Bu belgenin Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde de, Cumhurbaşkanlığı Kütüphanesinde de bulunuyor olması lazım.
Çünkü yazan kişi önceki Cumhurbaşkanlarından Fahri Korutürk…
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Kanal İstanbul’un gerekliliğini anlatmak için önce Atatürk döneminde 1936’da imzalanan Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesinin Türkiye’ye geçiş parası kazandırmadığını, zaten ne kazandırıp ne kaybettirdiğinin belli olmadığını söylemişti. Ancak CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’dan, Erdoğan’ın seçim ortağı MHP lideri Devlet Bahçeli’ye, oradan önceki Genelkurmay başkanlarından İlker Başbuğ’a dek uyarmayan kalmayınca “Kanal İstanbul’un Montrö ile ilgisi yok” deyip çıkmıştı işin içinden. Zaten o arada önceki cumhurbaşkanı Abdullah Gül, 2008’de ABD’nin Karadeniz’e belirlenen büyüklüğün üstünde gemi çıkarma isteğinin Montrö uyarınca geri çevrildiğini açıklamış, Rusya Büyükelçisi Aleksei Erkhov da “Kanal İstanbul, Montrö’yü bozmadıkça Türkiye’nin meselesi” diye tutumunu belli etmişti.
Oysa Korutürk, sanki yıllar öncesinden bugünleri görmüş gibi “Montrö Sözleşmesi” diye yazmış, “Yerli bir Karadeniz ve Akdeniz devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin coğrafyası ve potansiyeli ile dünya siyasetinde, birbirine muarız [karşıt] olan kuvvetler karşısında dünya barışını korumak açısından ne denli hayati bir sorumluluğu olduğunu meydana çıkarmaktadır.” Sonra da “Türk Boğazları ile 1936 Montreux Sözleşmesinin tarafları arasında daha dengeli bir yenisini sağlamanın kolay olmayacağını” vurgulamış.
Fahri Korutürk’ün sözlerine bu atfın nedeni sadece 1973-1980 arasında cumhurbaşkanlığı yapmış olması değil, aynı zamanda genç bir kurmay subay olarak Montrö görüşmelerine katılmış olması.

Korutürk’ün önemi ve önerisi

Devletler Hukuku profesörü Dr. Seha Meray’ın (vefatından bir yıl önce) 1976’da o dönemin etkili diplomatlarından Osman Olcay ile birlikte yazdığı ve Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınlarından çıkan Montreux Boğazlar Konferansı – Tutanaklar, Belgeler kitabının sunuşunu da Korutürk yazmış. Bahsettiğim belge, işte bu sunuş yazısı.
Korutürk, tarihi belge niteliğindeki bu sunuş yazısının daha başında, “Deniz Harp Akademisinde öğrenci olduğum sıralarda, 1923 Lozan Antlaşması, getirdiği mutlu sonuç yanında, bazı hükümleri özellikle Türk boğazları statüsü ile biz genç subaylara ıstırap veriyordu diye yazmış. “1930’lara düşen o öğrenim yıllarında Boğazların askerlikten arındırılmış olması, tahkim edilemez bulunması ve ‘Boğazlar Komisyonu’ adı altında Türklerin yanında yabancıların da katıldığı ortak bir uzmanlar heyetinin kontrolüne bırakılmış olması, aramızda sık sık tartışmalara neden oluyordu” diye sürdürmüş.
Boğazlar Konferansı 22 Haziran 1936’de İsviçre’nin Montreux şehrinde, Türkiye’nin çağrısıyla toplandığı sırada Kurmay Deniz Binbaşı Fahri Korutürk, Roma Büyükelçiliği Askeri Ataşeliğinde görevliydi. Tarihçi Hikmet Özdemir’in 2010’da Atatürk Araştırma Merkezi yayını olarak basılan Fahri Korutürk biyografisinden öğrendiğimize göre Genelkurmay İstihbarat Dairesinde subayken tesadüfen tanışıp sınava çekildiği Atatürk tarafından kendisine Korutürk soyadı verişmişti. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras başkanlığındaki 24 kişilik Montreux heyetine de yine Atatürk’ün talimatıyla dâhil edilmişti. İleriki yıllarda Deniz Kuvvetleri Komutanlığı, Türkiye’nin Moskova büyükelçiliğini yürüttükten sonra, önce (1980 askeri darbesiyle kapatılan) Cumhuriyet Senatosu üyeliğine, sonra Cumhurbaşkanlığına seçilecekti.
Korutürk, Montrö Sözleşmesinin imzalanışının kırkıncı yıldönümüne denk gelen kitabın sunuşunun sonunda, “aydın ve sorumlulara”, yani kendisinden sonraki devlet yetkililerine de bir önerisi vardı: Montrö tutanak ve belgelerini dikkatle okuyarak, Lozan ile birlikte Türkiye Cumhuriyetinin en temel kuruluş anlaşmalarından sayılan Montrö’nün “ruhuna” hâkim olmak.
Sorumlulara sözümüzün ne kadar geçeceğini bilemem, ancak bir aydın okur olarak sizden ricam, birkaç dakikanızı daha ayırıp Korutürk’ün bu önemli sunuşunu sonuna dek okumanızdır. (Yazım ve noktalama, orijinal metindeki haliyle aktarılmıştır.)

Korutürk’ün tarihi Montrö sunuşu…

SUNUŞ
“22 Haziran 1936 tarihinde başlayarak 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan senetlere kadar Montreux Konferansı çetin çekişmeler içinde, ileride açıklanacağı gibi, iki ana tez etrafında gelişmiştir.
Bunlardan birincisi, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Baş temsilcisi Maxime Litvinoff tarafından savunulmuş ve genellikle Karadeniz’de kıyısı olan diğer ülke temsilcilerince desteklenmiştir.
İkincisi ise Birleşik Krallık temsilcisi Lord Stanley başta olmak üzere Karadeniz dışında bulunan ülke temsilcileri tarafından ileri sürülmüş ve desteklenmiştir.
Türkiye’nin konferansa katılan bütün ülkeler tarafından itibar gördüğü, imzacı bütün devlet temsilcilerinin Türkiye’ye ters düşmemek gayreti içinde özel menfaatlerini korumaya çalıştıkları dikkat çekmiştir.
“Tarih gösteriyor ki, savaşların nedenleri genellikle yine savaşların sonunda imzalanan barış andlaşmalarında düğümlenmektedir. Galip devletler zaferden sonra çok kere ihtiraslarının ve çıkarlarının esiri kalarak duygusallıktan kurtulup yeteri kadar mâkul çizgilere gelemiyorlar, zorladıkları andlaşmalarda geleceğin savaşının tohumlarını atmaktan kendilerini kurtaramıyorlar… İçinde bulunduğumuz yüzyılın I. Ve II. Dünya savaşlarını ve sonuçlarını hatırlamak, bu gerçeğe en son örnekleri verecektir.
“Deniz Harp Akademisinde öğrenci olduğum sıralarda, 1923 Lozan Andlaşması, getirdiği mutlu sonuç yanında, bazı hükümleri ile, özellikle Türk boğazları statüsü ile, biz genç subaylara ıztırap veriyordu. 1930’lara düşen o öğrenim yıllarında Boğazların askerlikten arındırılmış olması, tahkim edilemez bulunması ve (Boğazlar komisyonu) adı altında Türklerin yanında yabancıların da katıldığı ortak bir uzmanlar heyetinin kontroluna bırakılmış olması, aramızda sık sık tartışmalara neden oluyordu.
“O sıralarda, bize ders vermekte olan yabancı emekli bir deniz albayı harp oyunlarımız tatbikatında “Boğazlarda Türklere bazı imtiyazlar tanınarak Lozan statüsünün değiştirilmesi lüzumuna kani olduğunu, fakat tarafları tatmin edici nasıl bir çözüm yolu gerektiğini bir türlü kestiremediğini” ileri sürdükçe, biz genç subaylar, “tek çözüm yolunun Boğazlarda Türk egemenliğinin kabulü ve bu hakkın Türkiye’ye geri verilmesi olabileceğini” hararetle savunurduk. Fakat 1930’larda dünya siyasi ortamı, bu iddiayı gerçekleştirmek için henüz yeteri kadar bir olgunluğa ulaşmış değil idi.
“Lozan’ı Atatürk, uzun Osmanlı dönemine ait tarihte emsali geçmemiş siyasi bir zafer olarak nitelemiştir. Bu gerçek yanında, Lozan’ın Türk Boğazları dediğimiz Karadeniz Boğazı – Marmara denizi ve Çanakkale Boğazı kompleksinde teşekkül eden coğrafi sınırlar içinde Türk egemenliğini tamamen sağlamış olmadığı da bir gerçekti. Ayrıca, Lozan’ın Anadolu yarımadasının devamı olan ege adalarını Türk hâkimiyeti dışında bırakmakla Cumhuriyet türkiyesine kâfi derecede bir güvenlik getirmiş olmadığı da muhakkaktı.
“1930’larda Deniz Harp Akademisinde hararetle tartışmalarını yaptığımız Boğazlar bölgesindeki bu zaaf Montreux konferansı ve sözleşmesi sonunda ortadan kaldırılmıştır.
Montreux’nün birinci özelliği, Lozan’ın Boğazlar bölgesinde Türkiye hesabına açık bıraktığı boşluğu doldurmasında ve Cumhuriyetimize büyük bir güvenlik getirmiş bulunmasındadır. Diğer taraftan Montreux uluslararası ilişkilerde siyasi andlaşmaların “Müzakere ve barışçı yollar” ile günün şartlarına daha uygun bir hüvviyete sokulabileceğine, tarihte ender rastlanan bir örneği getirmiş olması bakımından dikkate şayandır.
“Filhakika, I. Dünya savaşından sonra yapılan siyasi konferans sonuçlarının ve andlaşmaların hemen hiç biri, imzacı devletlerin hür iradeleri ile ve müzakere ve barış yolu ile değiştirilmiş değildir: Montreux bu yoldan değiştirmenin tek örneğidir. Tek taraflı geçersiz sayılan andlaşmaların ise, imzacılar arasında er veya geç mutlaka yeni bir anlaşmazlığa ve savaşa yol açtığını gösteren yakın tarihte pek çok örnek mevcuttur. Uluslararası anlaşmalarla 1960 yılında kurulan yeni bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Başkanının Londra ve Zürih anlaşmalarını tek taraflı bozmuş olmasının meydana getirdiği Kıbrıs bunalımı, bu düşüncemizin haklılığına gösterilebilecek en son örneklerden biridir.
“Montreux’de başlıca iki tezin çarpıştığına işaret etmiştik. Şöyle ki; bu tezlerden biri, Karadeniz’in bir transit deniz olmadığını, başka bir deyişle, bir ucundan girilip öbür ucundan çıkılabilen herhangi bir (açık deniz) sayılamayacağını ve bu nedenle uluslararası (serbest deniz) rejimine tabi tutulamayacağını ve netice itibarıyla Karadeniz’de kıyısı olan ülkeler gibi öteki dünya ülkelerinin de bu denizde harp gemilerini tıpkı ticaret gemilerini açık denizlerde gezdirebildikleri şekilde kayıtsız şartsız dolaştıramayacaklarını iddia etmiştir.
“Diğer tez ise, Karadeniz’in Boğazlardan geçilerek girilebildiği için “denizlerin serbestliğini kabul eden”, “Uluslararası hukuk rejimi”nden ayrılamayacağını ve dünya devletlerinin bu deniz çevresinde vukua gelebilecek büyük hastalıklar, tabii afetler, yangınlar, isyanlar vb. gibi felâket zamanlarında insani düşüncelerle daima yardıma açık tutulması gerektiğini savunmuştur.
“Konferansın davetçisi olan Türkiye ise, bir yandan ülkesinin Lozan’da açık bırakılmış bulunan güvenliğini ve Boğazlardaki egemenlik hakkını sağlamakla birlikte, öte yandan bölge ve dünya barışını koruyabilmek için ilgili ülkelerce ileri sürülen farklı görüşlerin bağdaştırılabilmesinde bir denge unsuru olmak gayreti içinde çalışmıştır.
“Montreux Konferansı tutanakları ve belgeleri dikkatle incelenirse görülecektir ki, müzakereler, II. Dünya savaşından çok sonra uluslararası “yumuşama-détente” siyasi anlayışına bu savaştan önce Boğazlar bölgesinde getirilmiş ilk örneğini vermiştir. Bu müzakerelerde Türkiye cumhuriyeti doğu-batı arasında kıymetli bir denge ve dünya siyaset arenasında itibarlı bir kuvvet unsuru olarak dikkatleri üzerinde toplanmıştır. Nitekim, konferansta, katılanların hiç birisi, Türk tekliflerinin tam karşısına çıkmamış, böyle bir davranıştan daima uzak kalmıştır. Bu bakımdan konferansın açılışında, katılan devletlerin Baş temsilcilerinin konuşmaları dikkatle incelenmeye değer. Özellikle, temsilcilerin kapanıştaki konuşmaları ve bunların içerisinde konferans Başkan Yardımcısı ve Redaksiyon Komitesi Başkanı şöhretli hukukçu Yunan Baş Temsilcisi Nicolas Politis’in sözleri tarih açısından önem taşır. “Zira, konferansta gerek Teknik Komiteye, gerekse redaksiyon Komitesine ağır görevler düşmüştür. Katılan devletler çetin müzakereler sırasında ileri sürülen çeşitli önerilerin Genel Kurulun tasvibini sağlayacak bir ifadeye sokulabilmesindeki yüksek maharetinden dolayı Politis’i tebrik etmişlerdir. Son konuşmalarda bunlara teşekkür mahiyetinde cevap veren Yunanlı diplomatın şu sözleri ciddin ilgi çekici olmuştur:
“Bu konferansın uluslararası haklılık bakımından başarıya ulaşmasına büyük önem veriyordum. Bu itibarla bana verilen görevi başarmaya çalıştım. Türkiye, buradan dünyaya haklılığın sancaktarı, uluslararası uzlaşmanın koruyucusu ve barışın düzenlenmesinin savunucusu olarak çıkmıştır. Türkiye’yi yücelten her şey, dostları için bir kazançtır. Açıkça söylemek isterim ki, bana burada elimden geldiği kadar çalışmakta güç veren, bu duygu olmuştur. Çünki Türkiye’nin kazancı, dolaylı olarak benim ülkemin kazancıdır.”
“Montreux’ün yürürlülükte kalma süresi uzun tartışmalara yol açmıştır. İngiltere, elli yıl geçerli olmasını isteyerek en uzun süreli öneriyi getirmiştir. Sovyetler Birliği, uluslararası ilişkilerin süratle gelişmesini ve koşulların da ona uygun olarak süratle değişmekte olduğunu ileri sürerek Türk tezine yaklaşmış, sözleşmenin 10-12 yıl geçerli olmasını istemiştir.
“Montreux bugün fiilen kırk yaşını doldurmuş ve bu arada ikinci dünya savaşı gibi çok çetin bir sınav geçirmiştir. Henüz ortada değişikliği ve yürürlükten kaldırmayı gerektiren neden ve istekler mevcut değildir.
“Türk Boğazları, tarihte olduğu ve bugün olduğu gibi yarın da dünya siyaset arenasında uluslararası ilişkilerdeki önemini daime koruyacaktır. Osmanlı İmparatorluğu kuvvetli bir deniz gücüne sahip olduğu devirlerde, dünya siyaset sahnesinde bir Boğazlar meselesi, hatta bir orta doğu meselesi görülmemiştir. Vaktaki Osmanlı Devleti zaafa düşmüştür, o zaman uluslararası ilişkilerde, ya başlıbaşına veya Orta Doğuya bağlı bir boğazlar meselesi, bir Karadeniz-Akdeniz hâkimiyeti meselesi, önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Fakat değişmeyen gerçek odur ki, Boğazlara sahip olan Osmanlı Devletinin ve Türkiye Cumhuriyetinin silahlı anlaşmazlıkların sonucu üzerinde etkisi büyüktür. Nitekim, I. Dünya savaşında Osmanlı İmparatorluğu zayıf ve bir deniz gücüne malik olmadığı halde, Boğazları canı ve kanı ile savunmuş, Karadeniz-Akdeniz bağlantısı bu savunma ile I. Dünya savaşının kaderine büyük etki yapmıştır.
“II. dünya savaşında ise Cumhuriyet Türkiyesi, Montreux sözleşmesini sadakatle korumak suretiyle silahlı çarpışmaları bu bölgeden uzak tutabilmiş ve savaşanlara, sonuna kadar Boğazlara sahip olmanın değerini hissettirmiştir. Bu itibarla, bundan sonra da her iki cihan savaşının ve bu bölge coğrafyası ile siyasi gelişmelerin dikkatle mütalaa edilmesinde, dünya barışı için büyük yararlar olduğu kanısındayım.
“20’inci yüzyılın başlarında İngiltere, Akdenizde en güçlü iki ülkenin deniz kudretine üstün bir deniz gücünü elinde tutmak siyaseti gütmüştür. Ancak, I. Dünya savaşından sonra ortaya çıkan Amerika Birleşik Devletleri ve Japonya, Washington ve Londra deniz konferanslarındaki anlaşmalarla süper devletlerin deniz gücü dengesine yeni bir takım orantılar getirmiştir. Ve bu koşullar altında cereyan eden II. Dünya savaşı ortaya yepyeni bir tablo çıkarmıştır. Şimdi görülen odur ki, Akdeniz’e girmiş olan Amerika Birleşik Devletleri, siyasi ittifaklarla bu denizde tutunmak, kalmak veya oradan çekilmek hesabını incelemektedir. Öte yandan Sovyetler Birliği ise, Karadeniz’in doğusu ve kuzeyi ile birlikte, siyasi ittifaklariyle batısını da elinde tutmaktadır. Hitler Almanysaı da, balkanlarla birlikte güney Sovyet topraklarını ve Kafkas kıyılarını işgal etmiş ve Karadeniz’de bugünkü Sovyetler Birliği durumuna sahip olmuş iken doğu ve güney-doğu cephesindeki II. Dünya savaşının talihini eline geçirememişti. Çünkü o tarihlerde Almanya, Karadeniz’de üstün bir deniz gücüne sahip olma imkânını sağlayamamıştı. Bu nedenle, bütün güney-doğu cephesinin lojistik hizmetini karadan yapma zorunluğu, Almanya’yı bu bölgede mağlup etmiştir. Zira bilindiği gibi Türk Boğazları, Montreux Sözleşmesine sadakat gösteren Cumhuriyet Türkiyesi tarafından kapalı tutulmuştur. Bu durum, güçlü Alman denizaltı gemilerinin, Ege denizi yolu ile Boğazlardan Karadeniz’e geçerek, sonuna kadar mevcudiyetini muhafaza eden Sovyet donanmasının imhasına ve Alman sevk ve idaresine Karadeniz’deki deniz yolu sevkiyatını yürütmeye imkân bırakmamıştır. Lâkin bugün Sovyetler Birliği, tarihin hiçbir devrinde görülmemiş üstün bir deniz gücü ile, Karadeniz ile birlikte dünya denizleri üzerinde iddia sahibidir ve Akdeniz’e inmiştir. Ve burada dostlukları, ittifakları ile tutunması, yerleşmesi söz konusudur.
“Bütün bu realiteler, yerli bir Karadeniz ve Akdeniz devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin coğrafyası ve potansiyeli ile dünya siyasetinde, birbirine muarız olan kuvvetler karşısında dünya barışını korumak açısından ne denli hayati bir sorumluluğu olduğunu meydana çıkarmaktadır. Türkiye cumhuriyeti, dünya barışını korumak açısından kendisine düşen bu büyük sorumluluğu, elbette kendi gücü yanında bugün geçerli olan Montreux uluslararası sözleşmesinin hükümlerini dikkatle tâkip ve denetlemekle yürütecektir. Bu uluslararası sözleşmenin etrafında vukua gelebilecek her türlü anlaşmazlıkları ve aykırılıkları önleme durumunda olan Türkiye’nin tatbikatta mâruz kalabileceği tazyiklerin ve hatta saldırıların, Birleşmiş Milletler tarafından dikkatle izlenmesine ve karşılanmasına kesin zorunluluk vardır. Bu bakımdan Montreux konferansı hükümlerine bütün siyasetçilerin çok yakından ilgi göstermelerinde ve bu hükümlerin inceliklerine bilgi edinmelerinde mutlak bir zaruret mevcuttur.
“Montreux sözleşmesinin anlaşmazlık anında, maddeleri arasında dolaşarak bir sonuca varılmasını ümit etmek yanlıştır veya hiç değilse yeterli değildir. Sözleşmede görülen maddeler pek çok değişiklik önerilerinin ve bu önerilerin arkasında yatan pek farklı siyasi ve askeri düşüncelerin bağdaştırılması ile meydana gelmişlerdir ve ancak konferans tutanakları okundukta ve belgelerden sezilecek art niyetlere hâkim olundukta, bu maddelerin ruhuna ulaşılmak mümkündür. Ve yine bu bakımdandır ki Montreux senetlerini ve tutanaklarını Türkçe’ye kazandıran Sayın Prof. Seha L. Meray ve Sayın Büyükelçi Osman Olcay’a Türk aydınlarının ve sorumlularının borcu büyüktür.
“Türk Boğazları ile 1936 Montreux Sözleşmesinin tarafları arasında daha dengeli bir yenisini sağlamak, bugünün koşulları altında kolay olmayacağından bu sözleşmenin yapısının çok dikkatle incelenmesinde ve müşahade altında tutulmasında büyük yararlar olduğu kanısındayım.
“40 sene önce bir deniz kurmayı olarak müzakerelerini yakından tâkip ettiğim tarihi Montreux Konferansının tutanaklarını, ben bugün, bu düşünceler altında yeniden okumaktan ve değerlendirmekten büyük bir zevk duydum.
Ankara, 20 Ekim 1976
Fahri S. Korutürk”

Comments

  1. Sn. Korutürk’ü okumak, “prompter”dan nutuk okumaya benzemez; anlayabilmek için gerekli altyapı da imam hatiplerde okutulmaz.

Bir Cevap Yazın