Eskiden akademik bilgiye erişim için okuyucular ödeme yapardı. Bugün ise bu yük giderek yazarlara kayıyor. Makalesini açık erişim olarak yayımlamak isteyen bir araştırmacı, çoğu zaman binlerce dolarlık “makale işlem ücreti” (APC) ödemek zorunda kalıyor.
Kısa süre önce hakemlik yaptığım bir araştırma makalesinde, çalışmanın temel bir eksikliğini defalarca vurgulamama rağmen sonunda “reddedilmeli” görüşü bildirdim. Ancak birkaç hafta sonra aynı makalenin söz konusu dergide yayımlandığını gördüm. Bu durum şaşırtıcıydı; fakat asıl dikkat çekici olan ayrıntı derginin yapısına ilişkindi. Açık erişimli bu derginin kabul oranı yüzde 70’ler civarındaydı ve makale yayımlama bedeli oldukça yüksekti. Bu durum yalnızca tekil bir örnek değil; akademik yayıncılıkta giderek görünür hale gelen daha geniş bir sorunun işareti.
Bugün akademik dünyada açık erişim modeli yaygınlaştıkça, bilimsel bilginin nasıl üretildiği ve kimler tarafından finanse edildiği soruları daha da belirginleşiyor. MIT Press’te 2023 yılında yayımlanan bir çalışma bu dönüşümün erken bir fotoğrafını sunuyor; ancak aradan geçen sürede bu yapının istisna olmaktan çıkıp giderek norm haline geldiğini söylemek mümkün. Bu sistemin içinde yer alan bir araştırmacı olarak, çoğu zaman bir çalışmayı şekillendirmekten çok, onu yayımlayabilmek için gerekli finansmanı bulmanın başlı başına bir meseleye dönüştüğünü deneyimlemek mümkün.
Nitekim bazı dünya üniversitelerinde araştırma veya altyapı kullanım ücretleri (bench fee) tahsil edilirken araştırmacıların doğrudan “müşteri” olarak tanımlanması, bu dönüşümün yalnızca ekonomik değil, dil düzeyinde de yerleştiğini gösteriyor.
Tam da bu noktada, açık erişim (open access) fikrinin kendisine dönmek gerekiyor. Akademik dünyanın uzun süredir savunduğu bu ideal, bilimsel bilginin herkes için ücretsiz ve erişilebilir olmasını hedefliyor. İlk bakışta bu, son derece ilerici ve demokratik bir dönüşüm gibi görünüyor. Ancak bu hikâye göründüğünden daha karmaşık.
Söz konusu araştırmaya göre, akademik yayıncılığın en büyük beş oyuncusu —Elsevier, Springer Nature, Wiley, Taylor & Francis ve Sage— yalnızca 2015–2018 yılları arasında açık erişim makalelerden 1 milyar dolardan fazla gelir elde etmiş.
Bu veri, açık erişimin sadece bir erişim modeli değil, aynı zamanda güçlü bir iş modeline dönüştüğünü gösteriyor.
Eskiden akademik bilgiye erişim için okuyucular ödeme yapardı. Bugün ise bu yük giderek yazarlara kayıyor. Makalesini açık erişim olarak yayımlamak isteyen bir araştırmacı, çoğu zaman binlerce dolarlık “makale işlem ücreti” (APC) ödemek zorunda kalıyor. Bu durum, özellikle düşük bütçeli üniversitelerde çalışan ya da gelişmekte olan ülkelerden gelen araştırmacılar için ciddi bir engel oluşturuyor.
Ancak bu dönüşümü yalnızca ödeme yükünün el değiştirmesi olarak görmek eksik kalır. Abonelik modelinin hâlâ büyük ölçüde devam ettiği bir ortamda, üniversite kütüphaneleri ve kamusal kurumlar bu yayınlara erişim için önemli bütçeler ayırmayı sürdürüyor. Türkiye gibi ülkelerde üniversite kütüphaneleri aracılığıyla çok sayıda dergiye erişim sağlanabilmesi, bilginin kurumsal ve kamusal kaynaklar üzerinden finanse edildiği bir yapının hâlâ geçerli olduğunu gösteriyor. Buna karşın açık erişim modeliyle birlikte aynı sistem, bu kez yazarlardan da ücret talep eden çift yönlü bir gelir yapısına evrilmiş durumda.
Bu durum, bilginin gerçekten “özgürleşip özgürleşmediği” sorusunu daha da karmaşık hale getiriyor. Okuyucu açısından erişimin genişlediği doğru olabilir; ancak hem kurumların abonelikler üzerinden ödeme yapmaya devam ettiği hem de araştırmacıların yayınlamak için ücret ödediği bir sistemde, mali yükün ortadan kalktığını söylemek zor. Aksine, bu yapı bilginin üretim ve dolaşım süreçlerinin farklı aşamalarında yeniden ve tekrar tekrar fiyatlandırıldığı bir modele işaret ediyor.
Ancak burada gözden kaçan daha derin bir sorun var: Ödeme yükünün yer değiştirmesi, bilginin gerçekten dolaşıma girip girmediği sorusunu ortadan kaldırmıyor. Açık erişim modelinde makalelerin kaynaklarından “indiriliyor” olması, onların gerçekten okunduğu, tartışıldığı ya da yeni bilgi üretimine katkı sağladığı anlamına gelmiyor.
Özellikle yükseköğretim sisteminin hızla genişlediği ülkelerde, akademik teşvik ve yükselme mekanizmaları çoğu zaman yayın sayısını merkeze alıyor. Bu durum, bilimsel üretimi nitelikten çok nicelik üzerinden ölçen bir yapıyı güçlendiriyor. Sonuç olarak açık erişim, bir yandan erişimi artırırken, diğer yandan bazı bağlamlarda yayınların gerçek etkisinden ziyade akademik özgeçmişleri besleyen bir araca dönüşebiliyor.
Burada ise yine daha derin bir yapısal sorun ortaya çıkıyor: Akademik üretimin sadece teşviklerle değil, aynı zamanda kapasiteyle de sınırlı olduğu gerçeği. Yükseköğretim sisteminin çok kısa sürede niceliksel olarak genişlediği bağlamlarda, yeni kurulan kurumların araştırma altyapısı, mentorluk kültürü ve akademik gelenekleri çoğu zaman aynı hızda gelişemiyor. Bu durum, akademik üretimi doğal olarak “yavaş”, birikimli ve tartışmaya açık bir süreç olmaktan çıkarıp, ölçülebilir çıktılar üretmeye odaklanan daha mekanik bir faaliyete dönüştürebiliyor.
Bu bağlamda sorun yalnızca bireylerin tercihleri değil, içinde bulundukları yapının sınırları olarak tanımlanabilir. Araştırma için gerekli zaman, kaynak ve entelektüel çevre yeterince oluşmadan, akademik performansın yayın sayıları üzerinden değerlendirilmesi, üretimin niteliğini ikincil hale getirebiliyor. Açık erişim modeli de bu dinamik içinde, bilginin dolaşımını artırmaktan ziyade, bazı durumlarda üretimin hızını ve hacmini teşvik eden bir araç olarak işlev görebiliyor.
Dolayısıyla mesele, yalnızca “kim ödüyor?” sorusundan ibaret değil. Aynı zamanda “üretilen bilgi hangi koşullarda ortaya çıkıyor ve gerçekten nasıl bir ortamda dolaşıma giriyor?” sorularını da sormayı gerektirir. Aksi halde akademik yayıncılık, bilginin derinleştiği bir alan olmaktan ziyade, giderek standartlaşmış çıktılar üreten ve kendi içinde tüketilen bir sisteme dönüşme riski taşır.
Bu noktada sorun bireysel akademisyenlerden çok, onları bu yönde davranmaya iten sistemde yatıyor. Eğer akademik başarı, üretilen bilginin etkisinden ziyade sayısal çıktılarla ölçülüyorsa, açık erişim modeli bu eğilimi hızlandıran bir mekanizma haline gelebilir.
Bu tartışmayı 1 Mayıs’ın hemen ardından düşünmek, meseleyi başka bir açıdan da görmeyi mümkün kılıyor. Akademik üretim çoğu zaman soyut bir faaliyet gibi ele alınsa da, nihayetinde bu alan da şüphesiz emek süreçlerine dayanır. Bu nedenle eleştirinin yönü, bilim emekçilerinin kendisinden ziyade, onların üretim koşullarını belirleyen yapısal çerçeveye dönük olmalıdır.
Nitelikli bilginin ortaya çıkabilmesi, yalnızca bireysel çabaya değil; zaman, güvence ve destekleyici bir akademik ekosisteme bağlıdır. Aksi halde, hem emeğin değeri hem de üretilen bilginin kendisi aşınma riskiyle karşı karşıya kalır.
Sonuç olarak, açık erişim fikrini tamamen reddetmek yerine, onun hangi teşvik yapıları içinde işlediğini sorgulamak gerekiyor. Aksi halde “açık” olan şey yalnızca erişim olurken, bilginin kendisi giderek daha az dolaşan ve daha az dönüştürücü bir hale gelebilir.
Bu yıl işçiler 1 Mayıs İşçi Bayramı’na, resmî adıyla Emek ve Dayanışma Günü’ne Eskişehirli maden…
Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ihtilaflı sorunların çözümü için iki ülke heyetlerinin Erivan yakınlarındaki Ağveren’de bir…
CHP lideri Özgür Özel’in parti rozeti takması CHP içi ve dışında eleştirilere neden olan eski…
Bazılarınızın “Yetmiyor muymuş?” dediğinizi işitir gibiyim. Ama aynıyla vaki. Bir zamanlar Türk medyasının “amiral gemisi”…
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 28 Nisan’da ani bir kararla en önemli üyelerinden olduğu Petrol İhracatçısı…
Kıbrıs meselesi, uzun bir durgunluk döneminin ardından yeniden yoğun bir diplomatik hareketliliğin içine girmiş…