Siyaset

Türkiye’nin PISA’dan aldığı iyi haberi nasıl okumak gerekir?

Türkiye PISA’dan bu kez iyi haberler aldı. Özellikle fendeki düzey önemli, ama iki önemli sorun başarıyı korumanın önünde engel. (Foto: Millî Eğitim Bakanlığı)

Uluslararası eğitim gündeminde her üç yılda bir aynı sahne kurulur. OECD, temel eğitimin hemen sonunda, 15 yaşındaki gençlerin ne bildiğini değil, bildikleriyle ne yapabildiğini ölçen PISA değerlendirmesinin sonuçlarını açıklar. Yüzlerce sayfalık veri ve analiz kısa sürede ülke sıralamalarına indirgenir; gazeteler manşetlerini bu sıralamalara göre atar.
Bu kez, 2025 sonuçlarında sahnenin neredeyse ortasında Türkiye vardı. Fen bilimlerinde 494 puanla, okumada 472 puanla ilk kez OECD ortalamasının üzerine çıkan Türkiye, matematikte 462 puanla OECD ortalamasına yaklaştı. Dahası, 2022’den 2025’e üç alanda birden performansını anlamlı düzeyde artıran tek OECD ülkesi oldu.
Katılımcı ülke sayısı 81’den 91’e yükselirken ve pek çok ülkenin puan kaybettiği bir dönemde Türkiye, fende 34’üncü sıradan 19’uncu sıraya, okumada ise 36’ncı sıradan 18’inci sıraya yükseldi.
Kısacası, sular çekilirken yükselen az sayıdaki kara parçasından biri oldu.

Yıllara göre Türkiye’nin PISA performansındaki değişim. (Kaynak: OECD)

Soruları başarıyı konuşurken sormak

Bu, kuşkusuz gurur duyulacak bir tablo.
Bu tablonun ardındaki emeği görmek ve hakkını teslim etmek gerekiyor. Ancak kanıta dayalı değerlendirme, başarıyı görünür kılmak kadar geliştirilmeye açık alanları da ortaya koymayı gerektirir. Çünkü bir kazanımı kalıcı kılmanın yolu, onu olduğundan büyük göstermekten değil, olduğu gibi anlamaktan geçer. Hatta başarıyı en yüksek sesle konuştuğumuz an, doğru soruları sormak için belki de en doğru andır.
O halde soralım: PISA nedir, ne değildir?

PISA nedir?

PISA, on beş yaşındaki bir gencin okulda öğrendiklerini gerçek hayatın karmaşası içinde kullanıp kullanamadığını değerlendiren, dünyanın en kapsamlı öğrenci araştırmalarından biridir.
Kıymeti de tam burada yatar: “Çocuk ne biliyor?” diye sormakla yetinmez, “Bildiğini gerçek bir sorunu çözmek için kullanabiliyor mu?” diye sorar. Ezberi değil, ezberin ötesini arar.
Üç yılda bir benzer ölçütlerle tekrarlandığı için de bize iki ayna birden tutar:
1-Zaman içindeki değişimimizi,
2- Dünyanın geri kalanına kıyasla nerede durduğumuzu gösterir.
Üstelik yalnızca sınava giren öğrenciler hakkında değil, dünya genelinde 15 yaş grubundaki yaklaşık 33 milyon gence genellenebilen veriler üretir. Eğitimi sezgiyle, hamasetle ya da nostaljiyle değil; veriyle konuşabilmenin imkânını sunar. Bu yönüyle PISA, elimizdeki en değerli aynalardan biridir.

PISA ne değildir?

PISA, bütün bir eğitim sisteminin karnesi değildir.
İsrarla altı çizilmesi gereken nokta budur.
PISA yalnızca on beş yaşındaki öğrencileri fen, matematik ve okuma alanlarındaki becerileri üzerinden değerlendirir. Bunlara her döngüde bir de yenilikçi alan eklenir. Başka bir ifadeyle belirli bir yaş grubunun, belirli bir anda, belirli alanlardaki performansının fotoğrafını çeker.
Dolayısıyla okul öncesinden üniversiteye uzanan koca bir eğitim sistemi hakkında, tüm kademeleri ve öğrenme alanlarını kapsayacak biçimde tek başına hüküm kuramaz. PISA’nın sunduğu bulgular özellikle temel eğitimin sonuna yaklaşan öğrencilerin ne yapabildiğini anlamak açısından son derece değerlidir; ancak sistemin tamamı hakkında bir yargıya varmak için yeterli değildir.

Madalyonun diğer yüzü

Tam da bu nedenle PISA’yı kendi ulusal ölçme ve izleme araçlarımızla birlikte okumamız gerekir. Nitekim PISA’daki bu yükseliş, LGS ve YKS gibi ulusal sınavlarımızın ortaya koyduğu tablodan oldukça farklı bir manzara çizmektedir.
Bu farklılık bir çelişki değil, ölçme araçlarının amaçları bakımından birbirinden ayrışmasının sonucudur. PISA, belirli bir yaş grubunun bilgiyi kullanma becerisini uluslararası ölçekte değerlendirirken, LGS ve YKS esas olarak seçme ve yerleştirme amacı taşıyan sınavlardır.
Farklı şeyleri, farklı amaçlarla ve farklı biçimlerde ölçen araçların aynı tabloyu üretmesini beklemek zaten doğru değildir. Dolayısıyla ne PISA ne LGS ne de YKS tek başına eğitim sisteminin gerçek hâlini anlatabilir.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı, öğrencilerin nerede, hangi becerilerde ve hangi koşullarda güçlük yaşadığını ya da güçlü olduğunu PISA’nın da LGS’nin de YKS’nin de sağlayamayacağı bir çözünürlükte gösterebilen güçlü ve süreklilik taşıyan bir ulusal izleme ve değerlendirme sistemidir.

Başarının getirebileceği riske dikkat

Üzerinde temkinle durulması gereken başka bir nokta daha var. Türkiye’de PISA’ya yönelik farkındalık son yıllarda önemli ölçüde arttı. Örnekleme giren okullarda bilgilendirme çalışmaları yapılması, öğrencilerin uygulamanın biçimiyle önceden tanıştırılması, okulların web sayfalarında da gördüğümüz kadarıyla artık yaygın bir hazırlık pratiği haline geldi.
Bu hazırlığın sonuçlara nasıl yansıdığını da soğukkanlılıkla düşünmek gerekir. Bir değerlendirmenin değeri, ölçtüğü şeyin doğal halini yansıtabilmesinden gelir.
Ölçülen sistemi iyileştirmek yerine, ölçülecek öğrenciyi ölçme aracına alıştırmaya ağırlık verildiğinde, elde edilen puan giderek sistemin gerçek hâlini değil, o araca ne kadar hazırlanıldığını yansıtmaya başlar. Böyle bir durumda yükselen puanın ne kadarının sistemdeki gerçek bir iyileşmeden, ne kadarının hazırlığın kendisinden geldiğini ayırmak güçleşir.

Fende zemin sağlamlaştı, tavan yükseldi

Sonuçların en dikkat çekici başlığı fen alanı.
Türkiye fende 494 puana ulaşarak hem PISA tarihinin en yüksek fen performansını yakaladı hem de ilk kez OECD ortalamasının üzerine çıktı. Üstelik iyileşme, yeterlik dağılımının iki ucunda birden gerçekleşti. Fen alanında temel yeterliğin altında kalan öğrenci oranı son on yılda yüzde 44,4’ten yüzde 19,5’e indi, aynı dönemde en üst basamakta yer alan öğrenci oranı yüzde 0,3’ten yüzde 7,4’e çıktı. Yani hem zemini sağlamlaştırdık hem de tavanı yükselttik.
Bu başarının stratejik bir karşılığı da var. Fen alanında dünya genelinde en üst düzeyde performans gösteren yaklaşık 1,9 milyon öğrencinin oluşturduğu küresel havuza Türkiye yüzde 3,6’lık payla katkı sunuyor ve beşinci sırada yer alıyor. Gelecekte STEM alanlarında çalışmayı hedefleyen öğrenciler hesaba katıldığında payımız yüzde 4,5’e yükseliyor.

Potansiyel dönüştürülebilecek mi?

Bu veriler Türkiye’nin küresel bilim ve teknoloji ekosistemine kayda değer ölçekte insan kaynağı sunabilecek bir potansiyele sahip olduğunu gösteriyor.
Fakat burada önemli bir ayrım var: Bu payın büyüklüğünde Türkiye’nin genç ve kalabalık nüfusunun da etkisi bulunuyor. Dolayısıyla söz konusu oran yeteneğin yoğunluğunu değil, öğrenci sayımızın büyüklüğünü de yansıtıyor.
Asıl mesele bundan sonra başlıyor: Bu potansiyeli nitelikli bir yükseköğretimle buluşturabilecek, bilimsel üretime dönüştürebilecek ve gençlere ülkelerinde gelecek kurabilecekleri kariyer olanakları sunabilecek miyiz?

Matematik ve fırsat eşitliği sorunları

Üzerine eğilmemiz gereken kırılganlıklar ise iki başlıkta düğümleniyor.
Birincisi matematik. Genel yükselişin ışığı en çok bu köşeyi gölgede bırakıyor. Öğrencilerimizin yaklaşık üçte biri, tam olarak yüzde 35,7’si, hâlâ en temel matematik becerilerinden yoksun. Ortalama puandaki yükseliş bu gerçeğin üzerini örtmemeli. Bir eğitim sisteminin başarısı yalnızca en yüksek puanlara ne kadar yaklaştığıyla değil, geride kalan öğrencilerini ne ölçüde ileri taşıyabildiğiyle de değerlendirilir.
İkincisi, fırsat eşitliği. Öğrencilerimizin yüzde 32’si en alt sosyoekonomik dilimde yer alıyor; OECD ortalamasında bu oran yalnızca yüzde 6,3. En üst dilimdeki öğrenci oranımız yüzde 17,4 iken OECD’de yüzde 44,8. Yani çocuklarımızın büyük çoğunluğu, dünyadaki akranlarına kıyasla daha zorlu koşullardan geliyor, onları geri çeken yüklerle sınavın başına oturuyor.

Teselli de var adalet ihtiyacı da

Bu ağır tablonun içinde teselli veren bir gerçek de saklı: Türkiye’deki öğrenci, hangi dilimde olursa olsun, dünyada benzer koşullardaki akranından daha yüksek puan alıyor. En alt dilimdeki bir çocuğumuzun fen puanı ortalama 466; OECD ortalamasında aynı koşuldaki çocuğun puanı ise 414. Demek ki eğitim sistemimiz, yoksunluğun bir kısmını kendi imkânıyla telafi edebiliyor.

Türkiye ve OECD ortalamasında benzer sosyoekonomik düzeye sahip öğrencilerin performansları. (Kaynak: OECD)

Ama telafi, adaletle aynı şey değildir. Sosyoekonomik durum, akademik başarının en güçlü belirleyicilerinden biri olmayı sürdürüyor. Bir çocuğun okulda parlayıp parlamayacağını, hangi evde ya da hangi mahallede dünyaya geldiğinin bu denli belirlemesi kabullenebileceğimiz bir kader değildir. Çünkü eğitimin en büyük vaadi tam da budur: çocuğun geleceğini doğduğu koşulların sınırlarından kurtarabilmek.

Başarıyı sahiplenmek, gelişmeyi konuşmak

PISA sonuçlarının asıl değeri, bir sıralamada kaç basamak yükseldiğimizi göstermekten ibaret değil. Bu verileri doğru okumak; eğitimi kanıtlar üzerinden tartışmayı, ortalamaların ardındaki farklılıkları görmeyi ve tek bir aynaya değil, birbirini tamamlayan aynalara aynı anda bakabilmeyi gerektiriyor.
Öyleyse baştaki soruya dönelim.
PISA nedir? Eğitim politikamızın elindeki önemli aynalardan biri.
PISA ne değildir? Koca bir eğitim sisteminin bütün başarısını ya da başarısızlığını tek başına üzerine yükleyebileceğimiz bir karne.
Bu ayrımı koruduğumuz sürece hem bugünün başarısının hakkını verebiliriz hem de yarının çocuklarına karşı sorumluluğumuzu yerine getirebiliriz.
Çünkü sıralamalar değişir, puanlar yükselir ve düşer. Bir eğitim sisteminden geriye kalan asıl miras ise kaçıncı sırada olduğu değil, bir çocuğun geleceğini doğduğu koşullardan ne ölçüde bağımsızlaştırabildiğidir.

Selçuk Pehlivanoğlu

Türk Eğitim Derneği (TED) Genel Başkanı

Recent Posts

Yavaş’ın Erdoğan’la görüşmesi ne teslim ne isyan; başka türlü bir şey

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile baş başa görüşmesi siyasi gündemi…

16 saat ago

Zeynep Çelik: Mîmârî politik bir meseledir. Avrupa Şark’ı bilmez

Türkiye’nin değerli bilim, sanat, eğitim ve kültür insanlarıyla çalışmaları ve dünyaya bakışları üzerine sohbetleri Murat…

23 saat ago

Türkiye-ABD ilişkileri zirvesindeymiş. İnanalım mı?

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye ve Irak işlerini de kendisine bağladığı Ankara Büyükelçisi Tom Barrack,…

24 saat ago

Akademisyenlere sosyal medya engeli: mesele kazanç değil, gözdağı

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği’nin YÖK’e gönderdiği görüş yazısı, akademisyenlerin YouTube, sosyal medya, internet siteleri ve mobil…

1 gün ago

MetroPOLL: halkın yüzde 70’i PKK’nın silah bırakacağına inanmıyor

Türkiye, PKK ile kırk yılı aşan çatışmayı sona erdirme konusunda belki de uzun zamandır olmadığı…

2 gün ago

Erdoğan, Davutoğlu ve Gökçek’i neden istifa ettirmişti?

Öncelikle söylemek gerekiyor ki Ahmet Davutoğlu, aktif siyaseti bırakmış halde, kendisine açılan Cumhurbaşkanına hakaret davasında…

3 gün ago