Genel, Uncategorized

Erdoğan’a Bahçeli’nin bozkurt heykelleri önünde poz verdirten koşullar

MHP lideri Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı 31 temmuz 2019’da Ankara, Çayyolu’ndaki evinde konuk etti. (Fotoğraf: Cumhurbaşkanlığı resmî internet sitesi.)

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 31 Temmuz 2019’da MHP lideri Devlet Bahçeli’yi Ankara’nın Çayyolu semtindeki evinde ziyaret etti; ziyaretin gördüğünüz fotoğrafı Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinde yayınlandı. Fotoğrafta en dikkat çekici ayrıntı, Bahçeli’nin terası olduğu anlaşılan mekânda, fotoğrafın iki uluyan bozkurt heykeli arasında çekilmiş ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından resmî sitede yayınlanmış olmasıydı.
İki liderin yüz ifadeleri aslında pek çok şey anlatıyor, moda deyimle “anlayana”.
Medyaya yansıyan bilgilere göre Erdoğan’ın, Bahçeli ile görüşme isteği, bu defa Bahçeli’nin onu ağırlama talebi üzerine Beştepe’de değil, Çukurambar’daki MHP Genel Merkezinde gerçekleşmesi için hazırlıklar yapılmış. Ancak Bahçeli, Erdoğan’ı evinde ağırlamak isteyince Cumhurbaşkanı ilk defa bir parti liderini evinde ziyaret etmiş oldu.
Önemli ayrıntıdır, kayda girmek lazım.
Daha önce –tam aynısı değil ama- benzeri bir buluşma, AK Parti’nin meclis çoğunluğunu yitirdiği 7 Haziran 2015 seçimi ardından yapılmıştı. HDP’nin yükselişine tepki duyan Bahçeli’nin erken seçim çağrısı altında Deniz Baykal (CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu da ters köşede bırakarak) durumdan avantaj çıkarabileceği umuduyla Erdoğan ile görüşme istemiş, Erdoğan’ın Beştepe’de görüşme talebini reddedince görüşme Çankaya’da gerçekleşmiş ve basına görüşmenin Erdoğan’ın talebi ile yapıldığı duyurulmuştu. Baykal istediğini (Meclis başkanlığı ve yeni Anayasa yazımı konuşuluyordu) alamamış, ibre MHP’ye, PKK ile diyalogun kesilmesi ve 1 Kasım seçimine dönmüştü ama Erdoğan’ın o aşamada bu görüşmeyi Baykal’ın istediği koşullarda kabul etmesi, içinde bulunduğu durumun zorluğunu ve çıkış yolu arayışını gösteriyordu.
O nedenle şimdi de Erdoğan’ın Bahçeli’nin evinde görüşme talebini kabul ederek basına uluyan Bozkurt heykeli önünde poz vermek durumunda bırakan koşulları tahlil etmekte, bizi önümüzdeki günlerde nelerin beklediğini anlamak bakımından fayda var.


Bozkurt selamı: nereden, nereye?

Aslında bir zamanlar İslamcı kesim tarafından neredeyse “put” muamelesi gösterilen bozkurt ve bozkurt işareti ile Erdoğan’ın ilk barışıklığı 15 Temmuz 2016 Fethullahçı askeri darbe girişimi sonrasına rastlıyor. Erdoğan’ı o gece Atatürk havalimanında karşılayan kitlenin önemli bir kısmı bozkurt selamı veriyordu: idam cezası talebi de yoğun olarak orada yeniden gündeme getirilmişti. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişi 16 Nisan 2017 halkoylamasında Bahçeli’nin desteği sayesinde, yüzde 52 ile kazanan Erdoğan, yine Bahçeli’nin talebiyle erkene alınan 24 Haziran 2018 cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde bu konuda bir adım daha attı: 10 Mart 2018’de Mersin’de bozkurt işareti yaptı. Buna ilk tepki 26 Mart 2015’te Uşak’ta Erdoğan’ın seçim konvoyu geçerken bozkurt işareti yaptığı için gözaltına alınan, o dönem MHP il yöneticisi, şimdi İYİ Partili Seher Kayıhan’dan gelmiş, Kayıhan “Benim ne suçum vardı?” diye sormuştu.
Şimdi bazı okurların “Kılıçdaroğlu da 29 Mart 2017’da Kayseri’de bozkurt selamı vermişti” dediğini duyar gibiyim. O tarihte CHP hâlâ bu yolla MHP kitlesini etkileyebileceğini düşünüyordu. İslamcı olsun, laik olsun, merkez siyasette bir zora düşünce Türk milliyetçiliğine göz kırparak “Bozkurta sarılma” refleksi yaşanıyor dönem dönem ama bu taktik başvuranlara yâr olmuyor. Nitekim Kılıçdaroğlu’nun Bozkurt selamı, bazı CHP’lileri kızdırmak dışında bir işe yaramamıştı? Peki, daha sonra bunu “Rabia’yı sayarken (…) iradem dışında oldu, ama güzel de oldu” şeklinde açıklayan Erdoğan Mersin’de ne sonuç aldı? 31 Mart 2019 belediye seçimlerinde Mersin’de İYİ Parti destekli CHP adayı Vahap Seçer, AK parti destekli MHP adayında yüzde 9 fark attı; bu, 23 Haziran seçim tekrarında CHP’li Ekrem İmamoğlu’nun AK Parti-MHP adayı Binali Yıldırım’a attığı fark kadardı. Öte yandan MHP, 31 Mart seçimlerinde AK Parti’nin elindeki 6 belediyeyi aldı.


Erdoğan’ın Bahçeli ziyaretinin arka planı


Gelelim Erdoğan’ı Bahçeli’nin terasında uluyan bozkurt heykeli önünde poz verdiği sıradaki siyasi koşullara:
• Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden bir gün önce, 30 Temmuz’da iki önemli gelişme vardı.
İlk akla gelen Milli Güvenlik Kurulu toplantısıydı. Burada Doğu Akdeniz’e dördüncü Türk savaş gemisinin gönderilmesine yol açan Kıbrıs petrol-gaz arama hakları gerilimi “hak ve menfaatlerimizin korunması” bakımından “hayati önemde” olarak tanımlanıyordu. Bir diğer konu da Suriye sınırına, özellikle de ABD destekli olarak PKK/YPG kontrolünde bulunan Tel Abyad’ın karşısındaki Akçakale civarına yapılmakta olan askeri yığınaktı. Milli savunma bakanı Hulusi Akar, 23 Temmuz’da kendisini ziyarete gelen ABD Dışişleri Suriye Özel temsilcisi James Jeffrey’e, ABD işbirliği yapmazsa Türkiye’nin Fırat’ın Doğusunda “Güvenli Bölge” için kendi adımlarını atacağını söylemişti.
• 30 Temmuz’da Erdoğan-Bahçeli görüşmesini ilgilendiren diğer önemli konu da Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’dan geldi ve kamuoyunda fazla dikkat çekmedi. Tayland’daki ASEAN görüşmeleri çerçevesinde Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi (diğer konuların yanında bunu da görüşen) Çavuşoğlu, Çin’in Uygur bölgesindeki Türk asıllılara yönelik insan hakları ihlalleri için on kişilik bir heyet gönderileceğini açıkladı. AK Parti-MHP icraatına Avrasyacılık temelinde destek veren Vatan Partisi lideri Doğu Perinçek’in Çin Komünist Partisi çizgisindeki “sorun olmadığı” sözleri, Türkçülük duyarlılığına sahip MHP kesimlerini bir süredir rahatsız ediyordu. Erdoğan’ın Rusya ve Çin’le ilişkileri geliştirmek istediği dönemde Uygur Türkleri nedeniyle MHP’yi küstürmeyecek bir dengeye özen gösterdiği söylenebilir.
• Erdoğan-Bahçeli görüşmesinden birkaç gün önce, 26 Temmuz’da Anayasa Mahkemesinin, “Barış Akademisyenleri Davasında” ifade özgürlüğü ihlali bulunduğuna karar verdi. Bu karar, Erdoğan’ın yerel seçim yenilgisinden sonra muhalefet ve ekonomi belirleyenleriyle diyalog ve uzlaşma yerine, ipleri daha da sıkı eline alma amacıyla Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini elden geçirme kararı aldığı günlere denk geldi. Nitekim Merkez Bankası Başkanının görevden alınması (6 Temmuz), daha önce Adalet Bakanı Abdülhamit Gül tarafından meclis tatili öncesi görüşülmeye başlanacağı açıklanan Yargı Reformunun, AK Parti Genel başkan Vekili Numan Kurtulmuş tarafından tatil sonrasına kaldığının açıklanması (9 Temmuz) önemli aşamalardı. Görüşme bu bakımdan AK Parti içinden MHP’ye dair rahatsızlık işaretlerine karşı, Erdoğan’ın “Bahçeli’yle devam” tercihini gösteriyor.
• Aynı günlerde, ABD’nin bütün tehditlerine karşın Rusya’dan S-400 füze parçaları gelmeye başlamış (12 Temmuz) ve ABD Savunma Bakanlığı misilleme olarak Türkiye’nin ortağı olduğu F-35 programından çıkarılma sürecini başlattığını açıklamıştır (16 Temmuz). Milli Savunma bakanı Akar bu aşamada Türkiye’ye haksız olarak F-35 verilmemesinin sadece Türkiye değil, NATO savunmasını da olumsuz etkileyeceği uyarısında bulunmuştur; bir rahatsızlık dile getirilmektedir. Ankara, 20 Temmuz’da S-400’lerin ilk parti teslim sürecinin sona erdiğini açıklamış, Akar 22 Temmuz’da Fransa Savunma Bakanı Florence Parly ile telefonda görüşerek acil ihtiyaç için NATO-uyumlu SAMP-T füze savunma sistemi önerdiği için teşekkür etmiştir. Bir gün sonra 23 Temmuz’da ABD Başkanı Donald Trump, 23 Temmuz’da Cumhuriyetçi senatörleri Beyaz Saray’da toplayarak Türkiye’ye, daha fazla Rusya’ya yaklaştırabilecek yaptırımları frenlemeye çalışmıştır; etkili senatörlerden Linsdey Graham “S-400’ler çalıştırılmazsa” çözüm yolu olabileceği şeklinde bir geri adım ifade etmiştir.
• Erdoğan-Bahçeli görüşmesinin yapıldığı gün ise, Türkiye’nin 20 yıllık uzun dönemli stratejik hava savunmasının üzerine kurulduğu F-35 uçaklarının ilk eğitimini almak için bir yıldır ABD’de bulunan Hava Kuvvetleri personeli dönmeye başlamıştır. “Gidip Ruslardan alırız” türlü çıkışların her hangi bir stratejik planlamaya ve akla dayanmaktan çok tepkisel düzeyde kaldığı görülmektedir.
• Erdoğan bahçeli görüşmesinden bir gün sonra ise dikkate değer dört gelişme oldu.
Biri, Savunma Sanayi Başkanı İsmet Demir’in S-400 teslimatının ikinci parti teslimatının 2020 yılında başlayacağı açıklamasıydı; bu, teslimatı dolayısıyla S-400’leri çalıştırmayı” sürece yayan Ankara’nın ABD ve NATO ile kapıları kapatmayan bir “bekle gür” sürecine girdiğini gösteriyordu.
Diğeri, 1 Ağustos sabaha karşı, saat 02.13’te Cumhurbaşkanı İletişim başkanı Fahrettin Altun tarafından yayınlanan bir Twitter mesajında “Kök söktürmeye devam” ve “Topunuz gelin, topunuz” şeklinde meydan okuma ifadelerine yer verilmesiydi. Ankara’yı az çok tanıyanlar bu mesajın, 31 Temmuz’da Bahçeli ile görüşmenin de ardından yapılıp geç saatte biten bir toplantı ardından yayınlandığı izlenimine kapıldı.

Hedef İYİ Parti üzerinden MHP’yi güçlendirecek “Tersine 28 Şubat mı”?


• Birkaç saat sonra Bahçeli’den, 3-4 Ağustos’ta Kurultay ilan eden İYİ Parti’deki MHP kökenlilere “geri dönün” çağrısı geldi. Bu gelişme Ankara siyaset kulisinde Erdoğan’ın Ali Babacan (ve destekçisi Abdullah Gül) ve Ahmet Davutoğlu çıkışlarının AK Parti’den muhtemel kopuş ihtimaline karşı, MHP’yi güçlendirme çabası olup olmadığı sorusuna yol açtı. Acaba Erdoğan’ın kurmayları, 28 Şubat sürecinde DYP’nin altının oyulup Necmettin Erbakan’ın RefahYol hükümetinin düşürülmesi hareketini tersine çevirip, şimdi İYİ Parti’nin içinin boşaltılıp AK Parti’nin gayrı-resmî koalisyon ortağı MHP’nin güçlendirilmesi taktiğini mi önermişlerdi. İYİ Parti lideri Meral Akşener’e, cevap olarak Erdoğan’a “Bahçeli’ye ne önerdiğini” sordu.
• Ve Yüksek Askeri Şura kararları açıklandı. Orgeneralliğe terfi yok, subayları korgenerallikte dolayısıyla orgenerallik beklentisinde tutma girişimi olarak yorumlandı bu hamle. Ama Yeniçağ yazarı Ahmet Takan’ın iddiasında olduğu gibi aynı zamanda Silahlı Kuvvetler içinde –darbe girişimine karşı durmuş olan kesimden- “Perinçekçi” olduğu öne sürülen sol-milliyetçi bir grubu da tasfiye mi etti kararlar? Öyle ise, bu da Bahçeli’yi memnun edecek bir gelişme sayılmalı.
Bütün bunlar neyi mi gösteriyor?
Erdoğan bir yandan ekonomik durgunluk, bir yandan S-400/F-35 krizi, bir andan AK parti içindeki çatlaklar ve yerel seçim yenilgisinin psikolojik baskısı altında kendisini hiç rahat hissetmiyor.
Bulduğu en kolay çözüm, MHP lideri Bahçeli’nin desteğine tutunmaya devam etmek ve onu güçlendirmek için çalışmak gibi görünüyor.
Bu kendisi ve partisine hayır getirecek bir yöntem midir?
Onu zaman gösterecek.
Ancak uluyan bozkurt heykelleri arasında Bahçeli’nin terasında verilip Cumhurbaşkanlığı sitesinde yayınlanan fotoğrafın arka planını bu şekilde tahlil etmek mümkün… Yaz sıcağında biraz uzun oldu ama umarım değmiştir sonuna kadar okumuş olmanıza.

Genel, Uncategorized

Anayasa Mahkemesi “Türkiye’de hâlâ yargıçlar var” dedirtti ama Beştepe bulutlu

Anayasa Mahkemesi’nin 26 Temmuz’da “Barış Akademisyenleri Davasında” imzacıların ifade özgürlüğünün ihlal edildiğine ve devletin 10 bireysel başvurucuya 9’ar bin lira tazminat ödemesi gerektiğine karar verdi. Gelen sert tepkiler üzerine de 30 Temmuz’da bir basın duyurusuyla kararın gerekçesini açıkladı.
Gerekçeler kısmında hemen dikkat çeken birkaç ifade bulunuyordu:
• Anayasa Mahkemesi terörden kırık yıldır çekmiş bir toplumda güvenlik güçlerinin “katliam, kıyım ve işkence” ile suçlanmasına katılmıyordu.
• Bununla birlikte, “Anayasa Mahkemesinin hiçbir şekilde içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilirdi”.
• İmzacıların dilekçesi, “Kanuna aykırı eylem yapmaya teşvik anlamına gelmiyordu”.
Bu duyuruyla aynı sıralarda Balıkesir Adliyesinde ilk duruşması yapılan imzacılardan matematikçi Tuna Altınel mahkemece (denetimli serbestlik ön görülmeden) tahliye edildi. Bu tahliyeyi AYM kararının ilk dolaylı sonucu saymak mümkün. Şimdi, başta bireysel başvuruları kabul edilen 10 öğretim üyesi olmak üzere diğer imzacıların kendilerini mahkûm eden mahkemelerde davalarının yeniden görülmesine çevrildi gözler.
Anayasa Mahkemesi kararlarını, beğenseler de beğenmeseler de uygulamak zorunda olan üniversite rektörlerinin, bazılarının tek derdi kendilerince Beştepe’nin gözüne girmek olan hukukçu, gazete ve TV yorumcularının, karşı bildiri yayınlayarak meslektaşlarının hapiste kalmasını isteyen öğretim üyelerinin tavrını ciddiye almak mümkün değil; yarın unutulacaklardır.
Ancak AYM’nin önce kararı, sonra kararının arkasında durması, kolay unutulacak bir dönüm noktası değil. Birkaç açıdan değil:
1- Karar 8-8 oylama ile alınmış ama Başkan Zühtü Arslan’ın eşitlik durumunda çift oy sayılan kanısı ifade özgürlüğünden yana olduğu için bu karar çıkmış. Bu durum, üyelerin son 17 yıldır AK Parti döneminde atandığı AYM bünyesinde ifade özgürlüğü konusunda ciddi bir fikir ayrılığının, tartışma ortamının bulunduğunu gösteriyor.
2- Bu olumlu. Aslında daha bir gün önce, 25 Temmuz’da yeni üye Selahaddin Menteş’in üyelik töreninde konuşan Arslan, Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin “temel hak ve hürriyetlerin korunması ülküsünden ayrılmayacaklarına dair yemin ettiklerini” hatırlatmıştı.
3- AYM’nin bu kararı, uzunca bir süredir AK Parti hükümeti doğrultusunda siyasallaştığı suçlamalarına maruz kalan yargı kademelerinde bir rahatlamaya yol açabilir. Çoğu yargıcın göz kenarıyla hep iktidarın ne tepki vereceğine baktığı ortamda, AYM kararı, yargı bağımsızlığının gelişmesi, alınan kararların “temek hak ve hürriyetler” alanının genişletilmesinden yana cesaretlendirici bir dönüm noktası sayılabilir.
4- Bu cesaretlendirme etki alanına Osman Kavala’dan Selahattin Demirtaş’a, Cumhuriyet çalışanlarından Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak’a dek pek çok isim aleyhindeki davaları alabilir. Bu Türkiye’nin dışarıda, özellikle Avrupa Birliği ölçüleriyle kötü durumda olan itibarını düzeltecek, ülkedeki demokrasinin kalitesini biraz olsun artıracak, ancak diğer yandan muhalefetin de kendisini daha rahat ifade etmesine yol açabilecektir.
5- Dolayısıyla, “Türkiye’de hâlâ yargıçlar var” dedirten bu AYM kararı ve sonrasındaki duruşunun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Abdülhamit Gül yönetimindeki Adalet Bakanlığı bürokrasisi, Bakan ve yardımcısının yönetimindeki Hâkimler ve Savcılar Kurulu tarafından nasıl karşılanacağı dikkatle izlenmeli. Ne de olsa, bir yandan yerel seçim yenilgisi, bir yandan AK Parti bünyesinde baş gösteren yeni parti oluşumları, diğer yandan ABD ile Rus S-400 füzeleri gibi dış ve ekonomik durgunluk gibi iç sorunların baskısı altındaki Erdoğan, iplerin o kadar gevşemesinden hoşlanmayabilir.
Neticede, gayet kısıtlı da olsa Avrupa Birliği kapılarını da gözeten bir yargı reformunun dahi Meclis tatili sonrasına ertelendiği bir ortamdayız. Yargı reformunun çıkıp çıkmayacağının ve çıkarsa nasıl çıkacağının önemi mevcut koşullarda, özellikle AYM kararı ardından daha da artıyor.
Her halükarda, AYM kararı ve ardından sergilediği duruş bir dönüm noktası olarak nitelenmeyi hak ediyor.
Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini daha da güçlendirmek üzere çalışma başlattığı mevcut süreçte bu dönüm noktasının özgürlüklerin ve demokratik kalitenin gelişmesinden yana olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Genel, Uncategorized

Hayal görmeyin, Erdoğan Cumhurbaşkanlığı sistemini daha da güçlendirme hazırlığında

Son haftalarda Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin yumuşatılabileceği yolunda iddia ve yorumlar artmaya başladı.
Bu iddia ve yorumlara yol açan bir kaç neden var:
1- Yerel seçimlerde muhalefetin başarısı… Özellikle İstanbul’da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın ısrarıyla gidilen seçim tekrarından CHP adayı Ekrem İmamoğlu’nun farklı galibiyetle çıkması, bunun getirdiği itibar erozyonu;
2- Yerel seçimlerden önce başlayan, ama AK Parti’nin seçim yenilgisiyle parti bünyesindeki hareketlenme… Ali Babacan’ın, Abdullah Gül’ün de desteklediği ayrı oluşum amaçlı istifası ve Ahmet Davutoğlu’nun sert çıkışlarının ortaya çıkardığı fay hatları;
3- Erdoğan ve AK Parti’nin, yüzde 50 artı 1 oy zorunluluğu nedeniyle, iktidarda kalmak için MHP lideri Devlet Bahçeli’ye bağımlı hale geldiği, idare, yargı ve güvenlik atamalarında koalisyon ortağı gibi davranmasının AK Parti bünyesinde yol açtığı rahatsızlık;
4- Belli bir seviyenin üzerindeki bütün atamaların doğrudan cumhurbaşkanı tarafından yapılıyor olması ve bakan yardımcılıklarının kaldırılan müsteşarlık sisteminin yerini tutamaması nedeniyle bürokraside yaşanan yetki-sorumluluk kilitlenmesi;
5- Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında bir komisyon kurarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini değerlendirmeye aldığının açıklanmış olması.
Muhalefet liderleri, bu nedenlerle, anayasayı değiştirmesi için Erdoğan üzerinde baskı kurmaya çalışıyor, çıkışlarda bulunuyorlar. Örneğin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, eğer Erdoğan’ın isteği başkanlıksa, ABD’de olduğu gibi Parlamento ve yargıyı güçlendirecek bir sistemi, ya da Fransa’da olduğu gibi yarı-başkanlık sistemini Türkiye’ye uyarlamak için işbirliğine kapı açtı. İYİ Parti lideri, Meral Akşener, parlamenter sistem merkezli yeni bir anayasa için çalışmalara başladıklarını açıkladı. HDP ve Saadet Partisi bünyesinde de yeni anayasa çalışmaları olduğu haberleri alınıyor. Sisteme dair hiçbir şikâyeti olmayan tek liderin, belki de sistemden en çok fayda sağlayan Bahçeli olduğu görülüyor.
Yalnız siyasilerin beyanları değil, tuhaftır ki daha çok eskiden AK Parti saflarında siyaset yapmış, ya da kalem oynatmış isimler, öteden beri muhalif ya da eleştirel olanlardan daha fazla beklenti dile getiriyorlar. Beklentileri şöyle sıralamak mümkün:
1- Erdoğan da Bahçeli bağımlılığından kurtulmak istiyor, ayrıca yeni parti oluşumlarının iktidarı üzerinde risk oluşturmasını istemiyor, dolayısıyla yüzde 50+1 sistemini değiştirme eğiliminde;
2- Cumhurbaşkanlığı sisteminde milletvekilinin hem Meclis’te, hem seçmen gözünde etkisi azaldı. Bu rahatsızlığı gidermek ve farklı arayışların önünü kesmek amacıyla Meclis’in gücünü artırma yoluna gidebilir;
3- Tek adam yönetimine gidiş eleştirileri sadece iç siyasette demokrasinin niteliğini değil, aynı zamanda ekonomiyi de, (ABD ile S-400 krizi ve Rusya’yla fazla içli dışlı olma örneğinde görüldüğü gibi) dış ve güvenlik politikalarını da olumsuz etkiliyor. Türkiye’nin dışarıdaki itibarını artırmak için anayasal düzenlemeye gidebilir.
Oysa Ankara kulislerine alıcı gözle bakınca, bu beklentilerin fazla iyimser olduğunu, ortada Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde köklü değişikliğe gideceğine dair somut bir işaret olmadığı görülebiliyor. Çünkü;
1- Çalışmanın Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin “Birinci Yılı Değerlendirmesi” başlığını taşıyor. Yani, ilgililerin “henüz yüzde 10’u uygulamada” dediği bu sistemin daha da geliştirilmesi için gerekenleri saptamak;
2- Çalışmanın iki öncelikli alanı var.
Birincisi algı analizi… Halk sistemi nasıl algılıyor? Kötü algılıyorsa yeterince bilgisi olmadığından mı, somut gözlemlerinden mi, kavram kargaşasından mı, ya da ideolojik yargılardan mı?
İkincisi olgu analizi… Yani sistemin getirdiği yararlar nedir, sorunlar nedir, eksiklikler, aksaklıklar nerededir?
3- Bir sonraki aşama bu sorun, eksiklik ve aksaklıkların giderilmesinin kararname düzeyinde mi, kanun düzeyinde mi olduğunu belirleyip kararı Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bırakmak.
Bu kadar. Peki, ya yüzde 50+1, ya bütçenin meclis tarafından hazırlanabilmesi, ya yasama/yürütme dengesinin Meclis’ten yana değiştirilmesi, partili cumhurbaşkanı meselesi?
Sorulduğunda alınan cevap aynı: “Norm temelli bir değişiklik öngörülmüyor”.
Tabii tek karar verici Cumhurbaşkanı Erdoğan olduğu için, onun dediği gibi yapılacak ama bu çalışma bu soru ve sorunların herhangi birine dokunmayı amaçlamıyor; sadece sistemin daha da güçlendirilmesi, daha pürüzsüz işletilmesi için yürütülüyor.
Beştepe, muhalefetin herhangi bir anayasa değişikliği girişimini halk oylamasına götürmek için 600 sandalyeli Meclis’te en az 360 oy toplaması gerekiyor ki bütün muhalefet partilerinin oylarının toplamı dahi bu sayıya yanaşamıyor. Anayasayı halk oylaması olmadan, Meclis’te değiştirebilmek için gerekli milletvekili sayısı ise 400 ki Cumhurbaşkanının bu durumda da halk oylaması, referandum isteme hakkı var.
Beştepe’nin buradaki güvencesi, siyasetin temel kurallarından birisi: dünyanın hiçbir yerinde seçmen kendisine verilmiş oy hakkını iade etmek istemez. Yani, bir halk oylaması durumunda seçmenin “hayır, ben cumhurbaşkanı seçmek istemiyorum, sadece milletvekili seçmek istiyorum” deme ihtimalinin olmayacağı inancı var ki, boş bir inanç değil. Ayrıca son yerel seçimler, seçmenin artık her oy kullanma fırsatını sonuna dek değerlendirdiğini başta AK Parti yönetimine gösterdi.
Öte yandan Erdoğan ve ekibi, dışarıdan bakıldığında üstlerinde bir tür vesayet kurmuş görünen Bahçeli’nin, özellikle son seçimlerden sonra pek bir gücü kalmadığı kanısında. Şimdiye dek AK Parti’yi MHP taşıdı ve bunun karşılığını da aldı, ama buradan sonra zorlamasa iyi olur gibi bir anlayış var. Bahçeli’nin şimdiye dek kullandığı en etkili siyaset kozu, seçim/halk oylaması istemek oldu; 2002’den bu yana tersine tek bir örnek yok.
Ama şu anda Bahçeli erken seçim istese bile Erdoğan’ın buna uyma ihtimali çok düşük. Özellikle de ekonominin mevcut durumunda… Önce ABD Başkanı Donald Trump’ın S-400 nedeniyle anında yaptırım ilan etmeyip ekonomideki gidişi üstüne almaması, ardından Merkez Bankası Başkanı değişikliği ile birlikte Erdoğan’ın önünde ekonomiyi istediğince düzeltmesi önünde engel kalmadı. Zaten CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun “Seçime gerek yok. Damat-kayınpeder “biz çözeceğiz” diyorlar, zaman tanımak lazım. Engel çıkarmayacağız” demesinden sonra işler daha da değişti. CHP’nin hedefi bu süreyi belediyelerin başarılı olması için çalışıp 2023 seçimine hazırlanmak gibi görünüyor.
Özetle, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yerel seçim yenilgisinden Cumhurbaşkanlığı sistemini daha çoğulcu hale getirme sonucu çıkardığı ve örneğin yüzde 50+1 gibi, Meclis’e bütçe yetkisi verme gibi düzenlemelere gideceği beklentisine girenler varsa, hayale kapılmamalarında fayda var. Tam tersine, Erdoğan sistemi daha güçlendirmek isteyebilir; örneğin yeni Meclis iç tüzüğü bu amaca hizmet edebilir.
Toplantılarda bakanlara, bürokratlara ulaşamamaktan şikâyet eden AK Parti milletvekilleri içinse yapacak pek bir şey yok; yeni düzenlemelerle aradaki duvarlar daha da yükseltilecek gibi.

Genel, Uncategorized

Türkiye Rusya’ya bağımlı hale getirilmemeli: Kılıçdaroğlu hükümeti de, ABD’yi de uyarıyor

“Tarihimizde hiç bir zaman Rusya’ya bu kadar bağımlı hale gelmedik” diye uyarıyor CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu; “Enerji, turizm ve tarım ihracatında zaten bağımlıyız. Şimdi savunma ve savunma sanayiinde de bağımlı hale gelmemeliyiz.”
Kılıçdaroğlu bu sözleri 23 Temmuz’daki telefon görüşmemizde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 22 Temmuz’da TGRT’de yaptığı açıklamaları sormam üzerine söyledi. Çavuşoğlu Türkiye’nin hala ABD Başkanı Donald Trump’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a S-400’e karşı yaptırımlar konusunda verdiği sözleri yerine getirmesini beklediğini ve eğer F-35 anlaşması iptal olursa Türkiye’nin başka uçak seçeneklere bakacağını söylemişti. Bu da akıllara hemen Rusya’nın “uçak da satalım” teklifini getiriyordu.
Kılıçdaroğlu, S-400 ve F-35’in de ötesinde, dış politika ve Türkiye’nin önündeki bağımlılık tehlikesi konusunda hem AK Parti hükümeti hem de ABD ve AB yönetimlerine şu çağrı ve uyarılarda bulundu:

  • “İzlenen dış politika Türkiye’yi ciddi açmazlarla karşı karşıya bırakıyor ve yalnızlaştırıyor. ABD ile de Avrupa Birliği (AB) ile de ilişkiler giderek kötüleşiyor. ABD ve AB’nin Türkiye’ye haksız yaptırım dayatmaları bu yalnızlığı artırıyor ve Rusya ile daha çok işbirliğine itiyor.
  • “Düşürülen Rus uçağı -ki sonra özür dilediler- bu bedelin ortaya çıkmasına neden oldu. ABD’nin bize Patriot füzesi satmaması üzerine de Rus S-400’leri gündeme geldi. İhtiyacımız varsa S-400 alınmaz değil, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar gelip ihtiyaç konusunda bilgi verdi, alınabilir ama bu Rusya’ya bağımlılığı artırma yönünde olmamalı.
  • “ABD’nin şimdi de F-35’leri vermemesi daha fazla soruna yol açacaktır. F-35’ler Türkiye için önemli. Maddi zararın 9 milyar dolar olacağı söyleniyor ama daha da önemlisi bunlar bizim yirmi yıldır savunma planına aldığımız, F-16 dönemi biterken devreye alacağımız, teknoloji ve üretimine ortak olduğumuz, Türkiye’ye istihdam getiren sistemler. Gelmemesi sadece Türkiye’nin savunmasına değil, NATO savunmasına da zarar verecek. Halen bölgesinin en güçlü ülkesi olan Türkiye’nin güçsüz hale düşürülmemesi gerekir.
  • “Biz ABD ve AB ile ilişkilerin karşılıklı saygı içinde gelişmesini istiyoruz. Güvenlik konularının, çıkarlarımıza zarar vermeyecek şekilde NATO standartlarında sürdürülmesini istiyoruz. ABD ve AB’nin tepkisel ve yanlış yaptırım politikalarını gündeme almadan önce hem bu durumu, hem Türkiye’nin coğrafi konumunu, hem de Türkiye ve Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki demokrasinin durumunu da göze almalarında fayda var. Ne kadar eleştirsek de, bölgemizde demokrasinin etkili olduğu ülke Türkiye; o nedenle de önem taşıyor. Oysa Türkiye bu yanlış yaklaşımla Rusya’ya itildikçe iki tek adam rejimi [soru üzerine, Putin ve Erdoğan] karşılıklı dayanışma içinde bu süreci götürüyor.
  • “ABD ve AB yaptırımlarına karşı olmak Rusya’ya bağımlılıktan yana olmak değildir. Türkiye’nin enerji, turizm ve tarım ihracatından sonra savunma ve savunma sanayiinde de Rusya’ya bağımlı hale gelmesi Türkiye’nin ulusal güvenliği ve çıkarlarına aykırıdır. Türkiye Cumhuriyetinin temelinde siyasi ve ekonomik bağımsızlık yatar.”
    Kılıçdaroğlu’nun yorum ve uyarıları, Türkiye ve ABD arasında köprülerin tamamen atılmaması için yoğun diplomasi yürürken şu günlerde özellikle önem taşıyor.
Uncategorized

Akşener’den Erdoğan’a: Meclis’e S-400 bilgisi verin, ABD düşmanımız olduysa bilelim.

“Karanlıkta kaldık” dedi İYİ Parti lideri Meral Akşener telefonda ve birbiri ardına cümleleri sıraladı: “Milli meseledir, ülke güvenliğidir diye S-400 alımı konusunda devletin yanında duruyoruz ama bu konuda bize verilmiş tatmin edici bir bilgi yok. Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar bazı teknik bilgiler verdi ama siyasi yönelimi bilmiyoruz. Rus füzeleri almamız artık Rusya’nın dost ve müttefik, ABD’nin düşman olduğu anlamına mı geliyor? Türkiye’nin tehdit algısı mı değişti? NATO’da kalmak Allah’ın emri değil elbet ama çıkmayı mı düşünüyoruz? Bu konuda bir muhalefet partisi genel başkanı olarak sorularım var. Diğer muhalefet partileri adına konuşamam ama onların liderliklerine de bu konuda bir bilgi geldiğine dair duyumum yok. Türkiye’nin güvenliğini ilgilendiren, ciddi bir konu bu… Sayın Cumhurbaşkanının sadece parti liderliklerine değil, Meclis’e de bu konuda bilgi vermesi gerekiyor. Bu meşru bir taleptir, bunu beklemek hakkımız.”
Geçmişte cumhurbaşkanları, Turgut Özal da, Süleyman Demirel de, Ahmet Necdet Sezer ve Abdullah Gül de kritik konularda muhalefet parti liderlerine bilgi verip görüş aldılar. Erdoğan’ın –tamamı olmasa da- muhalefet liderlerini Cumhurbaşkanlığına davet edip görüşmesi bilindiği kadarıyla 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimi sonrasında oldu.
Rus yapımı S-400 füzelerinin alımı Türkiye’nin stratejik tercihlerinden oldu. Bu nedenle, Türkiye’nin uzun vadeli hava savunma planlarının bel kemiği olan F-35 projesinden –ortada kamuoyuna yansıyan ciddi bir alternatif bulunmaksızın- çıkarılmayı göze aldı Erdoğan. Hem S-400, hem F-35’lere karşı olduğunu açıklayan HDP dışında Meclis’te S-400 tercihine karşı çıkan bir muhalefet partisi olmadı. Örneğin, CHP lideri Kılıçdaroğlu ABD’yi eleştirdi, Genel Başkan Yardımcısı Ünal Çeviköz ise S-400/F-35 geriliminin ABD ile müttefiklik ilişkilerine zarar verme ihtimaline dikkat çekti ki Dışişlerinin açıklaması da zaten tamiri mümkün olmayan hasardan söz ediyordu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefet liderleriyle bir toplantı yapıp hükümetin bu önemli tercihlerdeki gerekçelerini açıklaması, Türkiye’nin tehdit algısında AK Parti hükümeti açısından bir değişiklik olup olmadığını anlatması, Meclis’e bu konuda bilgi verilmesi bu konudaki spekülasyonları da azaltacaktır.
“Bir-iki-üçler, yaşasın Türkler…” Çocukken oyundaki ebeyi belirlemek için saydığımız tekerlemelerden biriydi bu. “Bir, iki, üçler, yaşasın Türkler…” diye başlardı. Sonra ne Almanın “domuzluğunu”, ne İtalya’nın “tilkiliğini” bırakıp, Amerika’yla İngiltere’ye hiç dokunmadan, “On üç, on dört, on beş, Ruslar kalleş” diye biten, İkinci Dünya savaşı ardından uydurulmuş Soğuk Savaş propagandalarından biriydi belli ki.
Türkiye savaş sonrasında ABD-İngiltere safında yer tutmuş, 1947’de Yunanistan’la birlikte Marshall yardım planı kapsamına alınmış, 1950’de ABD’nin isteği üzerine Kore’ye asker göndermiş, 1952’de ABD’nin teklifiyle Sovyet Blokuna karşı kurulan Batı askeri ittifakı NATO’ya üye yapılmıştı. Türkiye, Sovyetlerle olan kara ve deniz komşuluğu, İran, Irak ve Suriye’yle sınırı, İsrail, Kıbrıs ve Mısır’a coğrafi yakınlığı, Kafkas ve Orta Asya ile özel bağları nedeniyle çok değerliydi. Türkiye’de hükümet deviren, demokrasi ve ekonomiyi gerileten üç darbenin de Soğuk Savaş sırasında olması ve bu üç darbenin de NATO’ya, dolayısıyla ABD ile ittifak ilişkisine bağlılık sözü vermesi tesadüf değildi.
Herkesin artık o defterin kapandığını düşündüğü sırada gelen 15 Temmuz 2016 darbe girişimi öncekilerden farklıydı. Bu defa Kemalizmi kendisine kılıf yapmaya da çalışmadan, bariz bir şekilde İslamcı bir gizli örgütün, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın AK Parti iktidarı zamanında mensupları devletin pek çok kilit noktasına getirilmiş Fethullah Gülen örgütünün parmağı vardı darbe girişiminde. Gülen, 1999’dan bu yana ABD’de yaşıyordu ve Türkiye’nin bütün ısrarlarına karşı Gülen hakkında iade bir yana, soruşturma adımı dahi atılmış değil. Öte yandan 15 Temmuz’da Meclis’e ve Emniyet’e saldıran Türk F-16’larının, NATO standardı Türk hava savunma silahları tarafından “düşman olarak görülmediği” dolayısıyla püskürtülemediği ortaya çıktı. Bir tek – hâlâ resmî olarak ne doğrulanan, ne yalanlanan iddialara göre- PKK’dan ele geçirilen Rus füzeleri, Beştepe’de kullanıldı ve üzerine füze kilitlendiğini radarlarında gören Fethullahçı F-16 pilotları vurulmamak üzere geri döndüler ve iddialara göre uçakların Cumhurbaşkanlığı sarayına çok yaklaşamamalarının sebebi buydu.
Daha önce de devrede olan ancak teknoloji transferi ve ortak üretime yanaşmadığı için Erdoğan ve AK parti yönetiminin ABD yapımı Patriot tercihinin gerisinde duran S-400’ler 2017’de ilk tercih sırasına yükselip anlaşma aşamasına geldi. Bu tercihin sonucu olarak yirmi yıldır ortak üretim ve teknolojisinin içinde olduğumuz F-35 programının –hem de nahoş bir şekilde- dışına çıkarılma aşamasındayız.
Geldiğimiz aşamada ülkeyi yönetenler artık ABD’yi düşman –ya da Kongrenin bizi yaptırım yoluyla ilan etmeye çalıştığı gibi “hasım”, Rusya’yı dost ve müttefik olarak görüyorsa ki bu da mümkün, bu durumun millet ve milletin vekilleri, siyasi parti yönetimleri tarafından bilinmesi gerekiyor.

Uncategorized

ABD, Türkiye’nin savaş uçaklarına el koydu. Bunun ciddi sonuçları olacaktırk

ABD kendisinden bekleneni, biraz gecikerek de olsa yaptı. Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi aldığı gerekçesiyle Türkiye’yi 20 yıldır içinde olduğu, 1,4 milyar dolar ödediği, 900 civarında parçasını ürettiği ve yakın gelecekteki hava savunma sistemini üzerine kurduğu F-35 savaş uçağı programından çıkardı. Sözleşme gereği alacağı 100 uçağı vermeyeceği gibi, teslim edip eğitimler için ABD’de tuttuğu iki uçağa da el koydu.

Türkiye’nin F-35 programıyla “bağının koparılması” sürecinin başlatıldığı 17 Temmuz’da ABD Savunma Bakanlığının iki yetkilisi tarafından Pentagon’da yapılan basın toplantısıyla duyuruldu. Gerekçe olarak da, aynı zamanda bir “istihbarat toplama” platformu olan Rus S-400 sisteminin, aslında o da bir istihbarat toplama platformu olan F-35’lerle “yakın hangar ve tamir bakım” bölgesinde olmasının F-35’lerin radara yakalanmama, yani “gölge” teknolojisini riske atacak olması, yani teknoloji casusluğu ihtimali gösterildi. Yani NATO üyesi Türkiye’nin NATO ve Amerikan güvenliğini tehlikeye atacağını öne sürülerek Türkiye’nin güvenliği tehlikeye atılıyor, parasını ödeyip üretimine katıldığı silahlarına el konuyordu.

Türkiye’nin ortak hafızasında bu eylem, İngiltere’nin parası ödenmiş iki Türk savaş gemisinin teslimatını yapmayıp el koymasına, bunun da Türkiye’nin Almanya ile ittifak içinde Birinci Dünya Savaşına girme nedenlerinden sayılmasına denk düşüyor. Tarihi boyutu şimdilik bir yana bırakalım, bugüne ve ABD’nin büyük bir pişkinlikle “stratejik ortaklığımız değişmeden devam ediyor” demesine karşın yaptırım tehdidine devam ettiği önümüzdeki sürece bakalım.

ABD’nin kararına Dışişleri sert tepki gösterdi. ABD’nin F-35 ve S-400’leri NATO kanalıyla çözme önerisine cevap bile vermemiş olmasının “önyargılı ve iyi niyetten yoksun” olduğunu gösterdiğini, “müttefiklik ruhuyla bağdaşmayan” bu “tek taraflı kararın “stratejik ilişkilerimizde onulmaz yaralar” açacağı söyleniyor ve Amerikan yönetimi karardan geri dönmeye çağırılıyordu.

Nasıl Amerikan tehditleri Türkiye’yi S-400 kararından geri döndürmediyse, Türkiye’nin çağrısının da ABD’yi F-35 kararından geri döndürmeyeceği söylenebilir Ancak bu karşılıklı açıklamalar işin burada kalmayacağına işaret sayılmalı.

Dışişleri açıklamasındaki ilginç bir nokta da Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Donald Trump arasında Japonya’daki G20 Zirvesi çerçevesinde 29 Haziran’da yapılan görüşmedeki “anlayışa her düzeyde sadık kalınmasının” önemine işaret edilmesiydi. Erdoğan hâlâ anlaşılması zor bir ısrarla Trump’ın sözüne mi güveniyordu? Kuvvetler ayrılığı ilkesinin kuvvetle uygulandığı ABD’de Başkan’ın sözünün Kongre’yi her durumda alt edeceğine hâlâ mı inanıyordu? Bugüne dek Suriye ve Afganistan örneklerinde görüldüğü gibi Trump’ın askeriye konusundaki her kararının Pentagon’dan döndüğü ve Pentagon’un dediğinin olduğu Beştepe kayıtlarına girmemiş miydi? Trump’ın Erdoğan’da gereksiz ümit yaratan sözleriyle asıl derdinin 2020 başkanlık seçimleri öncesi kendisinden önceki Barack Obama’nın Demokrat yönetimini iş bilmezlikle suçlamak olduğunu, o arada en fazla Türkiye’ye Patriot da satma karşılığında Kongre’nin CAATSA yaptırımlarını yumuşatma olacağını görmek mi istemiyordu?

Oysa Pentagon açıklamasından önce Türkiye’nin 12 Temmuz’da S-400’leri teslim almaya başlamasıyla birlikte artık F-35 alamayacağı açıklaması, Pentagon’dan bir süre önce, şu anda Trump’ın oturduğu Beyaz Saray’ın basın bürosu tarafından yapılmıştı.

Önümüzde şu muhtemel gelişmeler var:

Nasıl ABD, talep ve tehditlerine aldırmayan Türkiye’nin S-400’leri alarak karizmasını çizmesini cevapsız bırakmadıysa, Türkiye de ABD’nin sözleşme hükümlerini ihlal etmediği halde F-35’leri iptal etmesini cevapsız bırakmaz.

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in ABD’nin F-35 hamlesi sonrasında ilk tepkisi o nedenle, “Türkiye’nin kararının sonuçları olacak. Bu hepimiz için kötü oldu” şeklinde geldi. Stoltenberg Haziran’daki Türkiye ziyaretinde F-35 iptalinin sadece Türkiye değil, bütün NATO savunmasını zayıflatacağını söylemişti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in fırsatçılık yaparak “Bizden uçak alın” demesini bir yana bırakalım ama Türkiye bunu cevapsız bırakamaz.

Yakın geçmişte, 1974 Kıbrıs harekatına tepki ve Afyon ekimini yasaklatma amacıyla ABD tarafından 1975’te ilan edilen silah ambargosuna, Türkiye’de en çok Amerikan yanlısı olmakla suçlanan başbakanı Süleyman Demirel’in tepkisi İncirlik dahil bütün üsleri Amerikan kullanımına kapatmak olmuştu. Bu durum üç yıl sürmüştü.

Şimdi Türkiye’nin önünde bir de Kongre’nin Rusya’ya uygulanan yaptırımları delen ülkelere uyguladığı CAATSA yaptırımları tehdidi bulunuyor.

Türkiye’yi Rusya ile daha fazla işbirliğine -ve enerji, turizm ve tarım ihracatından sonra savunmada da giderek daha fazla işbirliğine itip bağımlı kılmak istemiyorsa, ABD’nin akılcı tutumu, CAATSA yaptırımlarını zamana yayıp hafif tutmak olur. Aslında Türkiye’ye Patriot da satma şartıyla bu Trump’ın planıdır. Bu plan Türk ekonomisini de fazla vurmaz.

Ama tabloda akılcı davranış biçimi, zaten çok kötü yönetilmiş süreci daha da tırmandırmayacak siyasi aktörler ve ortam göremediğinizi söylüyorsanız, maalesef haklısınız.


Uncategorized

Rusya ile S-400 anlaşmasının ABD’nin karizmasını kötü çizmesini de hesaba katalım

Doğrusu S-400’lerin 12 Temmuz’dan itibaren Türkiye’ye teslim edilmeye başlamasıyla ABD’nin derhal sert yaptırımlara gideceği beklentisinde olan ciddi bir kesim vardı. Özellikle aynı gün Pentagon’un yapacağı basın toplantısını iptal etmesiyle etkili Amerikan çevrelerinde yaşanan hayal kırıklığı ertesi gün Amerikan medyasına da yansıdı.
Bu suskunluğun fırtına öncesi sessizlik mi, yoksa Amerikan devletinin durumu daha serinkanlı değerlendirmesi için bir mola mı olduğunu görmek için, bugün 16 Temmuz. ABD Başkanı Donald Trump “Türklerle konuşuyoruz” dedi ancak “Artık F-35 satamayız diye ekledi. yetindi, Savunma Bakan Vekili Mark Esper de “Hayal kırıklığı” ifade etti; CAATSA yaptırımlarıysa beklemede. (*)
Dün 15 Temmuz’du ve hala ABD’de oturan Fethullah Gülen’in arkasında olduğu darbe girişiminin üçüncü yılı anılırken, Rus Antonov-124 ve İlyuşin-72 nakliye uçakları, Mürted hava üssüne sekizinci seferlerini yapıyorlardı. Mürted üssü, Soğuk Savaş sırasında Amerikalıların desteğiyle inşa edilmişti. Bir ara, tamamı İncirlik’e taşınmadan önce, gerekirse Sovyetlere karşı kullanılacak nükleer başlıkların depolandığı üslerden birisiydi ve kaderin garip cilvesiyle 15 Temmuz darbe girişimin de karargâhı olarak kullanılmıştı.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 14 Temmuz’da S-400 anlaşmasını, Cumhuriyetimizin kuruluş senedi olan Lozan ve Boğazları güvence altına alan Montrö’den de önemli sayarak “Tarihimizin en önemli anlaşması” saydıktan sonra “Batı ittifakı ile kurduğumuz siyasi ve askeri paktlara rağmen, en büyük tehditleri yine onlardan gördüğümüz bir gerçektir” demesi dikkat çekicidir.
ABD’nin en ciddi itibar kayıplarından biri oldu
S-400 anlaşmasının bir başka boyutunu da görmemiz gerekiyor. Bizim bakıp gördüğümüz S-400 alımını takiben Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı ekonomik ve siyasi yaptırımlar.
Madalyonun diğer yüzündeyse, ABD’nin uluslararası ilişkiler üzerindeki otoritesine, imajına aldığı ciddi bir darbe var. İkinci Dünya Savaşından bu yana ABD’nin siyasi-askeri bir müttefikinin (bu durumda Türkiye’nin) rica, talep ve tehditlerine aldırmadan, kendi egemenlik haklarını vurgulayarak, üstelik ABD’nin bir hasmıyla (bu durumda Rusya) stratejik bir işbirliğine girmesi durumu bu. Sokak deyimiyle ABD’nin karizması çizilmiş durumda.
S-400 teslimatına gelecek tepkide bu durum da hesaba katılmalı. Çünkü bu durumda Kongre, Dışişleri ve Savunma Bakanları, Türkiye’nin uluslararası planda ABD’nin karizmasını çizen bu tutumunun karşılıksız kalmaması için daha fazla bastıracaktır. Çünkü bunun işaretleri bizim gözümüz kendimizden başkasını görmese de yeterince var.
Örneğin, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 almaya karar vermesi ardından ABD’nin üç müttefiki daha Rusya ile S-400 görüşmelerini açık açık yürütmeye ve hızlandırmaya başladı. Bunlar Suudi Arabistan, Mısır ve Hindistan.
Rus Parlamentosu Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Leonid Slutsky’nin 14 Temmuz’da, Türkiye’ye ihracatın bir ilk olduğunu, yakında başka Orta Doğu ülkelerinde da S-400’ler görüleceğini söylemesi boşuna değil. Üstelik Suudi Arabistan’da ihtiyacının çok üzerinde Patriot bataryası olduğu halde. Çükü Suudiler şimdi İran-karşıtı olmakta Amerikalılar sayesinde İsrail ile işbirliği içinde olsalar da yarı işler tersine dönerse her taraftan gelecek hava saldırısına karşı kendilerini savunmaya hazır olmak istiyor; Mısırlılar da öyle.
Hindistan’da durum ise çok daha ileride… Hindistan’daki Narendra Modi yönetimi, tıpkı Türkiye’ye olduğu gibi ABD Kongresinden gele yaptırım tehdidine rağmen, Rusya ile görüşmeleri sürdüreceğini ve Çin ve Pakistan’a karşı hava savunmasını S-400’lerle güçlendirmek istediğini söylüyor.
Dahası da var… Adını saklı tutma şartıyla YetkinReport’a konuşan resmî bir Amerikan kaynağı, “S-400’lerle ilgilenen başka NATO üyeleri olduğunu endişesindeyiz” dedi; “Elimizde istihbarat var”.


Avrupa da bıktı ABD’nin itip kakmasından

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’in Türkiye’ye S-400 uyarılarını Amerikalıları tatmin etmemesi de bu yüzden. Neticede Stoltenberg “NATO’ya uyumsuz ama Türkiye’nin egemenlik hakkı” diyor, üstelik F-35’ler verilmezse Türkiye zarar görür, ama bütün NATO savunması da zarar görür” görüşünü dile getiriyor. Bu konuda sert açıklama yapan tek yetkilisi olan Müttefik Kuvvetler Komutanı Curtis Scaparrotti’nin Amerikalı olması, Amerikalı olmayan hiç bir NATO yetkilisini ABD çizgisinde konuya girmemesi, Amerikalı kanaat sahiplerinin de dikkatini çekmeye başladı, raporlarına yasıyor. Özetle, Avrupalı NATO üyeleri “bekle-gör” siyasetiyle S-400 çatışmasının nerede, nasıl sonuçlanacağına bakıyor.
Örnek mi? Fransa Savunma Bakanı Florence Parly’nin, bu yıl 18 Mart’ta, hem de Vaşington’da Atlantic Council’de Amerikalıların gözünün içine baka baka yaptığı şu konuşmada, NATO ittifakına bağlı olduklarını, ancak Amerikalıların NATO’nun (Bir üyeye yapılan saldırıyı, hepsine yapılmış sayan) 5’inci maddesiyle F-35 satışını birbirine karıştırdığını söylüyordu. Dahası, NATO savunmasının stratejik nakliye imkânlarında yüzde 81, yakıt ikmal uçaklarında yüzde 91, yüksek irtifa İHA’larında yüzde 92 ve nihayet stratejik bombardıman uçakları ve füze sistemlerinde yüzde 100 oranında ABD’ye bağımlı olduğuna dikkat çekerek bunun kırılması, “Avrupa’nın kendi ayakları üzerinde durması” gerektiğini söylüyordu. Tekrar edelim, bunu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin beş daimi üyesinden birisi, önemli bir nükleer güç ve (İtalya ile birlikte ürettiği) SAMP-T füze savunma sistemini Türkiye ile de ortak üretme görüşmelerine devam eden Fransa’nın savunma bakanı olarak söylüyordu.
İşin özeti şu ki, ABD’nin, özellikle de Trump döneminde müttefiklerini itip kakmasından, patronluk taslamasından bıkan sadece Türkiye değil; Almanya’dan Fransa’ya, hatta son Büyükelçi örneğinde gördüğümüz gibi stratejik ortağı İngiltere dahi rahatsız.
Özetle, Amerikalılar, Türkiye’nin uyarı ve tehditlerine aldırmada Ruslarla silah anlaşmasına girmesinin başka müttefiklerine de “demek yapılabiliyormuş” örneği oluşturmasından kaygı duyuyor. Üstelik “kötü örnek” aynı zamanda asıl yaptırım altında olan Rusya ile devasa bir ekonomik anlaşmaya da gidilebilmiş olması konusunda…


Yaptırımların şiddeti ve sonuçları ne olabilir?

Bu çerçevede, Amerikan Kongresi ve düşünce kuruluşları arasında “cezalandıralım” görüşü, “askeri işbirliği düzeyini düşürelim” görüşü, hatta Trump’ın Suriye’deki PKK varlığını Türkiye’nin askeri harekâtından sakınmak için söylediği gibi “ekonomiyi mahvetme” görüşü öne çıkıyor.
Bunların başında F-35 satışının durdurulması geliyor. Kongre’deki hem Cumhuriyetçilerin, hem Demokratların talebi bu yönde… Ancak bu söylendiği kadar kolay ve sorunsuz olmayabilir. ABD’nin bu yaptığının anlaşmalara aykırı olduğu konusuna girmeyeceğim, o yeterince söylendi zaten.
Ama ABD’nin önceki savunma bakanı Jim Mattis’in bir yıl önce, 2018 Temmuz’unda Senato Silahlı Kuvvetler Komisyonuna gönderdiği bir mektup var, meraklıları açıp internette bulabilir Mattis bu mektupta, Türkiye’nin baştan beri projeye ortak olduğunu (yani bir ahde vefa sorunu bulunduğunu), o ana dek 1,25 milyar dolar ödediğini (Erdoğan bu miktarı 14 Temmuz’da 1,4 milyar dolar olarak açıkladı), on Türk şirketinin üretime dâhil olduğunu ve ciddi tazminat ödenmesi gerekebileceğini, bunun da uçak maliyetlerine ve diğer ortaklara yükleneceğini belirttikten sonra bazı rakamlar da vermiş. Örneğin Türkiye’nin projeden çıkarılmasıyla üretim hattında oluşacak kesintinin (yeni tedarikçilerin bulunup anlaşılması süreçleriyle birlikte) çoğu Amerikan Hava Kuvvetlerine teslim edilecek 50 ila 75 uçağın 18 ila 24 ay arasında gecikmeye neden olacağı uyarısında bulunmuş. Zaten on yıl kadar gecikmiş, hesaplanandan çok daha pahalıya mal olmuş bir proje F-35.
Sadece F-35 yok askeri yaptırımlar arasında, Türkiye’ye ciddi lojistik sorunlar da getirebilir. Ancak askeri yaptırımların Türkiye’yi –zaten enerji, turizm ve tarım ihracatında giderek bağımlı hale geldiği- Rusya’yla daha sıkı işbirliğine de zorlayabilir. Ve ABD’nin hiç de istemediği şekilde, kendi askeri sanayiini daha da geliştirip ABD’ye bağımlılığını azaltabilir.
Ekonomik bakımdan ise iki değerlendirme var. Bir tarafta, Erdoğan’a duydukları tepkiyi Türkiye’ye yansıtan bir siyasi miyoplukla “intikamcı” ve “cezalandırıcı” bakış var. Ancak bu saatten sonra sert yaptırımların Türkiye’nin kararından geri dönmesiyle sonuçlanmayacağını göremiyorlar. Bir başka görüş de, ABD’nin Türkiye’nin bu isyanını ve yaptırımlar altındaki Rusya’yla işbirliğine gitmesinin mutlaka “cevapsız kalmaması” gerektiğini, ABD’nin “imaj ve itibarını” koruması gerektiğini söylüyor ama yaptırımların Türk ekonomisini göçertmeyecek sınırda tutulmasını istiyor. Özellikle Demokrat Parti çevrelerinde, ekonomik yaptırımların Erdoğan ve hükümetini değil, halkı vuracağı, Erdoğan’ın böylece ekonomik başarısızlığının sorumluluğunu Amerika’ya yıkacağını, bu durumun zaten yüksek olan Amerikan karşıtlığını daha da artıracağını söylüyorlar.
Bütün bu olan biteni keyifle izleyen, sonuç ne olursa olsun karlı çıkacak olan biri de var bu sahnede: Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin.
Nedense bir tek bizim “Deli Petro” dediğimiz Rus Çarı “Büyük Petro”dan beri değişmeyen Rus stratejisi olan “Sıcak Denizlere” inmeyi hem de hiç savaşmadan gerçekleştiren Rus lideri oldu Putin. Aynı zamanda kendisinin de KGB subayı olarak hizmet ettiği Sovyetler Birliğine karşı kurulmuş NATO içine teknolojik üstünlüğü bariz bir silah olan S-400 üzerinden ihtilaf sokmuş oldu.
ABD’nin Türkiye’ye ne gibi yaptırımlar uygulayacağını emin olun borsa ve piyasacılardan çok o merak ediyordur, eğer Vaşington’daki casusları aracılığıyla şimdiden öğrenmediyse.

(*) 16 Temmuz 20.58 itibarıyla güncellendi.

Uncategorized

15 Temmuz, 15 soru

15 Temmuz 2016 akşamı güvenli evinde oturup kimin kazanacağını beklemek yerine yönettiği gazetenin başına koşmuş, gazete basıldığında yüzüne silah doğrultulmuş halde darbeci askerleri vazgeçirmeye çalışmış, onlarla mahkemede hesaplaşmış, gayrı resmî Türkiye Demokrasi Platformundan gelen teklifle Avrupa ülkelerine darbenin iç yüzünü anlatan heyetlerde yer almış bir vatandaş olarak şu soruları sormaya hakkım olduğunu düşünüyorum:

1- MİT daha 2015 sonbaharında devlet içindeki yasadışı Fethullah Gülen örgütü üyelerinin kullandığı gizli Bylock programını kırmaya, haberleşmeleri ortaya çıkarmaya başlamıştı. Türk Silahlı Kuvvetlerindeki yapıya dair ilk listeler, Yüksek Askeri Şura öncesi önlem alınabilsin diye Genelkurmaya verilmeye başlanmıştı. Fethullahçılar bunu öğrenince o Bylocku kapatıp başka programlara geçmişlerdi. Bir binbaşı 15 Temmuz öğleden sonra gelip MİTin kapısını çalana dek MİT ya da Genelkurmay hiç bir şeyden kuşkulanmayacak kadar naif yapılar mıydı?

2- MİT Müsteşarı Hakan Fidan daha 2012 Şubat ayında Fethullahçı örgütlenmenin polis ve yargı kanatları tarafından, üstelik PKK bağlantısı iddiasıyla hedef alınmıştı. Fethullahçıların hedefinin MİT üzerinden Erdoğan olduğu açığa çıkmıştı. Buna rağmen Erdoğan neden Haziran 2012deki Türkçe Olimpiyatında Gülene övgüler düzerek davet çıkarıyor, bu hasret bitsin diye cesaret veriyordu?

3- Genelkurmay 2004de devlet içindeki Fethullahçı örgütlenme konusunda MGKyı uyarmış, CHPnin önceki lideri 2005ten itibaren F-Tipi yapının derin devleti devralmaya başladığını söylemişti. Buna rağmen, daha sonra bütün haberleşmeyi dinlerken devlet sırlarını “ABDdeki bir adrese aynen aktardığı ortaya çıkan ve tamamen Fethullahçıların eline geçtiği anlaşılınca kapatılan Telekomunikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) 2005te neden MİT ya da İçişlerine değil de Binali Yıldırım yönetimindeki Ulaştırma Bakanlığına bağlandı? Genelkurmay ve MİTin elektronik izleme yetkileri kısıtlanıp, TİBin artırılırken, bu işin sonunun nereye varacağı hiç mi düşünülmedi?

4- Erdoğan, 2007de Cumhurbaşkanlığı/e-muhtıra sonrası başlatılan Ergenekon.vb soruşturmalar kendisine Laikçileri devletten temizliyoruz, Size suikast girişimi ortaya çıkardık diye sunulurken Fethullahçıların asıl olarak orduda, yargıda, üniversite ve sivil toplumda kendilerine ayak bağı olabilecek isimleri yoldan temizlediğini göremedi mi? Gerçekten bunları göremeyecek kadar saf ve naif Anadolu çocukları olduklarına mı inanmamızı istiyor AK Parti yöneticileri?

5- Fethullahçı emniyet ve yargı mensupları 2009da Bülent Arınç’a suikast düzenleneceği iddiasıyla Özel Kuvvetler Komutanlığında, devletin en gizli bilgilerinin saklandığı “Kozmik Odaya girdi. O bilgilerin de ABDde bir adrese gönderilip gönderilmediği halen bilinmiyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu idi. Sivilleşme görüntüsü altında kendi yönetimlerindeki devlet sırlarının bu şekilde sıfırlanmasının sonuçlarını nasıl göremediler?

6- Bütün bu süreçte AK Parti Meclis ve hükümet safları giderek daha çok Fethullahçıyla dolduruldu. Şimdi isim sayıp davaya muhatap olmak istemiyorum. Ama 15 Temmuz sonrasında görevde olan hükümette dahi hangi bakanların Fethullahçı, Meclis ve Partide kimlerin Fethullahçı olduğu açıkça konuşuluyordu. Örgütün AK Parti içindeki siyasi bağlantıları, üyeleri neden korundu? 

7- Meclis 15 Temmuzu Araştırma Komisyonunun Fethullahçıların siyasi bağlantılarını ortaya çıkarmasınıneden engellendi? Kalkışma gecesi en kritik iki mevkide bulunan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Fidan’ın ifade vermesi neden istenmedi? Bank Asyaya fatura yatıran vatandaş FETÖ’cü diye işinden, belki özgürlüğünden olurken, neden bir dönem Fethullahçıların gayrı resmî sözcüsü gibi davranan AK Partililer hâlâortalarda?

8- Bank Asyanın kuruluşunda bütün sağ siyasetçiler vardı ama Bank Asyaya neredeyse kamu bankası statüsü veren Erdoğan’ın AK Parti hükümeti oldu. Yetmedi, resmi gezilerin iş ayağını örgütleme yetkisi, o zamana dek TOBBun çatısı altında çalışan Dış Ekonomik İlişkiler Konseyinden (DEİK) alınarak Fethullahçı örgütlenmenin yüz küsur ülkede mali ve idari yapısını oluşturan TUSKONa verildi. Fethullahçıların bu yolla Türkiye Cumhuriyetinin dış ticaret ağını da ele geçirmeye çalıştığını sıradan ekonomi yazarları görürken, Erdoğan ve hükümeti göremedi mi?

9- Hükümetin o dönem Türk Okulları” diye propaganda yaptığı ve aslında Amerikan müfredatını esas alan Gülen okullarını ayakta tutan TUSKON idi. Dışişleri Bakanlığı da alet edilerek, Hükümet bütün ülkeler nezdinde bu okulları teşvik etti. İlk karşı çıkıp kapatan, 2008de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin olmuştu; gerekçesi ABD yanlısı faaliyette bulunmaktı. Erdoğan, bu okulların yurtdışında Türk Dışişlerine alternatif, paralel bir diplomasi odağına dönüştüğünü göremedi mi?

10- Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve üç kuvvet komutanının 2011 Temmuz sonunda istifasının gerekçesi aslında Artık Fethullahçıları durduramıyoruz, durdurmamızı engelliyorsunuz, ortak olmak istemiyoruz idi. Havlu atma şeklinde yorumlanan bu çıkışta komutanlar istifalarını bayrak gibi açarak gelen tehlikeye karşı uyarıyorlardı. Nitekim altı-yedi ay sonra Fidan’ın tutuklanma girişimi patladı. Hükümetin bu işareti okumasına engel olan ordudaki Kemalistlerin nihayet temizlendiğine inanıp rahatlaması mıydı, yoksa önlerinin açılıp erken rütbe ve makam alan komutanların hükümeti Sorun yok, her şey kontrol altında diye avutması mı? Her iki durumda da Hükümetin ağır kusuru yok mudur?

11- İlker Başbuğ’un 2012de tutuklanması, ardından Fidan’ın tutuklanma girişimi, bunun PKK ile diyalog sürecine rastlaması, 17-25 Aralık yolsuzluk iddiaları, MİT Tırları olayı ve nihayet 2014te Türkiyenin şimdiye kadarki en büyük casusluk olayı sayılan Dışişleri Bakanı Davutoğlunun odasının gizli Suriye toplantısı sırasında gizlice kayda alınması, Musul Başkonsoluğunun IŞİD tarafından basılması hep bir yönüyle Suriye iç savaşı, PKK ve ABD ile bağlantılıydı. Nitekim ABD ile bağlar da, diyalog süreci de Barack Obamanın 2014 güzünde Kobanide ortak  olarak PKKyı seçmesiyle koptu. Yirmibirinci yüzyılı tasarlamak iddiasındaki stratejik dehaların hiç biri ikiyle ikiyi toplayıp ABDnin Türk hükümetini hizasına sokabilmek amacıyla elindeki bütün imkânları kullanabileceği değerlendirmesinde bulunamadı mı?

12- Cumhurbaşkanı Erdoğan ve hükümeti Fethullahçı darbe girişimi ardında ABDnin bulunduğuna inanıyor. Hatta Rusyadan S-400 alımı da bir yönüyle yeniden bir kalkışma olması ihtimaline karşı önlem olarak değerlendiriliyor. Erdoğan, bu inancı, ya da kuşkusunu aralarında özel bir yakınlık olduğunu vurguladığı (ve apaçık görülen) ABD Başkanı Donald Trump ile paylaştı mı?

13- Erdoğan, Fethullah Gülenin Türkiyeye iadesini gerçekten istiyor mu? Yoksa Gülenin ABDde kalıp, ABD ile ilişkilerde hep bir koz olarak elde kalmasını mı istiyor? Bu soruları, Amerikalıların sürekli olarak Türkiyeden aldıkları belgelerin çoğunun basın alıntılarından oluştuğu iddiası üzerine soruyorum. Yoksa ABD makamlarının Güleni özel olarak koruduğuna dair kişisel bir kuşkum bulunmuyor; özel olarak korunuyor.

14- Darbe girişimi ardından Erdoğan önce Meclis faaliyetini ikinci plana iterek KHKlar yoluyla devleti denetimsiz idare etti, sonra MHPnin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı rejimine geçerek Meclisi işlevsiz, yargıyı da yürütmeye yarı-bağımlı kıldı. Bu süreçte hak ve özgürlüklerde ciddi gerilemeler görüldü. Erdoğan, KHK rejiminin devamı olan Cumhurbaşkanlığı sistemini mevcut haliyle sürdürülebilir görüyor mu? Ortağı MHP lideri Bahçelinin zorlamasıyla sürdürülen rejimin, Türkiyeyi ve kendi iktidarını giderek kırılgan hale getirdiğini görmüyor mu?

15- 15 Temmuzun en önemli yan etkisi, Türkiyenin ABD ve diğer Batılı müttefiklerinden çok Rusyaya güvenmeye başlaması oldu. Zaten enerji, turizm, tarım ihracatında bağımlılığımızın olduğu Rusya ile şimdi egemenlik haklarımızı kullanarak askeri işbirliğine giriyoruz. Yani dolaylı olarak 15 Temmuzun ve neyse ki bastırılmış olmasından en çok yararlananlar arasında Rusya ve Putin de bulunuyor. Şimdilik son sorum şu: Erdoğan müttefik olarak Putine ve Rusyaya ne kadar, nereye kadar güveniyor?

Bir daha hiç darbe girişimiyle karşılaşmamak, bir daha hiç böyle sorular sormak zorunda kalmamak için de soruyorum.

 

 

Uncategorized

94 kuşağı: Fethullahçılar orduda nasıl yükseldi? (*)

Adımız aynı: Murat Yetkin. 15 Temmuz 2016 askeri darbe girişimine kadar tuğgeneral rütbesiyle Sarıkamış’taki 9’uncu Komando Tugayının komutanıydı. Darbe girişiminin bastırılmasından sonra “Fethullahçı Terör Örgütü-FETÖ” adına darbeye katılmak suçlamasıyla 3 defa ömür boyu hapis istemiyle yargılanıyor. İsmi darbecilerin AK Parti hükümetini devirip Meclis’i kapatmaları durumda kurulacak yeni yönetimde Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı olarak geçiyordu, kalkışma sonrası bulunup iddianamelerde yerini alan belgelerde.

Onu hayal meyal hatırlıyorum. Yıllar önce Harp Akademilerindeki bir toplantıyı izlemek için gittiğimde yanlışlıkla onun subaylar arasındaki yerini bana vermişlerdi, yanlışlığı anlayınca yer kartlarımızı değişmiştik; ben gazeteciler bölümündeki yerime geçmiştim. İşin dikkat çekici yanı, Tuğgeneral Yetkin’in daha önceki rütbelerindeyken yıllarca eski Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un özel karargâhında çalışmış olması. Malum, 2010 yılında emekli olması ardından 2012 Ocak ayında Başbuğ’u AK Parti hükümetini devirmeye çalışmak suçlamasıyla tutuklayıp, sonra ömür boyu hapse mahkûm eden hâkimlerin bir kısmı şimdi FETÖ’cülük suçlamasıyla yargılanıyor, bir kısmı da aranıyor.

Tuğgeneral Murat Yetkin’in halen darbecilikten yargılanıyor olması bir rastlantı değil. Aslına bakarsanız 15 Temmuz sonrası orduyla ilişkisi kesilen, tutuklanan, yargılanan yüksek rütbeli subaylar arasında kurmay albay, tuğgeneral, tuğamiral yoğunluğu dikkat çekecek yoğunlukta. Hatta darbeye ön ayak olan “Yurtta Sulh Konseyinin” 38 üyesinden 28’i kurmay albay, tuğgeneral, tuğamiral rütbelerinde, 6’sı da kurmay albaylığa bir adım kala kurmay yarbay rütbesinde.

Bu subayların yaş ve kıdemlerini geriye doğru işlettiğimizde gerçekten insanı rahatsız eden bir tablo ortaya çıkıyor: 15 Temmuz darbe girişimine nedeniyle yargılanan eski subayların çoğunun Harb Okulu mezuniyeti 1993, 1994, 1995 yıllarında; ama daha çok 1994. O nedenle onlara “94’lüler” deniyor derin Ankara’da; biz de 94 kuşağı diyebiliriz. 68 kuşağı Türkiye’sinden, 94 Kuşağı Türkiye’sine bir dönüşüm bu aynı zamanda. 94 kuşağının, sivil liselerden Harp Okullarına giriş tarihleri de 1989-1991 arasına denk geliyor. Askeri eğitimlerine Askeri liselerden başlayanlar içinse, giriş tarihleri 1984-1986 yıllarında başlayanlar çoğunlukta.

Bu dönem 12 Eylül 1980 askeri darbesi ardından yapılan ilk seçimler sonrası Turgut Özal’ın Anavatan Partisi hükümeti dönemi. Bu dönemde sivil otoritenin kurulmuş olması söz konusu değil ve zaten ülkenin ciddi bir kesimi hala sıkıyönetim altında. Ama yine de askeri okul sınavlarının çalındığı ve kopya iddiaları da ilk defa bu dönemde gazetelerde yer almaya başlamış. 94 kuşağının üsteğmen-yüzbaşı rütbelerine gelip, general-amiral olma hedefiyle kurmay subay olmak üzere Harp Akademileri sınavlarına girdikleri yıllar 2003, 2004, 2005 yılları olmuş. Harp Akademilerinde okuyup kurmay subay olan 94 kuşağının generalliğe, amiralliğe terfileri ise 2014, 2015, 2016 yıllarına denk geliyor.

Tabii bu arada zincir işlemeye devam etmiş. İsminin açıklanmasını istemeyen bir kaynağım darbe gecesi, Özel Kuvvetler Komutanı (o zaman) Tümgeneral Zekai Aksakallı’nın emri ile Astsubay Ömer Halisdemir’in vurup öldürdüğü darbeci Özel Kuvvetler subayı Tuğgeneral Semih Terzi örneğini veriyor. Terzi’nin başında bulunduğu özel kuvvetler alayından en az 12 subayın Harp Akademilerine sokulduğunu öne süren kaynağım, “Bu çok zordur” diyor; “Akademi çok sıkı ders çalışmak gerektirir, özel kuvvetlerin ders çalışacak zamanı olmaz. Hepsi kurmay subay yapılıp kilit mevkilere hazırlanmış olabilir.”

Yasadışı Fethullahçı örgütlenmenin kendi elemanlarının ordu içinde yükselmesini sağlamak için, daha önce konumlandıkları personel, adli müşavirlik, teftiş heyeti gibi birimler aracılığıyla dosyalarını temizlemek, ya da kendilerinden olmayanların sicil dosyalarını bozarak terfilerini engellemek gibi yöntemler de kullandığı da değerlendiriliyor. Aynı kaynağım, 2014-2015 Yüksek Askeri Şuralarında kurmay albay, ya da tuğgeneralliğe terfi eden 94 kuşağı subayların Güvercinlik’teki Kara Havacılık Okulu, Akıncı Üssü, Şırnak Komando Tugayı, Özel Kuvvetler Komutanlığı gibi 15 Temmuz gecesi kilit önem taşıyan birlik komutanlıklarına atandığına dikkat çekiyor.

Ancak 94 kuşağı subaylarının, Konsey üyeleri dışında darbe planlamasında rol oynamış olduğuna, hatta son aşamaya dek darbeden haberli olduğuna bile fazla ihtimal vermiyor uzmanlar. Bunun nedeni, ordu içindeki Fethullahçı örgütlenmenin tam bir gizlilik ve hücre sistemi içinde yürütülmüş olması. Yani aynı birlikteki iki subay daha birbirini tanımayabiliyor, çünkü yalnızca bağlı bulundukları sivil “imamı” tanıyor, ondan talimat alıyorlar. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hedefiyle Marmaris’e giden darbeci ekibin başındakilerden birinin diğerlerine “Aramızda Hizmet Hareketinden olmayan var mı?” diye sorması ve itiraz yanıtı almaması bunun önemli göstergelerinden birisi. Keza MİT’in 2016 baharında ByLock şifrelerini kırmaya başlayıp Temmuz sonundaki Yüksek Askeri Şura’ya dosyası girecek değişik rütbelerde 600 kadar Fethullahçı subayın varlığını fark edince gelişmelerin hızlanması da rastlantı değil. Cemaat MİT’in bu bilgiye sahip olduğunu devlet içindeki ajanları aracılığıyla öğrenince, Yüksek Askeri Şura’da 20 yıldır yetiştirdikleri elemanlar topluca tasfiye edilmesin diye, darbe düğmesine asıl planlamalarından erken basmış olabilirler.

Peki, Atatürkçü düşünce sistemine sahip olmakla ve disipliniyle gurur duyan Türk Silahlı Kuvvetler Yönetimi, üstelik 2004’te Milli Güvenlik Kurulu’nda bir sunum da yaptığı halde bünyesindeki Fethullahçı yükselişe nasıl mani olamadı? Asıl bunun üzerinde durmak lazım. Çünkü geleneksel olarak bireysel rekabetin temel alındığı TSK yapısının, bu nedenle gizlilik temelinde örgütlenen müdahalelere açık geldiği söylenebilir. Bir de birbirini dahi tanımadan hücre tipi örgütlenen Fethullahçı subayların, kendilerini Atatürkçü, ya da ulusalcı, muhafazakâr göstermek için yalan söylemeyi, takiye yapmayı yöntem olarak benimsedikleri düşünülürse durumun ciddiyeti, Türkiye’nin savuşturduğu tehlikenin boyutları daha iyi anlaşılabilir.

(*) Bu yazı 14 Temmuz 2017 tarihide Hürriyet gazetesi internet sitesinde yayınlandı.

Uncategorized

Mehmet Şevki Eygi: nasıl mı bilirdik?

İslamcı yayıncı ve son olarak Milli Gazete yazarı Mehmet Şevki Eygi’nin 12 Temmuz gecesi 86 yaşında öldüğü açıklandı.
Cenazesine pek çok siyasetçi ve devlet adamının yanı sıra Eygi’yi “mütefekkir”, yani fikir adamı, düşünür sayan pek çok kişinin katılacağı şimdiden verilen mesajlardan anlaşılıyor.
Eygi’yi şu satırların yazarı olarak da hatırlıyoruz:
“İmtihan günleri gelip çatmıştır. Kaderden kaçmak, kurtulmak ne mümkün… Komünizm küfrüne karşı derhal silahlan. İslam’da askerlik ve cihad ihtiyari değildir, mecburidir.
• “Müslümanlar, komünizmle çarpışan devlet kuvvetlerine yardımcı olsunlar… Not: “Bir şeyler” olursa, silahlar patlar patlamaz, vazifeye koşmaya çalışacağız. İnşallah kızıl kâfirlerin, Deccal uşağı dinsizlerin tepelerine birer intihar uçağı gibi ineceğiz…”

Bu satırlar Eygi’nin yönettiği Bugün gazetesinde, kendi imzasıyla yayınlanmıştı. Dindar kitlenin dinî duyguları, silaha sarılarak kime karşı mücadeleye mi teşvik edilmekteydi? ABD 6’ıncı filosunun İstanbul’a gelip uçak gemisi Shangri La’nın Dolmabahçe açıklarına demirlemesini protesto edeceklerini ilan eden devrimci gençler ve işçilere karşı.
O gençler ve işçiler İstanbul’a altı ay içinde ikinci kez gelen ABD 6’ıncı Filo’yu yeniden protesto etmek üzere 16 Şubat 1969 tarihini belirlemişlerdi. İlk protesto 18 Temmuz 1968’de yapılmış, Dolmabahçe rıhtımına çıkan askerler denize itilerek tepki gösterilmişti. Dolmabahçe rıhtımında olup bitenler, Kabataş Setüstü’ndaki bir “güvenli evin” balkonundan İstanbul’a gönderilen CIA ajanı Duanne Clarridge tarafından izleniyordu. Clarridge daha Mao Ze Dung meşum Kültür Devrimine başlayıp ideoloji ithal etmezden önce Maoculuğu icat edip Hindistan’da sol hareketi bölüp seçim kaybettiren ajandı; yeni görev yeri Türkiye idi. Ankara’daki CIA istasyon şefi, Özbek Türkü Ruzi Nazar’a bağlı çalışıyordu.
(Ayrıntılarını Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı ve Meraklısı İçin Casuslar Kitabında bulabilirsiniz.)
Şimdi 6 ay kadar sonra 6’ıncı Filo yeniden gelecekti, ama bu defa meydan boş değildi; Amerikan askerini “komünizmle mücadele” adı altında savunacak yerli güçler örgütlenmişti. Protestocular 16 Şubat 1969’da karşılarında yalnızca onları durdurmak isteyen polisi değil, aynı zamanda Eygi’nin silahlanıp cihada çağırdığı kitleyi de bulmuşlardı. Aralarında mesela, bu yıl 5 Mayıs’ta ölen, İstiklal Savaşını “Keşke Yunanlılar kazansaydı” diyebilecek kadar Cumhuriyet nefreti dolu Kadir Mısırlıoğlu da vardı, konuşmalarıyla dindar gençleri devrimci gençlere karşı sokağa davet eden Milli Türk Talebe Birliği Başkanı, önceki Meclis Başkanlarımızdan İsmail Kahraman da. “Kıble de o tarafta” diye Boğaz’a demir atmış Amerikan savaş gemisi istikametinde namaza da duranları da olacaktı. Sonra saldırı gerçekleşti; 2 kişi öldü, 200 kişi yaralandı, olay “Kanlı Pazar” olarak kayıtlara geçti, 12 Mart 1971 askeri darbesine doğru tırmanan siyasi kutuplaşmanın dönüm noktalarından biri olarak anıldı.
Fethullah Gülen o sırada İzmir’de, Kestanepazarı Camiinde vaizlik ve Kuran Kursu öğretmenliği yapıyordu.
Belki o aşamada birbirlerinden haberleri bile yoktu ama onları birleştiren bir şey vardı. Onları neyin birleştirdiğini yıllarca Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı yapmış, dolayısıyla devletin en gizli dosyalarına vakıf olmuş, daha sora Fethullahçı savcı, polis ve hâkimlerin yürüttüğü Ergenekon-Balyoz davalarıyla hapse atılmış, sonra serbest kalmış İsmail Hakkı Pekin anlatıyor:
“Fethullah Gülen, Mehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı.”
(Tele1 – 10 Aralık 2018)
O Genelkurmay Başkanı ABD’den icazetli 12 Eylül 1980 darbesinin başı Kenan Evren idi. Fethullah Gülen, tıpkı Eygi gibi, Komünizmle Mücadele Derneği üyesiydi, Erzurum şubesi kurucularındandı. Pekin, daha sonra Milliyet’ten Tunca Belgin’e biraz daha ayrıntı verip bu isimlerin Özel Harp Dairesi, bugünkü ismiyle Özel Kuvvetler Komutanlığına bağlı Seferberlik Tetkik Kuruluna kayıtlı olduğunu söyledi.
Özel Harp Dairesi, aslında ilk olarak Seferberlik Tetkik Kurulu adı altında Türkiye’nin resmen NATO’ya üye olduğu 1952 yılında kurulmuştu. Diğer NATO ülkelerindeki benzerleri gibi, Sovyet blokuyla çatışma halinde cephe gerisi faaliyet gösterecek şekilde örgütlenmiş sivil ve askeri unsurlardan oluşuyordu. Bu sivil örgütlenmelere İtalya’da Gladio, Almanya’da Werewolf, Yunanistan’da Kızıl Post gibi gayrı-resmi mitolojik isimler veriliyordu; Türkiye’de gayrı-resmî ismi Ergenekon idi. İlk olarak 1973’te Başbakan Bülent Ecevit’in kendisine yönelik suikast girişimi ardından “kontr-gerilla” diye sorumlu tuttuğu aslında bu yapıydı.
Malum bu kayıtların tamamına, daha sonra kumpas sayılıp kapatılan Bülent Arınç’a suikast girişimi soruşturması çerçevesinde, yine Fethullahçı yargı ve emniyet mensupları tarafından Özel Kuvvetlere yapılan baskında el konuldu. Sağdan soldan, İslamcıdan Kürtçüye, Ülkücüden Kemaliste, doktordan gazeteciye dek kimlerin o dosyalarda adının bulunduğu, ne kadarının imha edildiği hala meçhul.
Uzatmayalım, ölünün arkasından konuşulmaz derler; ben sadece biraz hafızamızı tazelemek istedim.