Categories: Siyaset

Avrupa’nın Rusya korkusuyla değişen güvenlik dengeleri, ABD ve Türkiye

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Avrupa güvenliği ve “uluslararası durumun hızla kötüleşmesi” gerekçesiyle siyasi rakiplerini de Bakanlar Kurulu üyeleri ve güvenlik ve istihbarat yetkilileriyle birlikte olağanüstü toplantıya çağırdı. (Foto: Élysée Sarayı / Présidence de la République)

Paris’te yaşanan son gelişmeler Avrupa’nın güvenlik algısında belirgin bir değişime işaret ediyor. 18 Eylül Cuma günü Emmanuel Macron, siyasi parti liderlerini ve cumhurbaşkanlığı seçiminde öne çıkması beklenen isimleri Élysée Sarayı’nda toplarken, masaya yalnızca siyasetçiler oturmadı. İç ve dış istihbaratın, askerî istihbaratın, ulusal güvenlik bürokrasisinin ve enerji yönetiminin üst düzey temsilcileri de toplantıya katıldı. Élysée’nin gerekçesi de dikkat çekiciydi. “Uluslararası durumun hızla kötüleşmesi” artık yalnızca Ukrayna savaşı üzerinden değil, enerji güvenliği ve Fransa’nın iç dayanıklılığıyla birlikte ele alınıyor.
Bu tabloyu “Avrupa savaşa hazırlanıyor” diye okumak fazla kolaycı olur. Fakat Avrupa başkentlerinin savaş, enerji, kritik altyapı ve Amerikan güvenlik garantisini artık aynı stratejik çerçevede düşünmeye başladığı açık. NATO yetkilileri yakın vadede ittifaka yönelik doğrudan bir saldırı tehdidi görmediklerini söylese de Rusya kaynaklı hibrit faaliyetlerin yoğunlaştığı yönündeki değerlendirmeler giderek daha görünür hale geliyor.

Paris’ten Varşova’ya sertleşen güvenlik dili

Bu bağlamda yaşanan tek örnek Paris’ten gelmiyor. Misal, Polonya Başbakanı Donald Tusk’ın son açıklamaları bu değişimin en somut örneklerinden biri. Tusk, sonbahar ve kış aylarının savaşın şimdiye kadarki en kritik dönemlerinden biri olabileceğini söylerken, Polonya istihbaratının Ukrayna’yı destekleyen ülkelere karşı drone ve füze kullanılan hibrit saldırı ihtimalini değerlendirdiğini açıkladı.
Bu açıklama sadece retorikten ibaret değil. Rusya’nın 17 Eylül’de Ukrayna’ya düzenlediği geniş çaplı füze ve drone saldırısı sırasında Polonya savaş uçaklarını havalandırdı, bazı havaalanları geçici olarak kapatıldı. Polonya hava sahasında ihlal tespit edilmedi, ancak savaşın NATO sınırlarına ne kadar yaklaştığı bir kez daha ortaya çıktı.

Trump’ın Polonya hamlesi

Kuşkusuz geçtiğimiz haftalarda etkisini daha da hissettiren bir gelişme olarak Almanya’nın Baltık bölgesindeki askerî varlığını artırması da aynı bağlamda okunmalı. Berlin’in Litvanya’daki tugayını 2027 sonuna kadar tam operasyonel hale getirme planı geçici bir önlem değil, Rusya ile ilişkilerin uzun süreli bir güvenlik meselesi haline geldiği varsayımına dayanıyor.
Bu yeni tablonun en kritik unsurlarından biri ABD’nin Avrupa’daki rolü. Donald Trump, Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ile yaptığı görüşmenin ardından Polonya’da kalıcı bir Amerikan Kara Kuvvetleri üssü kurulması konusunda ilerleme sağlandığını açıkladı. Henüz nihai karar verilmiş değil, ancak böyle bir ihtimalin yeniden gündeme gelmesi NATO’nun doğu kanadı açısından açık bir siyasi mesaj taşıyor.

Ve AB’nin ABD ikilemi

Öte yandan, aynı Trump yönetimi Avrupa’daki Amerikan askerî varlığını yeniden değerlendiriyor ve Avrupalı müttefiklerin kendi savunmalarının daha büyük bölümünü üstlenmesini istiyor. Bu ikili durum Avrupa’nın güvenlik hesabını elbette zorlaştırıyor, ancak bazı şeylerin de hiç ama hiç iyiye gitmeyeceğini bizlere gösteriyor. Washington bir yandan Polonya gibi ön cephe ülkelerinde varlığını güçlendirebilir, diğer yandan Avrupa’nın kendi askerî kapasitesini büyütmesini şart koşabilir. Bu gerginlikler askeri kapasitelerin artması anlamına gelir.
Dahası, yaşanan gelişmeler sadece çıplak bir çatışma ihtimaliyle sınırlı da değil. Enerji odaklı ekonomik gelişmeler de çok kritik noktada. Fransa’daki toplantıya enerji yöneticilerinin de katılması bu nedenle önemli. Paris savaş ile enerji güvenliği arasında artık keskin bir ayrım yapmıyor. Orta Doğu’daki çatışmaların enerji arzını, fiyatları ve enflasyonu etkileme ihtimali de Avrupa’nın güvenlik değerlendirmesinin parçası haline geliyor. Güvenlik artık sadece tank, füze ve asker sayısıyla ölçülmüyor.

Türkiye’nin önemi artarken…

Bu ortam Türkiye açısından ilk bakışta önemli fırsatlar yaratıyor. Karadeniz’e kıyısı olan, NATO’nun güneydoğu kanadında bulunan, Rusya ile doğrudan konuşabilen ve Ukrayna ile savunma ilişkileri geliştiren Türkiye’nin ittifak içindeki ağırlığı daha da artabilir. Montrö Sözleşmesi’nin savaş boyunca oynadığı rol de Karadeniz güvenliğinin Ankara olmadan tasarlanamayacağını gösterdi. Ankara’daki son NATO Zirvesi’nin ardından Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la başlattığı Mekke Savunma Ortaklığı bir yönüyle NATO’nun nüfuz alanını Orta Doğu’ya uzatıyor.
Bunlar hâlâ varlığını sürdüren konular. Dahası, Avrupa’nın savunma kapasitesini büyütme arayışı Türk savunma sanayii için de yeni alanlar açabilir. Drone sistemleri, mühimmat, zırhlı araçlar, elektronik harp ve ortak üretim modelleri açısından Türkiye artık yalnızca asker sağlayan bir NATO ülkesi değil, giderek daha fazla savunma ürünü sunabilen bir aktör konumunda.

Manevra alanı azalabilir mi?

Ancak bu tablo yalnızca fırsatlardan ibaret değil. Avrupa ile Rusya arasındaki güvenlik gerilimi daha da sertleşirse Ankara’nın uzun süredir yürüttüğü denge siyaseti daha maliyetli hale gelebilir. Türkiye bir taraftan NATO yükümlülüklerini yerine getirirken, diğer taraftan enerji, ticaret ve diplomasi nedeniyle Moskova ile ilişkilerini tamamen koparmamaya çalışıyor. Gri alan faaliyetleri daha açık bir NATO-Rusya karşılaşmasına dönüşürse, bu iki hattı aynı anda sürdürmek giderek zorlaşacaktır.
Üstelik enerji fiyatlarında yaşanabilecek yeni bir sıçrama Türkiye için de ciddi bir ekonomik risk. Bunu zaten Türkiye doğrudan değişen akaryakıt fiyatlarından hissediyor. Orta Doğu’daki gerilim petrol ve doğal gaz maliyetlerini kalıcı biçimde yükseltirse bunun cari açık, enflasyon ve kur üzerindeki etkileri hızla hissedilebilir. Bu da hem iç siyasette hem de dış politikada iktidarı çok ama çok yorar.

Dengenin sürdürülebilirliği önemli

Sonuç olarak Paris’ten Varşova’ya uzanan tablo bize Avrupa’nın yarın savaşa gireceğini söylemiyor. Daha önemli olan, Avrupa devletlerinin savaş ile barış arasındaki gri alanın genişlediğine inanması ve buna göre hazırlık yapması. Türkiye açısından da asıl soru jeopolitik değerinin artıp artmadığı değil. Esas mesele, artan bu değerin Ankara’nın hareket alanını genişletip genişletmeyeceği ve daha sert bir güvenlik ortamında Rusya, NATO, Avrupa ve Orta Doğu arasındaki dengeyi ne kadar sürdürebileceği.

Ahmet Erdi Öztürk

Londra Metropolitan Üniversitesi

Recent Posts

Aydoğan Özcan: kamu sağlığının ucuz ve erişilebilir olmasına çalışıyorum

Aydoğan Özcan gerçek bir mucit. Kamu sağlığını ucuz, basit ve herkesin erişebileceği hale getirmek amacında…

11 saat ago

Erdoğan seçmenin oy tercihini ekonomiden soyutlamayı başarabilecek mi?

Erdoğan ve Bahçeli ittifakının ekonomik kriz sürdükçe seçim kazanamayacağı 2024'te anlaşılınca "Kazanamıyorsan kaybettir" stratejisine geçildi.

22 saat ago

AB Komisyonu Başkanı’nın Kanada’ya “Ortak Üyelik” Bombası ve Türkiye

Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen her yıl yaptığı “Birliğin Durumu” konuşmasında hiç…

1 gün ago

Borsa’da “bulaşma riski”, enerjide motorin şoku: ekonomide zor günler

Borsada yaşanan ve kontrole alınmaya çalışılan kriz de motorin fiyatlarına yapılan müthiş zam da ekonomide…

2 gün ago

MİT’in siber operasyon yaptığı şirketin dosyasında önemli kuruluşlar var

Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) Ankara’da bir yazılım şirketine, çalıştığı kuruluş ve şirketler üzerinden yasadışı kimlik…

3 gün ago

Dünyanın parası nereye gidiyor? Türkiye’ye neden daha fazla gelmiyor?

Dünyada para kıtlığı yok. Türkiye’de de yok. Asıl kıt olan uzun vadeli sermaye, güven ve…

3 gün ago