmezse Türkiye zarar görür, ama bütün NATO savunması da zarar görür” görüşünü dile getiriyor. Bu konuda sert açıklama yapan tek yetkilisi olan Müttefik Kuvvetler Komutanı Curtis Scaparrotti’nin Amerikalı olması, Amerikalı olmayan hiç bir NATO yetkilisini ABD çizgisinde konuya girmemesi, Amerikalı kanaat sahiplerinin de dikkatini çekmeye başladı, raporlarına yasıyor. Özetle, Avrupalı NATO üyeleri “bekle-gör” siyasetiyle S-400 çatışmasının nerede, nasıl sonuçlanacağına bakıyor.
Örnek mi? Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin, bu yıl 18 Mart’ta, hem de Vaşington’da Atlantic Council’de Amerikalıların gözünün içine baka baka yaptığı şu konuşmada, NATO ittifakına bağlı olduklarını, ancak Amerikalıların NATO’nun (Bir üyeye yapılan saldırıyı, hepsine yapılmış sayan) 5’inci maddesiyle F-35 satışını birbirine karıştırdığını söylüyordu. Dahası, NATO savunmasının stratejik nakliye imkânlarında yüzde 81, yakıt ikmal uçaklarında yüzde 91, yüksek irtifa İHA’larında yüzde 92 ve nihayet stratejik bombardıman uçakları ve füze sistemlerinde yüzde 100 oranında ABD’ye bağımlı olduğuna dikkat çekerek bunun kırılması, “Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durması” gerektiğini söylüyordu. Tekrar edelim, bunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinden birisi, önemli bir nükleer güç ve (İtalya ile birlikte ürettiği) SAMP-T füze savunma sistemini Türkiye ile de ortak üretme görüşmelerine devam eden Fransa’nın savunma bakanı olarak söylüyordu.
İşin özeti şu ki, ABD’nin, özellikle de Trump döneminde müttefiklerini itip kakmasından, patronluk taslamasından bıkan sadece Türkiye değil; Almanya’dan Fransa’ya, hatta son Büyükelçi örneğinde gördüğümüz gibi stratejik ortağı İngiltere dahi rahatsız.
Özetle, Amerikalılar, Türkiye’nin uyarı ve tehditlerine aldırmada Ruslarla silah anlaşmasına girmesinin başka müttefiklerine de “demek yapılabiliyormuş” örneği oluşturmasından kaygı duyuyor. Üstelik “kötü örnek” aynı zamanda asıl yaptırım altında olan Rusya ile devasa bir ekonomik anlaşmaya da gidilebilmiş olması konusunda…


Yaptırımların şiddeti ve sonuçları ne olabilir?

Bu çerçevede, Amerikan Kongresi ve düşünce kuruluşları arasında “cezalandıralım” görüşü, “askeri işbirliği düzeyini düşürelim” görüşü, hatta Trump’ın Suriye’deki PKK varlığını Türkiye’nin askeri harekâtından sakınmak için söylediği gibi “ekonomiyi mahvetme” görüşü öne çıkıyor.
Bunların başında F-35 satışının durdurulması geliyor. Kongre’deki hem Cumhuriyetçilerin, hem Demokratların talebi bu yönde… Ancak bu söylendiği kadar kolay ve sorunsuz olmayabilir. ABD’nin bu yaptığının anlaşmalara aykırı olduğu konusuna girmeyeceğim, o yeterince söylendi zaten.
Ama ABD’nin önceki savunma bakanı Jim Mattis’in bir yıl önce, 2018 Temmuz’unda Senato Silahlı Kuvvetler Komisyonuna gönderdiği bir mektup var, meraklıları açıp internette bulabilir Mattis bu mektupta, Türkiye’nin baştan beri projeye ortak olduğunu (yani bir ahde vefa sorunu bulunduğunu), o ana dek 1,25 milyar dolar ödediğini (Erdoğan bu miktarı 14 Temmuz’da 1,4 milyar dolar olarak açıkladı), on Türk şirketinin üretime dâhil olduğunu ve ciddi tazminat ödenmesi gerekebileceğini, bunun da uçak maliyetlerine ve diğer ortaklara yükleneceğini belirttikten sonra bazı rakamlar da vermiş. Örneğin Türkiye’nin projeden çıkarılmasıyla üretim hattında oluşacak kesintinin (yeni tedarikçilerin bulunup anlaşılması süreçleriyle birlikte) çoğu Amerikan Hava Kuvvetlerine teslim edilecek 50 ila 75 uçağın 18 ila 24 ay arasında gecikmeye neden olacağı uyarısında bulunmuş. Zaten on yıl kadar gecikmiş, hesaplanandan çok daha pahalıya mal olmuş bir proje F-35.
Sadece F-35 yok askeri yaptırımlar arasında, Türkiye’ye ciddi lojistik sorunlar da getirebilir. Ancak askeri yaptırımların Türkiye’yi –zaten enerji, turizm ve tarım ihracatında giderek bağımlı hale geldiği- Rusya’yla daha sıkı işbirliğine de zorlayabilir. Ve ABD’nin hiç de istemediği şekilde, kendi askeri sanayiini daha da geliştirip ABD’ye bağımlılığını azaltabilir.
Ekonomik bakımdan ise iki değerlendirme var. Bir tarafta, Erdoğan’a duydukları tepkiyi Türkiye’ye yansıtan bir siyasi miyoplukla “intikamcı” ve “cezalandırıcı” bakış var. Ancak bu saatten sonra sert yaptırımların Türkiye’nin kararından geri dönmesiyle sonuçlanmayacağını göremiyorlar. Bir başka görüş de, ABD’nin Türkiye’nin bu isyanını ve yaptırımlar altındaki Rusya’yla işbirliğine gitmesinin mutlaka “cevapsız kalmaması” gerektiğini, ABD’nin “imaj ve itibarını” koruması gerektiğini söylüyor ama yaptırımların Türk ekonomisini göçertmeyecek sınırda tutulmasını istiyor. Özellikle Demokrat Parti çevrelerinde, ekonomik yaptırımların Erdoğan ve hükümetini değil, halkı vuracağı, Erdoğan’ın böylece ekonomik başarısızlığının sorumluluğunu Amerika’ya yıkacağını, bu durumun zaten yüksek olan Amerikan karşıtlığını daha da artıracağını söylüyorlar.
Bütün bu olan biteni keyifle izleyen, sonuç ne olursa olsun karlı çıkacak olan biri de var bu sahnede: Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin.
Nedense bir tek bizim “Deli Petro” dediğimiz Rus Çarı “Büyük Petro”dan beri değişmeyen Rus stratejisi olan “Sıcak Denizlere” inmeyi hem de hiç savaşmadan gerçekleştiren Rus lideri oldu Putin. Aynı zamanda kendisinin de KGB subayı olarak hizmet ettiği Sovyetler Birliğine karşı kurulmuş NATO içine teknolojik üstünlüğü bariz bir silah olan S-400 üzerinden ihtilaf sokmuş oldu.
ABD’nin Türkiye’ye ne gibi yaptırımlar uygulayacağını emin olun borsa ve piyasacılardan çok o merak ediyordur, eğer Vaşington’daki casusları aracılığıyla şimdiden öğrenmediyse.

(*) 16 Temmuz 20.58 itibarıyla güncellendi.

U.S. faces a blow to its reputation with Turkish S-400 deal with Russia

Media outlets which have been prepared for some time for immediate U.S. response by the Donald Trump administration against Turkey by imposing heavy sanctions were surprised with the news of Pentagon cancelling a July 12 press conference. Amid speculations that it was asked by Trump, the cancellation followed a telephone conversation between the acting Defence Secretary Mark Esper and Turkish National Defence Minister Hulusi Akar.
A few hours earlier than the cancellation of the Pentagon briefing, Akar’s office had announced the arrival of the first components of the Russian S-400 surface to air missiles to the Mürted air base near Ankara transported by Russian AN-124 and IL-72 cargo planes. On July 15, the 8th plane landed on the base which was built during the Cold War to counter the threat from Moscow. At one point the one of the bases for US Air force nuclear warheads to be used against the Soviets, the Mürted base was the headquarters of the military coup attempt exactly three years ago on July 15, 2016, which was indicted to be masterminded by the US-resident Islamist preacher Fethullah Gülen.The general view in the West was that Turkey would be intimidated by the sanction threats by the U.S., its biggest NATO ally, and would at least delay the delivery; up until the last minute, decision-makers in the West hoped President Tayyip Erdoğan of Turkey would cancel or at least freeze the $2.5 billion deal with Russian President Vladimir Putin, an adversary of the U.S. and NATO. As of July 16, Trump said that talks were going on with Turks but won’t sell F-35s any longer and Esper said the U.S. was “Disappointed”, but there was still no word about CAATSA sanctions. (*)
Many people have been focusing on what kind of sanctions await Turkey: the cancellation of the delivery of the new generation of jet fighters even though Turkey is a co-producer and imposing CAATSA sanctions to punish Turkey by devastating its economy, as Trump stated months ago, to stop Turkish military operations into Syria.
On the flip side there is a rare blow – that is if there has ever been any other of the same scale- to the American reputation since the Second World War: a U.S. ally, in this case, Turkey highlighting its sovereignty, rejects the requests, demands and threats of the superpower on a strategic issue to make its own military choice alongside an American adversary, in this case, Russia.
This is a rare blow not only to the reputation of the U.S. but to its mighty image as well. It sets an example of what is possible to other allies of the U.S. Washington DC noted months ago that America’s Middle East allies like Saudi Arabia and Egypt and one of its Asian allies, India, have speeded up their negotiations with Russia to buy S-400s following Turkey’s announcement of the deal with Russians. Saudis have already got the American Patriot batteries but also know that Patriots are less capable than S-400s. Though they currently depend on an American (thus indirectly Israeli) air defence network today (since being anti-Iran connects Saudis and Israelis). However, if things take a turn in the future, Riyadh might need an autonomous system like S-400s. A Russian lawmaker, Leonid Slutsky said on July 14 that exports to Turkey were a start and more S-400 systems would be seen in the Middle East soon. Despite being under CAATSA sanctions threat by the U.S. Congress, Indian authorities also openly say that they would carry on with the project to strengthen their air defence.
A ranking American source told YetkinReport on conditions of anonymity that “they had intelligence” that even some NATO members might be interested in S-400s and waiting to see where and how the U.S.-Turkey rift would end. That is why the U.S. Administration is not happy with the dose of criticism and warning by the NATO Secretary-General Jens Stoltenberg. On the contrary, Stoltenberg said that stopping the delivery of F-35s to Turkey would not only harm Turkey’s air defence but also the entire NATO defence. And speaking of kicking Turkey out of the F-35 program into which it has invested $1.25 billion so far, contributing to the production alongside ten companies, ready to buy 100 planes for the start, one should keep in mind the July 2018 letter of the former Defence Secretary Jim Mattis to Senate Armed Services panel. There he said that apart from compensations to be paid to Turkey and loss of credibility, the disruption of the supply chain could delay the delivery of 50-75 jets, most of them to U.S. Air Force, for another 18-24 months.
Also, it is not in vain that Turkish opposition leader, Kemal Kılıçdaroğlu of the Republican People’s Party (CHP), who opposes almost everything that Erdoğan’s Justice and Development Party (AKP) does, called on the U.S. Congress to have a look at the map before sanctioning Turkey. This is a country bordering Iran, Iraq and Syria, having the longest Black Sea coast neighbouring Russia and Ukraine, bordering Azerbaijan and Armenia, having access to Central Asia, in addition to holding a strategic position in the East Mediterranean in the neighbourhood of Israel, Lebanon, Egypt and Cyprus. The strongest warning to Turkey from NATO came from Supreme Allied Commander, General Curtis Scaparotti, and the fact that there were no non-American NATO officials saying that so far was underlined by American opinion-holders. No European country or politician has taken the same strong stance with Americans on the S-400 rift with Turkey. The Europeans may well be waiting to see the limits of the reaction of the Americans to Turkey. In March 2019, French Defence Minister Florence Parly said during an address to the Atlantic Council in Washington DC, after giving disturbing figures of U.S. dependency of NATO countries in military systems, the European countries should be able to look after themselves. (*)
Can it be because not only Turks but many other nations may have been fed up with being pushed around by Americans, especially under the Trump Administration? It’s possible. As times change, so does the balance of power.
That is why there are capitals that are eagerly waiting for an American reaction to the Turkish decision to buy S-400s which prompted those defying American threats.
The American silence might be dangerous, too. The cancellation of the Pentagon briefing might well be the calm before the storm or it could be that Americans are taking a deep breath before a review of the situation.
The Congress, State and Pentagon might ask the President not to let Turkey get away with this blow, also in order to set an example for other allies to show that they might face the same consequences. The question is that will the sanctions force Turkey to change its strategic choices or do any good for America interests other than serving revenge.
Another question is whether the U.S. really wants to cut or downgrade its links with Turkey because of this, which could also mean accepting the defeat and leaving the ground to Russia. And what the European members of NATO would say to that?
On the other hand, going too far with the sanctions on the military side could further alienate Turkey and push the country to cooperate more with Russia. Similarly, going too far with the economic sanctions could put more burden on the Turkish citizens, not the government, causing the government to explain the failure of the economy with the American intervention, which would serve nothing but a further rise in existing anti-Americanism.
It should also be noted that S-400 is not the only area of discrepancy between the two NATO allies, at least on paper. Turkey has been objecting the American collaboration with the Syria branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK) in Syria in the struggle to ISIS. That is the main reason for Turkey’s cooperation with Russia in Syria, despite being against the Bashar al-Assad regime there. Another major rift is the residence in Pennsylvania of the Islamist preacher Gülen who has been indicted to mastermind the 2016 coup attempt to overthrow the Erdoğan government; Turkey wants Gülen to be extradited.
American media say that a decision of Trump Administration and the Congress is likely I the week of July 15. It is something more than a coincidence that the delivery of S-400s has started on the eve of the July 15 commemorations to be led by Erdoğan by a massive rally in Istanbul.
It has to be Putin who enjoys the scene most.

(*) Updated as of 21.10 on July 16, 2019.

15 Temmuz, 15 soru

15 Temmuz 2016 akşamı güvenli evinde oturup kimin kazanacağını beklemek yerine yönettiği gazetenin başına koşmuş, gazete basıldığında yüzüne silah doğrultulmuş halde darbeci askerleri vazgeçirmeye çalışmış, onlarla mahkemede hesaplaşmış, gayrı resmî Türkiye Demokrasi Platformundan gelen teklifle Avrupa ülkelerine darbenin iç yüzünü anlatan heyetlerde yer almış bir vatandaş olarak şu soruları sormaya hakkım olduğunu düşünüyorum:

1- MİT daha 2015 sonbaharında devlet içindeki yasadışı Fethullah Gülen örgütü üyelerinin kullandığı gizli Bylock programını kırmaya, haberleşmeleri ortaya çıkarmaya başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetlerindeki yapıya dair ilk listeler, Yüksek Askeri Şura öncesi önlem alınabilsin diye Genelkurmaya verilmeye başlanmıştı. Fethullahçılar bunu öğrenince o Bylocku kapatıp başka programlara geçmişlerdi. Bir binbaşı 15 Temmuz öğleden sonra gelip MİTin kapısını çalana dek MİT ya da Genelkurmay hiç bir şeyden kuşkulanmayacak kadar naif yapılar mıydı?

2- MİT Müsteşarı Hakan Fidan daha 2012 Şubat ayında Fethullahçı örgütlenmenin polis ve yargı kanatları tarafından, üstelik PKK bağlantısı iddiasıyla hedef alınmıştı. Fethullahçıların hedefinin MİT üzerinden Erdoğan olduğu açığa çıkmıştı. Buna rağmen Erdoğan neden Haziran 2012deki Türkçe Olimpiyatında Gülene övgüler düzerek davet çıkarıyor, bu hasret bitsin diye cesaret veriyordu?

3- Genelkurmay 2004de devlet içindeki Fethullahçı örgütlenme konusunda MGKyı uyarmış, CHPnin önceki lideri 2005ten itibaren F-Tipi yapının derin devleti devralmaya başladığını söylemişti. Buna rağmen, daha sonra bütün haberleşmeyi dinlerken devlet sırlarını “ABDdeki bir adrese aynen aktardığı ortaya çıkan ve tamamen Fethullahçıların eline geçtiği anlaşılınca kapatılan Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) 2005te neden MİT ya da İçişlerine değil de Binali Yıldırım yönetimindeki Ulaştırma Bakanlığına bağlandı? Genelkurmay ve MİTin elektronik izleme yetkileri kısıtlanıp, TİBin artırılırken, bu işin sonunun nereye varacağı hiç mi düşünülmedi?

4- Erdoğan, 2007de Cumhurbaşkanlığı/e-muhtıra sonrası başlatılan Ergenekon.vb soruşturmalar kendisine Laikçileri devletten temizliyoruz, Size suikast girişimi ortaya çıkardık diye sunulurken Fethullahçıların asıl olarak orduda, yargıda, üniversite ve sivil toplumda kendilerine ayak bağı olabilecek isimleri yoldan temizlediğini göremedi mi? Gerçekten bunları göremeyecek kadar saf ve naif Anadolu çocukları olduklarına mı inanmamızı istiyor AK Parti yöneticileri?

5- Fethullahçı emniyet ve yargı mensupları 2009da Bülent Arınç’a suikast düzenleneceği iddiasıyla Özel Kuvvetler Komutanlığında, devletin en gizli bilgilerinin saklandığı “Kozmik Odaya girdi. O bilgilerin de ABDde bir adrese gönderilip gönderilmediği halen bilinmiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu idi. Sivilleşme görüntüsü altında kendi yönetimlerindeki devlet sırlarının bu şekilde sıfırlanmasının sonuçlarını nasıl göremediler?

6- Bütün bu süreçte AK Parti Meclis ve hükümet safları giderek daha çok Fethullahçıyla dolduruldu. Şimdi isim sayıp davaya muhatap olmak istemiyorum. Ama 15 Temmuz sonrasında görevde olan hükümette dahi hangi bakanların Fethullahçı, Meclis ve Partide kimlerin Fethullahçı olduğu açıkça konuşuluyordu. Örgütün AK Parti içindeki siyasi bağlantıları, üyeleri neden korundu? 

7- Meclis 15 Temmuzu Araştırma Komisyonunun Fethullahçıların siyasi bağlantılarını ortaya çıkarmasınıneden engellendi? Kalkışma gecesi en kritik iki mevkide bulunan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Fidan’ın ifade vermesi neden istenmedi? Bank Asyaya fatura yatıran vatandaş FETÖ’cü diye işinden, belki özgürlüğünden olurken, neden bir dönem Fethullahçıların gayrı resmî sözcüsü gibi davranan AK Partililer hâlâortalarda?

8- Bank Asyanın kuruluşunda bütün sağ siyasetçiler vardı ama Bank Asyaya neredeyse kamu bankası statüsü veren Erdoğan’ın AK Parti hükümeti oldu. Yetmedi, resmi gezilerin iş ayağını örgütleme yetkisi, o zamana dek TOBBun çatısı altında çalışan Dış Ekonomik İlişkiler Konseyinden (DEİK) alınarak Fethullahçı örgütlenmenin yüz küsur ülkede mali ve idari yapısını oluşturan TUSKONa verildi. Fethullahçıların bu yolla Türkiye Cumhuriyetinin dış ticaret ağını da ele geçirmeye çalıştığını sıradan ekonomi yazarları görürken, Erdoğan ve hükümeti göremedi mi?

9- Hükümetin o dönem Türk Okulları” diye propaganda yaptığı ve aslında Amerikan müfredatını esas alan Gülen okullarını ayakta tutan TUSKON idi. Dışişleri Bakanlığı da alet edilerek, Hükümet bütün ülkeler nezdinde bu okulları teşvik etti. İlk karşı çıkıp kapatan, 2008de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin olmuştu; gerekçesi ABD yanlısı faaliyette bulunmaktı. Erdoğan, bu okulların yurtdışında Türk Dışişlerine alternatif, paralel bir diplomasi odağına dönüştüğünü göremedi mi?

10- Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanının 2011 Temmuz sonunda istifasının gerekçesi aslında Artık Fethullahçıları durduramıyoruz, durdurmamızı engelliyorsunuz, ortak olmak istemiyoruz idi. Havlu atma şeklinde yorumlanan bu çıkışta komutanlar istifalarını bayrak gibi açarak gelen tehlikeye karşı uyarıyorlardı. Nitekim altı-yedi ay sonra Fidan’ın tutuklanma girişimi patladı. Hükümetin bu işareti okumasına engel olan ordudaki Kemalistlerin nihayet temizlendiğine inanıp rahatlaması mıydı, yoksa önlerinin açılıp erken rütbe ve makam alan komutanların hükümeti Sorun yok, her şey kontrol altında diye avutması mı? Her iki durumda da Hükümetin ağır kusuru yok mudur?

11- İlker Başbuğ’un 2012de tutuklanması, ardından Fidan’ın tutuklanma girişimi, bunun PKK ile diyalog sürecine rastlaması, 17-25 Aralık yolsuzluk iddiaları, MİT Tırları olayı ve nihayet 2014te Türkiyenin şimdiye kadarki en büyük casusluk olayı sayılan Dışişleri Bakanı Davutoğlunun odasının gizli Suriye toplantısı sırasında gizlice kayda alınması, Musul Başkonsoluğunun IŞİD tarafından basılması hep bir yönüyle Suriye iç savaşı, PKK ve ABD ile bağlantılıydı. Nitekim ABD ile bağlar da, diyalog süreci de Barack Obamanın 2014 güzünde Kobanide ortak  olarak PKKyı seçmesiyle koptu. Yirmibirinci yüzyılı tasarlamak iddiasındaki stratejik dehaların hiç biri ikiyle ikiyi toplayıp ABDnin Türk hükümetini hizasına sokabilmek amacıyla elindeki bütün imkânları kullanabileceği değerlendirmesinde bulunamadı mı?

12- Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümeti Fethullahçı darbe girişimi ardında ABDnin bulunduğuna inanıyor. Hatta Rusyadan S-400 alımı da bir yönüyle yeniden bir kalkışma olması ihtimaline karşı önlem olarak değerlendiriliyor. Erdoğan, bu inancı, ya da kuşkusunu aralarında özel bir yakınlık olduğunu vurguladığı (ve apaçık görülen) ABD Başkanı Donald Trump ile paylaştı mı?

13- Erdoğan, Fethullah Gülenin Türkiyeye iadesini gerçekten istiyor mu? Yoksa Gülenin ABDde kalıp, ABD ile ilişkilerde hep bir koz olarak elde kalmasını mı istiyor? Bu soruları, Amerikalıların sürekli olarak Türkiyeden aldıkları belgelerin çoğunun basın alıntılarından oluştuğu iddiası üzerine soruyorum. Yoksa ABD makamlarının Güleni özel olarak koruduğuna dair kişisel bir kuşkum bulunmuyor; özel olarak korunuyor.

14- Darbe girişimi ardından Erdoğan önce Meclis faaliyetini ikinci plana iterek KHKlar yoluyla devleti denetimsiz idare etti, sonra MHPnin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı rejimine geçerek Meclisi işlevsiz, yargıyı da yürütmeye yarı-bağımlı kıldı. Bu süreçte hak ve özgürlüklerde ciddi gerilemeler görüldü. Erdoğan, KHK rejiminin devamı olan Cumhurbaşkanlığı sistemini mevcut haliyle sürdürülebilir görüyor mu? Ortağı MHP lideri Bahçelinin zorlamasıyla sürdürülen rejimin, Türkiyeyi ve kendi iktidarını giderek kırılgan hale getirdiğini görmüyor mu?

15- 15 Temmuzun en önemli yan etkisi, Türkiyenin ABD ve diğer Batılı müttefiklerinden çok Rusyaya güvenmeye başlaması oldu. Zaten enerji, turizm, tarım ihracatında bağımlılığımızın olduğu Rusya ile şimdi egemenlik haklarımızı kullanarak askeri işbirliğine giriyoruz. Yani dolaylı olarak 15 Temmuzun ve neyse ki bastırılmış olmasından en çok yararlananlar arasında Rusya ve Putin de bulunuyor. Şimdilik son sorum şu: Erdoğan müttefik olarak Putine ve Rusyaya ne kadar, nereye kadar güveniyor?

Bir daha hiç darbe girişimiyle karşılaşmamak, bir daha hiç böyle sorular sormak zorunda kalmamak için de soruyorum.

 

 

94 kuşağı: Fethullahçılar orduda nasıl yükseldi? (*)

Adımız aynı: Murat Yetkin. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimine kadar tuğgeneral rütbesiyle Sarıkamış’taki 9’uncu Komando Tugayının komutanıydı. Darbe girişiminin bastırılmasından sonra “Fethullahçı Terör Örgütü-FETÖ” adına darbeye katılmak suçlamasıyla 3 defa ömür boyu hapis istemiyle yargılanıyor. İsmi darbecilerin AK Parti hükümetini devirip Meclis’i kapatmaları durumda kurulacak yeni yönetimde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak geçiyordu, kalkışma sonrası bulunup iddianamelerde yerini alan belgelerde.

Onu hayal meyal hatırlıyorum. Yıllar önce Harp Akademilerindeki bir toplantıyı izlemek için gittiğimde yanlışlıkla onun subaylar arasındaki yerini bana vermişlerdi, yanlışlığı anlayınca yer kartlarımızı değişmiştik; ben gazeteciler bölümündeki yerime geçmiştim. İşin dikkat çekici yanı, Tuğgeneral Yetkin’in daha önceki rütbelerindeyken yıllarca eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un özel karargâhında çalışmış olması. Malum, 2010 yılında emekli olması ardından 2012 Ocak ayında Başbuğ’u AK Parti hükümetini devirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklayıp, sonra ömür boyu hapse mahkûm eden hâkimlerin bir kısmı şimdi FETÖ’cülük suçlamasıyla yargılanıyor, bir kısmı da aranıyor.

Tuğgeneral Murat Yetkin’in halen darbecilikten yargılanıyor olması bir rastlantı değil. Aslına bakarsanız 15 Temmuz sonrası orduyla ilişkisi kesilen, tutuklanan, yargılanan yüksek rütbeli subaylar arasında kurmay albay, tuğgeneral, tuğamiral yoğunluğu dikkat çekecek yoğunlukta. Hatta darbeye ön ayak olan “Yurtta Sulh Konseyinin” 38 üyesinden 28’i kurmay albay, tuğgeneral, tuğamiral rütbelerinde, 6’sı da kurmay albaylığa bir adım kala kurmay yarbay rütbesinde.

Bu subayların yaş ve kıdemlerini geriye doğru işlettiğimizde gerçekten insanı rahatsız eden bir tablo ortaya çıkıyor: 15 Temmuz darbe girişimine nedeniyle yargılanan eski subayların çoğunun Harb Okulu mezuniyeti 1993, 1994, 1995 yıllarında; ama daha çok 1994. O nedenle onlara “94’lüler” deniyor derin Ankara’da; biz de 94 kuşağı diyebiliriz. 68 kuşağı Türkiye’sinden, 94 Kuşağı Türkiye’sine bir dönüşüm bu aynı zamanda. 94 kuşağının, sivil liselerden Harp Okullarına giriş tarihleri de 1989-1991 arasına denk geliyor. Askeri eğitimlerine Askeri liselerden başlayanlar içinse, giriş tarihleri 1984-1986 yıllarında başlayanlar çoğunlukta.

Bu dönem 12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından yapılan ilk seçimler sonrası Turgut Özal’ın Anavatan Partisi hükümeti dönemi. Bu dönemde sivil otoritenin kurulmuş olması söz konusu değil ve zaten ülkenin ciddi bir kesimi hala sıkıyönetim altında. Ama yine de askeri okul sınavlarının çalındığı ve kopya iddiaları da ilk defa bu dönemde gazetelerde yer almaya başlamış. 94 kuşağının üsteğmen-yüzbaşı rütbelerine gelip, general-amiral olma hedefiyle kurmay subay olmak üzere Harp Akademileri sınavlarına girdikleri yıllar 2003, 2004, 2005 yılları olmuş. Harp Akademilerinde okuyup kurmay subay olan 94 kuşağının generalliğe, amiralliğe terfileri ise 2014, 2015, 2016 yıllarına denk geliyor.

Tabii bu arada zincir işlemeye devam etmiş. İsminin açıklanmasını istemeyen bir kaynağım darbe gecesi, Özel Kuvvetler Komutanı (o zaman) Tümgeneral Zekai Aksakallı’nın emri ile Astsubay Ömer Halisdemir’in vurup öldürdüğü darbeci Özel Kuvvetler subayı Tuğgeneral Semih Terzi örneğini veriyor. Terzi’nin başında bulunduğu özel kuvvetler alayından en az 12 subayın Harp Akademilerine sokulduğunu öne süren kaynağım, “Bu çok zordur” diyor; “Akademi çok sıkı ders çalışmak gerektirir, özel kuvvetlerin ders çalışacak zamanı olmaz. Hepsi kurmay subay yapılıp kilit mevkilere hazırlanmış olabilir.”

Yasadışı Fethullahçı örgütlenmenin kendi elemanlarının ordu içinde yükselmesini sağlamak için, daha önce konumlandıkları personel, adli müşavirlik, teftiş heyeti gibi birimler aracılığıyla dosyalarını temizlemek, ya da kendilerinden olmayanların sicil dosyalarını bozarak terfilerini engellemek gibi yöntemler de kullandığı da değerlendiriliyor. Aynı kaynağım, 2014-2015 Yüksek Askeri Şuralarında kurmay albay, ya da tuğgeneralliğe terfi eden 94 kuşağı subayların Güvercinlik’teki Kara Havacılık Okulu, Akıncı Üssü, Şırnak Komando Tugayı, Özel Kuvvetler Komutanlığı gibi 15 Temmuz gecesi kilit önem taşıyan birlik komutanlıklarına atandığına dikkat çekiyor.

Ancak 94 kuşağı subaylarının, Konsey üyeleri dışında darbe planlamasında rol oynamış olduğuna, hatta son aşamaya dek darbeden haberli olduğuna bile fazla ihtimal vermiyor uzmanlar. Bunun nedeni, ordu içindeki Fethullahçı örgütlenmenin tam bir gizlilik ve hücre sistemi içinde yürütülmüş olması. Yani aynı birlikteki iki subay daha birbirini tanımayabiliyor, çünkü yalnızca bağlı bulundukları sivil “imamı” tanıyor, ondan talimat alıyorlar. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hedefiyle Marmaris’e giden darbeci ekibin başındakilerden birinin diğerlerine “Aramızda Hizmet Hareketinden olmayan var mı?” diye sorması ve itiraz yanıtı almaması bunun önemli göstergelerinden birisi. Keza MİT’in 2016 baharında ByLock şifrelerini kırmaya başlayıp Temmuz sonundaki Yüksek Askeri Şura’ya dosyası girecek değişik rütbelerde 600 kadar Fethullahçı subayın varlığını fark edince gelişmelerin hızlanması da rastlantı değil. Cemaat MİT’in bu bilgiye sahip olduğunu devlet içindeki ajanları aracılığıyla öğrenince, Yüksek Askeri Şura’da 20 yıldır yetiştirdikleri elemanlar topluca tasfiye edilmesin diye, darbe düğmesine asıl planlamalarından erken basmış olabilirler.

Peki, Atatürkçü düşünce sistemine sahip olmakla ve disipliniyle gurur duyan Türk Silahlı Kuvvetler Yönetimi, üstelik 2004’te Milli Güvenlik Kurulu’nda bir sunum da yaptığı halde bünyesindeki Fethullahçı yükselişe nasıl mani olamadı? Asıl bunun üzerinde durmak lazım. Çünkü geleneksel olarak bireysel rekabetin temel alındığı TSK yapısının, bu nedenle gizlilik temelinde örgütlenen müdahalelere açık geldiği söylenebilir. Bir de birbirini dahi tanımadan hücre tipi örgütlenen Fethullahçı subayların, kendilerini Atatürkçü, ya da ulusalcı, muhafazakâr göstermek için yalan söylemeyi, takiye yapmayı yöntem olarak benimsedikleri düşünülürse durumun ciddiyeti, Türkiye’nin savuşturduğu tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir.

(*) Bu yazı 14 Temmuz 2017 tarihide Hürriyet gazetesi internet sitesinde yayınlandı.

Mehmet Şevki Eygi: nasıl mı bilirdik?

İslamcı yayıncı ve son olarak Milli Gazete yazarı Mehmet Şevki Eygi’nin 12 Temmuz gecesi 86 yaşında öldüğü açıklandı.
Cenazesine pek çok siyasetçi ve devlet adamının yanı sıra Eygi’yi “mütefekkir”, yani fikir adamı, düşünür sayan pek çok kişinin katılacağı şimdiden verilen mesajlardan anlaşılıyor.
Eygi’yi şu satırların yazarı olarak da hatırlıyoruz:
“İmtihan günleri gelip çatmıştır. Kaderden kaçmak, kurtulmak ne mümkün… Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. İslam’da askerlik ve cihad ihtiyari değildir, mecburidir.
• “Müslümanlar, komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar… Not: “Bir şeyler” olursa, silahlar patlar patlamaz, vazifeye koşmaya çalışacağız. İnşallah kızıl kâfirlerin, Deccal uşağı dinsizlerin tepelerine birer intihar uçağı gibi ineceğiz…”

Bu satırlar Eygi’nin yönettiği Bugün gazetesinde, kendi imzasıyla yayınlanmıştı. Dindar kitlenin dinî duyguları, silaha sarılarak kime karşı mücadeleye mi teşvik edilmekteydi? ABD 6’ıncı filosunun İstanbul’a gelip uçak gemisi Shangri La’nın Dolmabahçe açıklarına demirlemesini protesto edeceklerini ilan eden devrimci gençler ve işçilere karşı.
O gençler ve işçiler İstanbul’a altı ay içinde ikinci kez gelen ABD 6’ıncı Filo’yu yeniden protesto etmek üzere 16 Şubat 1969 tarihini belirlemişlerdi. İlk protesto 18 Temmuz 1968’de yapılmış, Dolmabahçe rıhtımına çıkan askerler denize itilerek tepki gösterilmişti. Dolmabahçe rıhtımında olup bitenler, Kabataş Setüstü’ndaki bir “güvenli evin” balkonundan İstanbul’a gönderilen CIA ajanı Duanne Clarridge tarafından izleniyordu. Clarridge daha Mao Ze Dung meşum Kültür Devrimine başlayıp ideoloji ithal etmezden önce Maoculuğu icat edip Hindistan’da sol hareketi bölüp seçim kaybettiren ajandı; yeni görev yeri Türkiye idi. Ankara’daki CIA istasyon şefi, Özbek Türkü Ruzi Nazar’a bağlı çalışıyordu.
(Ayrıntılarını Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı ve Meraklısı İçin Casuslar Kitabında bulabilirsiniz.)
Şimdi 6 ay kadar sonra 6’ıncı Filo yeniden gelecekti, ama bu defa meydan boş değildi; Amerikan askerini “komünizmle mücadele” adı altında savunacak yerli güçler örgütlenmişti. Protestocular 16 Şubat 1969’da karşılarında yalnızca onları durdurmak isteyen polisi değil, aynı zamanda Eygi’nin silahlanıp cihada çağırdığı kitleyi de bulmuşlardı. Aralarında mesela, bu yıl 5 Mayıs’ta ölen, İstiklal Savaşını “Keşke Yunanlılar kazansaydı” diyebilecek kadar Cumhuriyet nefreti dolu Kadir Mısırlıoğlu da vardı, konuşmalarıyla dindar gençleri devrimci gençlere karşı sokağa davet eden Milli Türk Talebe Birliği Başkanı, önceki Meclis Başkanlarımızdan İsmail Kahraman da. “Kıble de o tarafta” diye Boğaz’a demir atmış Amerikan savaş gemisi istikametinde namaza da duranları da olacaktı. Sonra saldırı gerçekleşti; 2 kişi öldü, 200 kişi yaralandı, olay “Kanlı Pazar” olarak kayıtlara geçti, 12 Mart 1971 askeri darbesine doğru tırmanan siyasi kutuplaşmanın dönüm noktalarından biri olarak anıldı.
Fethullah Gülen o sırada İzmir’de, Kestanepazarı Camiinde vaizlik ve Kuran Kursu öğretmenliği yapıyordu.
Belki o aşamada birbirlerinden haberleri bile yoktu ama onları birleştiren bir şey vardı. Onları neyin birleştirdiğini yıllarca Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapmış, dolayısıyla devletin en gizli dosyalarına vakıf olmuş, daha sora Fethullahçı savcı, polis ve hâkimlerin yürüttüğü Ergenekon-Balyoz davalarıyla hapse atılmış, sonra serbest kalmış İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:
“Fethullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.”
(Tele1 – 10 Aralık 2018)
O Genelkurmay Başkanı ABD’den icazetli 12 Eylül 1980 darbesinin başı Kenan Evren idi. Fethullah Gülen, tıpkı Eygi gibi, Komünizmle Mücadele Derneği üyesiydi, Erzurum şubesi kurucularındandı. Pekin, daha sonra Milliyet’ten Tunca Belgin’e biraz daha ayrıntı verip bu isimlerin Özel Harp Dairesi, bugünkü ismiyle Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı Seferberlik Tetkik Kuruluna kayıtlı olduğunu söyledi.
Özel Harp Dairesi, aslında ilk olarak Seferberlik Tetkik Kurulu adı altında Türkiye’nin resmen NATO’ya üye olduğu 1952 yılında kurulmuştu. Diğer NATO ülkelerindeki benzerleri gibi, Sovyet blokuyla çatışma halinde cephe gerisi faaliyet gösterecek şekilde örgütlenmiş sivil ve askeri unsurlardan oluşuyordu. Bu sivil örgütlenmelere İtalya’da Gladio, Almanya’da Werewolf, Yunanistan’da Kızıl Post gibi gayrı-resmi mitolojik isimler veriliyordu; Türkiye’de gayrı-resmî ismi Ergenekon idi. İlk olarak 1973’te Başbakan Bülent Ecevit’in kendisine yönelik suikast girişimi ardından “kontr-gerilla” diye sorumlu tuttuğu aslında bu yapıydı.
Malum bu kayıtların tamamına, daha sonra kumpas sayılıp kapatılan Bülent Arınç’a suikast girişimi soruşturması çerçevesinde, yine Fethullahçı yargı ve emniyet mensupları tarafından Özel Kuvvetlere yapılan baskında el konuldu. Sağdan soldan, İslamcıdan Kürtçüye, Ülkücüden Kemaliste, doktordan gazeteciye dek kimlerin o dosyalarda adının bulunduğu, ne kadarının imha edildiği hala meçhul.
Uzatmayalım, ölünün arkasından konuşulmaz derler; ben sadece biraz hafızamızı tazelemek istedim.

Türkiye, ABD tehditlerine rağmen Rus S-400 füzelerini teslim almaya başladı

Milli Savuma Bakanlığı Rusya’da alınan S-400 füzeleri teslimatına 12 Temmuz itibarıyla başladığını açıkladı. İlk füze parçalarının iki Rus nakliye uçağı tarafında 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin merkezi olarak kullanılan Ankara yakınlarındaki Mürted hava üssüne getirilmeye başlandığı bildirildi. Hükümet adına ilk açıklamayı yapan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu “Bitmiş bir anlaşma. Herhangi bir sıkıntı yok. Süreç bundan sora da sağlıklı bir şekilde devam edecek dedi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 1 Temmuz’da, S-400’lerin teslimatına on gün içinde başlanacağını bildirmiş, Amerikan tehditlerine rağmen Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile varılan anlaşmadan geri dönüş olmadığını söylemişti.
ABD’nin bir NATO müttefikine Rusya ile işbirliğine girmemesi talebini, yaptırım tehdidine rağmen kabul ettirememesinin –eğer varsa- nadir bir örneği olan bu gelişme, Amerikalılar açısından diğer müttefiklerine kötü örnek olma özelliği taşırken Türkiye’yi da siyasi, askeri ve ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya bırakıyor.
Son olarak Japonya’daki G20 zirvesi sırasında Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşme sonrasında Trump, Türkiye’nin Rusya’dan füze almaya karar vermesinde kendisinden önceki Barack Obama yönetiminin Türkiye’ye Patriot satmamış olmasının payı olduğunu kabul etmiş, Erdoğan da koşullar uygun olursa Türkiye’nin Patriot da alabileceğini söylemişti. Ancak bu gelişme sonrasında Kongre, Trump’a rağmen, Türkiye S-400’leri teslim alırsa, F-35 uçakları satışının engellenmesi ve ekonomik yaptırım uygulanmaya başlanması talebini tekrarlamıştı.
Şimdi sırada şu sorular var:
1- S-400’ler kurulup “aktive edilecek” mi? Yani çalıştırılıp Türk hava savuma sistemine dâhil edilecek mi? ABD bu durumda NATO hava savunma sistemine bir Rus silah sisteminin bağlanması nedeniyle gelişmiş F-35 uçaklarının gizli teknolojisinin deşifre olacağını söylüyor. Türkiye’ye ortak üreticisi olduğu F-35’lerin teslimatının engellenmesi talebi buradan kaynaklanıyor.
2- ABD bu gelişme karşısında Türkiye’ye ne tür yaptırımlar uygulayacak?
3- Türkiye bu yaptırımlara ne karşılık verecek?
Daha önce, 1975 yılında ABD 1974 Kıbrıs müdahalesi ve afyon ekimi nedeniyle Türkiye’ye askeri ambargo kararı alınca, dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, İncirlik dâhil bütün üsleri Amerikan kullanımına kapatmış, bu durum 3 yıl devam etmişti.
Hem ABD, hem Türkiye’nin batı savunma ittifakı NATO’ya üye olması, NATO’nun baş hasmının da fiilen Rusya olduğu gerçeği, S-400 konusunu Türkiye’nin özelde ABD, genelde Batı ile ilişkilerinde bir “stres testine” dönüştürmüş bulunuyor. Stres testi finans sektörünün mühendislikten alıp kullandığı bir kavram: yükleme ya laboratuvar, ya da bilgisayar ortamında dayanıklılığın sınırlarını bulmayı amaçlıyor. S-400 konusunda Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinin dayanıklılık sınırları ölçülüyor adeta.
ABD yaptırımları, sadece Türkiye’nin de ortak üreticisi olduğu F-35 uçaklarının verilmeme tehdidini kapsamakla kalmıyor. Gerçi önceki Genelkurmay Başkanlarından İlker Başbuğ F-35 programının çok geciktiğini, aksadığını ve planlandığından çok daha yüksek maliyetlere ulaştığını söylüyor ama Türkiye daha yirmi yıl öncesinden, önümüzdeki dört yıl içinde gövde ömrünü tamamlamaya başlayacak F-16’lar yerine hava savunmasını F-35’ler üzerine kurmaya başlamıştı. İşin askeri boyutunda sadece F-35’ler yok. Özellikle hava, bir ölçüde deniz kuvvetlerinde hâlâ ABD ve başka NATO ülkelerinde üretilen teknoloji ve hassas malzemeye bağımlılık mevcut.
Ancak Amerikan yaptırımları esas olarak zaten zor günler geçiren Türkiye ekonomisini tehdit ediyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan 29 Haziran’da Japonya’da Trump ile yaptığı görüşme üzerine iyimser bir tablo çiziyor. Ama ne Kongre Trump’ı destekliyor, ne de Trump bir dediği diğerini tutan bir siyasetçi; daha önce PKK’nın Suriye kolu PYD’ye karşı Fırat’ın doğusunda söz konusu edilen askeri harekâtın “ekonominizi mahvederim” tehdidi ardından askıya alındığı biliniyor. Trump, Japonya’daki basın toplantısında bu harekâtı kendisinin Erdoğan’a telefon ederek durdurduğu iddiasında bulunmuştu. Trump, Orta Doğu uzmanı yeni Ankara Büyükelçisi David Satterfield’i tam da bu günlerde, 10 Temmuz’da Türkiye’ye göndermiş bulunuyor.
ABD ile zıtlaşmanın tırmandığı süreçte Erdoğan’ın Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’yı “faizleri indirmedi” gerekçesiyle, ancak kulise yansıdığı kadarıyla yeni parti kurma hazırlığındaki eski ekonomi kaptanı Ali Babacan ile irtibatı kuşkusuyla görevden almasına dek varan hassas gelişmeler söz konusu. Trump’ın meşum Twitleriyle sadece Türkiye’de değil, en son büyükelçi örneğinde olduğu gibi (İsrail’le birlikte) en yakın stratejik ortağı İngiltere’de bile nasıl sarsıntılara yol açtığı görülüyor.
Aslında Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak yönetimindeki Türk ekonomisi, kendi yapısal sorunlarına ek olarak, ABD dışında başka dış tehditlerin de etkisi altında. Bunlar arasında Kıbrıs etrafındaki gaz arama ihtilafının askeri boyutlarıyla tırmanmasını da sayabiliriz. Avrupa Birliğinin (AB), Türk Deniz Kuvvetleri eşliğinde yapılan aramalar nedeniyle Türkiye’ye yaptırımlar uygulamaya karar vermesi, Ankara’nın tepkisine neden oldu. Türkiye’nin ihracatının yarısı AB ülkelerine, siyasi yönden sorunlar yaşasa da ekonomik bakımdan Türkiye’nin en önemli ticari muhatabı, başta Almanya, İtalya, Fransa, Hollanda gibi ülkeleri olmak üzere AB ülkeleri; en ciddi dış yatırımlar da AB’den geliyor.
Bütün bunların üzerine bir de Erdoğan’ın yerel seçimlerde yaşadığı yenilgiye bağlı olarak AK Parti içinde karşı karşıya kaldığı sorunlar binmiş durumda.
Erdoğan, S-400 meselesini sadece savunma ihtiyacı olarak değil, özellikle 15 Temmuz sonrasında ABD ile ve genel olarak Batıyla ilişkileri yeniden tanımlama ihtiyacı çerçevesinde görüyor. Öte yandan, kendileri de ABD’deki Trump yönetimi tarafından itilip kakılmaktan bıkmış başka NATO üyesi ülkelerin de Türkiye ile ABD arasındaki S-400 zıtlaşmasının sonucunu merakla beklediği dikkate alınmalı.
Dolayısıyla bu aslında iki yönlü bir stres testi sayılır.
Sorular şunlar:
1- ABD, Rus füzeleri aldı diye Türkiye’yi gözden çıkarmaya ne kadar hazır?
2- Türkiye, ABD ve AB ile ilişkileri nereye kadar gerebilir?
3- Türkiye, Rusya’ya ne kadar, nereye kadar güvenebilir?
4- Türkiye’de seçmen ekonomik faturanın ağırlaşmasını nereye kadar taşıyabilir?
5- Bu süreç yine “beka” sorununun gündemde tutulacağı bir baskın seçim getirir mi?
Türkiye’yi hem iç, hem dış siyaset ve ekonomi alanında daha da sıcak günler bekliyor.