Siyaset

Akademisyenlere sosyal medya engeli: mesele kazanç değil, gözdağı

Akademisyenlerin bilimsel sosyal medya faaliyetinin “ticari kazanç” sayılmasının yeni bir baskı ve caydırıcılık yöntemi olduğu görülüyor.

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin YÖK’e gönderdiği görüş yazısı, akademisyenlerin YouTube, sosyal medya, internet siteleri ve mobil uygulamalardan elde ettikleri gelirleri 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun “ticaret ve kazanç getirici faaliyet” yasağı çerçevesinde değerlendiriyor. Karar gazetesinde Saliha Sultan’ın haberiyle ortaya çıkan “görüş”, ilk bakışta teknik bir mesele. YouTube geliri ticari kazanç mıdır? Reklam veya abonelik geliri hangi kategoriye girer? Ancak görünen o ki tartışmanın etkisi yalnızca devlet üniversiteleriyle sınırlı kalmayabilir.

Böylece Türkiye’de akademisyenlerin neleri yapıp neleri yapamayacağına ilişkin tartışmalara yeni bir başlık eklendi.

Ortada dijital içerik üretimini toptan yasaklayan açık bir karar yok. Ama Türkiye’de mesele çoğu zaman sadece kuralın ne söylediği değil, nasıl ve kime uygulanacağıdır. Bu yüzden asıl soru gelirden daha büyük: iktidar nasıl bir akademisyen istiyor?

Akademisyen düz memur değildir

Akademisyenlik sıradan bir meslek ya da memuriyet değildir. Üniversitenin görevi yalnızca bilgi üretmek değil, o bilgiyi topluma taşımaktır. Bugün bu aktarım dersliklerin, kitapların ve akademik dergilerin çok ötesine geçti. Podcast, YouTube, çevrimiçi dersler ve sosyal medya akademik kamusal alanın parçası oldu. Dünyanın üniversiteleri akademisyenlerinden görünürlük ve toplumsal etki beklerken, karşılarına 1965 tarihli bir memuriyet mantığı çıkarmak açık bir çelişki yaratıyor.

Üstelik bu belirsizlik herkesi aynı ölçüde etkilemiyor. Özellikle iktidarı eleştiren ve kamusal alanda görünür olan akademisyen için “gelir elde ediyor musun, izin aldın mı, bu ticari faaliyet mi?” soruları doğrudan yasaktan daha etkili olabilir. Kimsenin “konuşma” demesine gerek kalmaz ve akademisyen daha az görünür olur, daha az risk alır ve giderek sınıfına çekilir. Belki de asıl mesele tam olarak budur.

Yasaktan daha etkili olan şey gözdağı

Türkiye’de baskı her zaman açık yasaklarla işlemez. Belirsizlik çoğu zaman daha etkilidir. Bir akademisyene “YouTube kanalı açamazsın” demek tartışma yaratır. Ama reklam, sponsorluk ya da abonelik gelirinin ne zaman “ticari faaliyet” sayılacağını muğlak bırakırsanız, sonuç daha sessiz olur: İnsanlar risk almak istemez. Soruşturma ihtimali, terfi kaygısı, kurum yönetimiyle gerilim, hatta bir dosyanın parçası olma korkusu bile akademisyeni kamusal alandan çekmeye yeter. Hapis ihtimalini ise düşünmek bile istemiyorum.

Bu yüzden mesele yalnızca para değil, caydırıcılıktır. Mesaj açıktır: Fazla görünür olma, fazla konuşma, başına iş açma. Üstelik bu baskı herkese eşit işlemez. İktidara yakın bir akademisyenin kamusal görünürlüğü “uzmanlık” sayılırken, eleştirel bir akademisyenin aynı görünürlüğü kolayca “siyasi faaliyet” olarak okunabilir. Teknik bir düzenleme seçici uygulanmaya başladığı anda artık teknik olmaktan çıkar ve çırılçıplak bir siyasi araca dönüşür.

Peki, iktidara yakın akademisyenler?

İşin en rahatsız edici tarafı da burada ortaya çıkıyor. Eğer mesele gerçekten akademisyenlerin kamu görevleri dışında gelir getirici faaliyetlerde bulunmasıysa, aynı ölçünün herkes için uygulanması gerekir. Türkiye’de çeşitli kamu kurumlarında görev alan akademisyenler var. Kurullarda bulunanlar, yönetim kurulu üyelikleri üzerinden huzur hakkı alanlar, kamu kurumlarına, belediyelere, vakıflara veya farklı yapılara danışmanlık yapanlar var. İktidar ile kurdukları ilişkiler sayesinde ek görevler ve gelirler elde eden akademisyenler de mevcut. Herkes de bunların kimler olduğunu biliyor. Misal, bu karar sosyal medyada olmasalar bile onlar için uygulanacak ya da dikkate alınacak mı?

Devlete yakın bir kurumdan alınan huzur hakkını “uzmanlık”, bir kamu kurulundaki görevi “akademik katkı”, danışmanlığı “kamu hizmeti” olarak kabul edip, başka bir akademisyenin kendi uzmanlığını binlerce kişiye anlattığı dijital platformdan elde ettiği geliri birdenbire sorunlu ticari faaliyet olarak görmek ciddi bir çelişki yaratır. Hele bunun sonucu pratikte daha çok muhalif ya da eleştirel akademisyenlerin kamusal alandan çekilmesi oluyorsa, artık yalnızca 657’yi konuşmuyoruz.

Eşitsizlik, çifte standart ve baskı

Konuştuğumuz şey eşitlik, seçicilik ve çifte standart. Hatta baskıyı bir şekilde daha da artırmak.

Hükümet elbette kamu görevlilerinin gelir getirici faaliyetlerini düzenleyebilir. Ama bunu açık, öngörülebilir ve herkese eşit biçimde yapmak gerekir. Akademisyeni önce düz memura indirgemek, sonra bilgi aktarımının yeni biçimlerini şüpheli faaliyetler gibi görmek ve sonunda eleştirel akademisyene “en güvenlisi sınıfından çıkmaman” mesajı vermek üniversiteyi korumaz. Üniversitenin görevi sessizlik üretmek değil, bilgi üretmek ve o bilgiyi topluma taşımaktır.

Eğer kamusal alanda rahatça konuşabilen akademisyenle sınıfına çekilmek zorunda kalan akademisyen arasındaki fark siyasi yakınlık üzerinden oluşmaya başlarsa, kaybeden yalnızca akademisyen olmaz. Üniversite zayıflar, kamusal tartışma daralır, toplum daha az bilgiyle baş başa kalır.

Sınırı kanun değil, siyaset çiziyorsa

Dahası, bu sınırı yazılı kurallarla değil de görünmez biçimde “iktidara yakın olanlar” ve “olmayanlar” arasında çizerseniz, mesele artık akademisyenlerin ek gelir elde edip etmemesi olmaktan çıkar. Üniversite sisteminin içine siyasi sadakati ödüllendiren, eleştirel sözü ise mali ve idari riskle cezalandıran kalıcı bir ayrım yerleştirmiş olursunuz. Bunun sonucu birkaç YouTube kanalının kapanmasından çok daha ağır olur: Akademisyen konuşmadan önce bilgisini değil, siyasi konumunu hesaplamaya başlar. Üniversite de tam o anda üniversite olmaktan uzaklaşır.

Çünkü bir ülkede akademisyenlerin hangi sözü söyleyebileceğini kanun değil, iktidara olan mesafeleri belirlemeye başladığında, kaybedilen şey yalnızca akademik özgürlük olmaz. Hakikatin kimin tarafından söylenmesine izin verileceğine de siyaset karar vermeye başlamış demektir.

Ahmet Erdi Öztürk

Londra Metropolitan Üniversitesi

Recent Posts

MetroPOLL: halkın yüzde 70’i PKK’nın silah bırakacağına inanmıyor

Türkiye, PKK ile kırk yılı aşan çatışmayı sona erdirme konusunda belki de uzun zamandır olmadığı…

20 saat ago

Erdoğan, Davutoğlu ve Gökçek’i neden istifa ettirmişti?

Öncelikle söylemek gerekiyor ki Ahmet Davutoğlu, aktif siyaseti bırakmış halde, kendisine açılan Cumhurbaşkanına hakaret davasında…

2 gün ago

Erdoğan’a hakaretle suçlanan Davutoğlu: sözlerimin arkasındayım

AK Parti hükümetlerinde Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı ve parti genel başkanlığı yapmış olan Ahmet Davutoğlu bugün…

3 gün ago

Adı “Güncelleme”: Ekonomide Tutturulamayan Hedefler ve Yeni OVP

Yılın üçte ikisini tamamladık. Önce mevcut ekonomik durumu ele alacağım. 6 Eylül Pazar günü 2027-2029…

3 gün ago

Almanya’da sağın yükselişi ve Avrupa’nın bir türlü alamadığı Rusya dersi

ABD Başkanı Donald Trump’ın Özel Temsilcisi Steve Witkoff, Ukrayna savaşını konuşmak üzere 5 Eylül’de gittiği…

3 gün ago

Silah Bırakmanın Gecikmesinin Siyasi Maliyeti

Barış süreçleri yalnız müzakere masasında değil, siyasetin günlük akışı içinde de kazanılır veya kaybedilir. Bunun…

3 gün ago