Tayvan ana muhalefet partisi KMT’nin lideri Cheng Li-wun, Çin’in Tayvan üzerindeki askeri baskıyı artırdığı bir dönemde Çin’e gerçekleştirdiği ve “barış ve diyalog misyonu” olarak tanımladığı ziyarette Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Pekin’de görülüyor. Ziyaret 10 yıldan bu yana iki ülke arasındaki ilk üst düzey temas. (Foto: Ekran Görseli)
Uluslararası sistemde bazı kırılmalar artık bölgesel kalmıyor; dalga dalga yayılıyor. Son İran–Körfez krizi ile eş zamanlı olarak Çin–Tayvan hattındaki gelişmeler, bu tür bir dönüşümün en somut işaretlerini veriyor.
Kuşkusuz, ABD hâlâ en güçlü askeri aktör; küresel savunma harcamalarının yaklaşık %35’ini tek başına gerçekleştiriyor ve 800’e yakın denizaşırı askeri varlığa sahip. Ancak son İran müdahalesi ve Körfez krizi artık Washington’un otomatik bir güvenlik sağlayıcı olmadığını ortaya koydu. Dünyanın dört bir yanında onun güvenlik şemsiyesine güvenen coğrafyalarda kaygı artıyor. Bu değişim, müttefiklerin stratejik hesaplarını yeniden şekillendiriyor.
Geçtiğimiz yıl Tayvan’ın tam karşısındaki Xiamen’de (Şiamın) sahile çıkıp karşı kıyıya baktığımda yalnızca bir ada görmedim. O ufuk çizgisinin hemen ötesindeki Tayvan, Çin’in zihninde sadece bir coğrafya değil; tamamlanmamış, ulusal onurla doğrudan bağlantılı bir hikâye.
Dağlara yazılmış “iki ülke, bir millet” söylemi burada propaganda değil; gündelik hayatın içine işlemiş bir gerçeklik. Bu yaklaşım askeri tehditten çok psikolojik bir çerçeve sunuyor. Gerçek mermilerle yapılan tatbikatlar ve sert söylemler, sürekli aynı mesajı tekrar ediyor: ayrılık geçici.
Xiamen’in kendisi de bu mesajın taşıyıcısı. Modern altyapı, düzen, temizlik ve estetik… Özellikle Gulangyu (Piyano) Adası’nda otomobil ve bisiklet kullanımının dahi yasak olması, yaşam kalitesine yapılan vurgu, Çin’in sadece güçlü değil aynı zamanda “yaşanabilir” bir model sunduğunu ima ediyor. Verilen örtülü mesaj net: Gelecek burada kuruluyor ve Tayvan için bunun dışında kalmak bir “kayıp” olarak görülmeli.
Tayvan meselesi 1949’da Çin iç savaşının sona ermesiyle başlıyor. Mao Zedung ana karada kontrolü ele geçirirken, Çan Kay Çek Tayvan’a çekiliyor ve iki ayrı siyasi yapı ortaya çıkıyor.
Bugün Tayvan 23 milyonluk nüfusu, kişi başı 30 bin doların üzerindeki geliri ve ileri teknoloji ekonomisiyle küresel sistemde önemli bir aktör.
Ancak Çin bu ayrılığı hiçbir zaman kabul etmedi. “Tek Çin” ilkesi, dış politikanın kırmızı çizgisi olmaya devam ediyor. Ortada çözülmüş bir ihtilaf yok; sadece yönetilen, dalgalanan ama kalıcı bir gerilim var.
ABD ile Tayvan arasındaki ilişki netlikten çok belirsizlik üzerine kurulu. 1979 tarihli Tayvan İlişkileri Yasası destekten söz ediyor ama açık bir askeri müdahale garantisi içermiyor.
Bugün Tayvan’da en kritik soru askeri değil, psikolojik: “Çin ile bir kriz yaşarsak ABD gerçekten müdahale eder mi?”
Bu soru, stratejik hesapların merkezine yerleşmiş durumda. Çünkü caydırıcılık sadece silahlarla değil, o silahların kullanılacağına dair güvenle işler. Bu güven ise giderek aşınıyor.
Körfez’de yaşanan krizler sadece enerji piyasalarını değil, güvenlik mimarisini de sarstı. ABD bölgede güçlü askeri varlığa sahip olmasına rağmen krizleri kontrol etmekte zorlandı. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde “ABD bizi korur” varsayımı ilk kez bu kadar açık sorgulanıyor. Hatta bazı durumlarda ABD’nin varlığının krizleri tetiklediği algısı oluşuyor.
Bu sorgulama sadece Körfez’de kalmıyor; Tayvan’a kadar uzanıyor.
ABD’nin son dönemde farklı coğrafyalarda eş zamanlı olarak artan angajmanı, küresel stratejik denge açısından yeni bir tartışmayı tetikliyor. Venezuela’ya yönelik askeri müdahalesi, Grönland’ı ilhak etme yönündeki sıra dışı çıkışı ve İran’a İsrail ile birlikte gerçekleştirilen saldırı, Washington’un dikkatini ve kaynaklarını birden fazla cepheye yaydığını, uluslararası hukuk ve meşruiyet tanımadığını açıkça gösteriyor.
Bu durum, özellikle Asya-Pasifik’te şu sorunun daha yüksek sesle sorulmasına yol açıyor: ABD’nin çok cepheli angajmanı, hukuk tanımazlığı Çin açısından da Tayvan konusunda bir “zamanlama avantajı” yaratır mı? Tarihsel olarak büyük güçler, rakiplerinin dikkatinin dağıldığı anları “fırsat penceresi” olarak değerlendirme eğiliminde oldu hep. Bugün de benzer bir zihinsel egzersiz, stratejik çevrelerde giderek daha sık yapılıyor.
Pekin’in refleksi ise farklı. Çin acele eden bir güç değil; fırsatları kovalamaz, fırsatların olgunlaşmasını bekler. Ancak bu, fırsatları görmediği anlamına gelmiyor tabii ki. Washington’un aynı anda Avrupa, Orta Doğu, Rusya ve Latin Amerika’da angaje olması, Çinli stratejistler açısından bir “yük paylaşımı değil, yük dağılması” olarak da okunabilir. Bu da Tayvan meselesinde doğrudan bir askeri hamleden ziyade, baskıyı artırma, gri alan faaliyetlerini yoğunlaştırma ve psikolojik üstünlüğü pekiştirme yönünde yeni adımların önünü açabilir.
Henüz somut bir politika değişimi yok, benim görebildiğim kadarıyla. Ancak algı değişimi başladı. Jeopolitikte algı, çoğu zaman gerçek kadar belirleyicidir.
Tayvan ile Çin arasındaki ekonomik ilişki, klasik jeopolitik çatışma modellerine meydan okuyan bir derinliğe sahip. Tayvan ihracatının yaklaşık %35–40’ını Çin ve Hong Kong’a gerçekleştirirken, toplam ticaret hacmi 250 milyar doların üzerine çıkmaktadır. Tayvan ekonomisinin dış ticaret fazlası 2026 başı itibarıyla aylık 18–19 milyar dolar seviyelerine ulaşarak küresel tedarik zincirlerindeki merkezi rolünü teyit ediyor.
Bu, sadece ticaret değil; aynı zamanda üretim, yatırım ve teknoloji entegrasyonudur. Tayvanlı şirketlerin Çin’deki yatırımları 200 milyar doları aşmış durumda. Üretim zincirleri parçalanmış değil; aksine iki taraf arasında dağıtılmış durumda.
Bu nedenle Tayvan meselesi klasik bir “ayrılık” hikâyesi değil. Daha çok “ekonomik birlik – siyasi ayrılık” paradoksudur. Bu paradoks, çatışmayı zorlaştırır çünkü maliyeti dramatik şekilde artırır. Ancak aynı zamanda gerilimi daha karmaşık hale getirir çünkü taraflar birbirinden kopamaz.
Bugün Tayvan Boğazı’nda yaşanan gerilim, aslında küresel tedarik zincirlerinin kalbinde yaşanmaktadır. Bu nedenle burada yaşanacak herhangi bir kırılma, sadece iki tarafı değil, küresel ekonominin tamamını etkiler.
Tayvan’ın stratejik önemi, yarı iletken üretimindeki eşsiz konumundan kaynaklanıyor. Dünya yarı iletken üretiminin yaklaşık %60’ı, ileri teknoloji çiplerin ise %85–90’ı Tayvan’da üretilmektedir. Bu oran, Tayvan’ı sadece önemli değil, vazgeçilmez kılıyor.
Bugün yapay zekâdan savunma sanayine, otomotivden finansal sistemlere kadar her alan bu çiplere bağımlı. Pandemi sonrası yaşanan çip krizi bile küresel üretimi durma noktasına getirdi. Bu da Tayvan’ın rolünü “bir üretim merkezi” olmaktan çıkarıp “küresel sistemin sinir ucu” haline getirdi.
ABD bu bağımlılığı azaltmak için 52 milyar doları aşan teşvik programlarıyla kendi üretimini artırmaya çalışıyor ve Tayvanlı dev TSMC’ye milyarlarca dolarlık yatırım desteği sağlıyor. Çin ise bu teknolojiye erişimi stratejik bir zorunluluk olarak görüyor.
Dolayısıyla Tayvan meselesi artık sadece jeopolitik değil; aynı zamanda jeoteknolojik bir rekabet alanı. Bu rekabetin sonucu, sadece güç dengelerini değil, teknolojik üstünlüğü de belirleyecektir.
Şi Cinping’in Tayvan muhalefet lideri ile görüşmesinde sarfettiği “birleşme kaçınılmazdır” söylemi, bir askeri planın değil, uzun vadeli bir stratejik zihniyetin ifadesidir. Çin, kısa vadeli şok etkisi yaratacak bir askeri müdahaleden ziyade, uzun vadeli entegrasyon sürecini tercih edecektir.
Bu strateji üç ayak üzerine oturuyor: ekonomik bağları derinleştirmek, toplumsal etkileşimi artırmak ve psikolojik üstünlüğü kurmak. Bu süreçte zaman bir değişken değil, doğrudan bir araç. Çin zamanla yarışmaz; zamanı kendi lehine çalıştırır.
Bu yaklaşım, klasik Batı stratejilerinden farklı. Batı hızlı sonuç arar; Çin kalıcı sonuç. Batı doğrudan hamle yapar; Çin çevreleyerek ilerler. Bu nedenle Tayvan meselesinde görülen şey bir “kriz” değil, uzun soluklu bir stratejik süreçtir.
Ancak bu rasyonel yaklaşımın bir kırılma noktası vardır: ABD’nin Tayvan konusunda doğrudan ve sert bir askeri angajmana yönelmesi. Böyle bir durumda Çin’in, özellikle de Halk Kurtuluş Ordusu generallerinin, sabır stratejisi yerini daha hızlı ve riskli adımlara bırakabilir.
Körfez’de yaşananlar, savaşın doğasının köklü şekilde değiştiğini ortaya koyuyor. Düşük maliyetli drone ve füze sistemleri, milyarlarca dolarlık savunma altyapılarını zorlayabiliyor. Bu durum klasik askeri üstünlük kavramını sorgulatıyor. Artık savaş, sadece tank ve uçak sayısıyla değil; esneklik, hız ve maliyet etkinliği ile ölçülüyor. Asimetrik güç, büyük güçlere karşı en etkili araç haline geliyor.
Bu model Tayvan için de kritik. Çin doğrudan bir işgal yerine, siber saldırılar, ekonomik baskı, deniz ablukası ve gri alan operasyonlarıyla baskı kurabilir. Bu tür yöntemler savaş ilan etmeden sonuç üretme imkânı sunar.
Yeni çağda savaş cephede değil; veri merkezlerinde, finans sistemlerinde ve tedarik zincirlerinde yaşanıyor.
Bu yeni jeopolitik tablo Türkiye için önemli dersler içeriyor. Tek bir güce yaslanan güvenlik anlayışı artık sürdürülebilir değil. Çok boyutlu, esnek ve denge odaklı bir strateji zorunlu hale geliyor.
Türkiye, Karadeniz’den Körfez’e, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada kritik bir konumda. Bu da onu hem risklere hem fırsatlara açık hale getiriyor. NATO’nun caydırıcılığının sorgulandığı, ittifakların esnekleştiği bir dünyada Türkiye’nin stratejik özerkliğini artırması gerekiyor. Bu, bir tercihten çok bir zorunluluk haline geliyor.
Şi Cinping’in “kaçınılmaz birleşme” mesajı bir savaş ilanı değil. Ancak bir kararlılık beyanıdır. Çin geri adım atmayacak. ABD de tamamen çekilmeyecek. Bu durum Tayvan’ı uzun süreli bir stratejik gerilim alanı olarak bırakıyor.
Bugün ne Körfez’de ne Tayvan’da mutlak güvenlik vardır. ABD güçlüdür ama yeterli değildir. Çin yükselir ama acele etmez.
Yeni dönemin özeti açık: Mutlak güvenlik yok. Kesin ittifak da yok. Ama sürekli yönetilmesi gereken bir denge var.
Belki de en kritik gerçek şu: Güvenlik artık dışarıdan sağlanan bir garanti değil, içeride inşa edilmesi gereken bir kapasitedir.
Meclis Genel Kurulu 9 Nisan günü iki kez yapılan oylamada toplantı yeter sayısı bulunamaması nedeniyle…
İran savaşında son iki haftalık ateşkesin gelişi, tam anlamıyla “on birinci saat”te oldu. Bölge, daha…
ABD ve İsrail’in İran Savaşı henüz bitmedi ama şimdiden ilk kaybedenlerinden birinin Dubai olacağı konuşuluyor.…
Bursa’da 2024 seçimlerinde AK Parti’ye 9 puan fark atan CHP’nin tutuklu belediye başkanı Mustafa Bozbey’in…
ABD Başkanı Donald Trump, sinirlerinin bozukluğu diline vuran “İran uygarlığını silme” tehdidinden saatler sonra Tahran’ın…
Batı için tarih boyunca ağır sıfatlar kullanıldı: iki yüzlü, riyakâr, emperyalist, sömürgeci, ırkçı…Biz de…