Behlül Özkan

Doç. Dr. Behlül Özkan, Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümü öğretim üyesidir. Türkiye dış politikası, Soğuk Savaş ve siyasal İslam üzerine çalışmaktadır.

Makedonya İmparatoru İskender’in fetihlerini gösteren Félix Delmarche’nin 1833 Paris basımı haritası. Döneminde bilinen coğrafyasının en büyük fatihi olan İskender’in ölümüne de bir virüs neden olmuştu. (Murat Yetkin koleksiyonu)

20’inci yüzyılın perdesi, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla inmeye başladı. Televizyonlar, reklamlar, afişler, Duvar’ın yıkıldığını anı sembolleştiren görüntülerle doluydu. Çok değil 30 yıl öncenin, 1990’ların tartışmalarına bakarsanız, bugün bulunduğumuz noktadan oldukça farklı bir geleceğe doğru yürüdüğümüzü sanırdınız. Duvarlar ve sınırlar yıkılırken, özgürlüklerin önündeki tüm engeller kalkacaktı. İnsan, tarihin her döneminde, kendini ve yaşadığı anı evrenin merkezine koyarak düşünme eğiliminde. Kendinin bir dönüm noktasında olduğuna, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanarak…
Berlin Duvarı’nın taşları hediyelik eşya stantlarında yerini alırken, Batı dünyasında “Tarihin Sonu’nun” geldiği ilan ediliyordu. Dönemin bilgesi Francis Fukuyama çok okunanlar listesinin zirvesindeki kitabında insanlığın ideolojik evrimini tamamladığını, Batı tipi liberal demokrasi ve kapitalizminin artık tüm dünya için geçerli ve evrensel yönetim biçimi haline geldiğini yazıyordu. Duvarın parçalarını bile satılık metaya dönüştüren sistem, Tarihin Sonu’nu da getirmişti.
Küreselleşme tüm hızıyla hayatımızı biçimlendiriyor. Bir yandan Bangladeş’te daha ucuza üretilen gömleği giyerken, Peru’dan gelen kinoa ile diyet yapıp, köşedeki Starbucks’ta Sumatra’dan Kenya’ya farklı kahveler arasında tercihte bulunuyoruz. Dünyanın hemen her köşesi kolayca erişilebilen bir turistik destinasyon, parası olana… Online alışveriş, online bankacılık, online fetva, online eğitim ve yaşamın daha birçok parçası sanal ortama “düştü.” Bir yandan ise savaşlar, silahlar, düşmanlar, terörizm, tehditler, afetler sürekli boyut değiştirmekte. Sanalı, hibridi, insansızı dört bir yanımızda. İçinde bulunduğumuz sirkülasyon (dolaşım), her anıyla baş döndürücü değişim ve dönüşümlere gebe. Üstelik insan bünyesi ve psikolojisinin adaptasyon kapasitesinin sınırlarını zorlarcasına giderek de hızlanıyor. Sermaye, mal ve bilgi akışının önündeki hemen tüm sınırların ortadan kalktığı “küreselleşme” olarak adlandırılan kapitalizmin bu son aşaması, tüm ekonomik, sosyal ve siyasal ilişkileri dönüştürerek içinde yaşadığımız gezegeni bir pazara çevirdi.

Wuhan pazarından dünya pazarına

Küresel pazara adım attığınız andan itibaren, alışveriş yapmaktan kaçınamayacağınız tezgâhın başında Çin var. Tarihin Sonunu ilan edenlerin iddialarının aksine, komünist-otoriter rejim ile devlet kapitalizminin çocuğu olan Çin ekonomisi 2,5 trilyon dolarla dünyanın toplam ihracatının %13,5’ini elinde tutuyor. Arkasından gelen ABD ve Almanya yaklaşık 1,5 triyon dolarlık ihracatlarıyla onu izliyor. Yani Çin, liberal demokrasiyle yönetilen kapitalizmin beşiği ABD ve Almanya’ya ihracatta her yıl 1 trilyon dolar fark atıyor. Bu “mucizenin” nedenlerinden biri Pekin’in kapitalizmi otoriter rejim altında, liberal demokrasilere göre çok daha verimli ve karlı işletebilmesi. Bugün her birimizin eli/evi akıllı telefonlardan oyuncağa Çin’de üretilen eşyalarla dolu.

Berlin Duvarının yıkıldığı 9 Kasım 1989 tarihinin anısına, dönemin Almanya hükümetinin sınırlı sayıda dağıttığı duvar parçası. (Murat Yetkin koleksiyonu)

Küresel pazarın üretim üssü Çin’in, çoğumuzun adını bile duymadığı Wuhan kentindeki hayvan pazarında yarasadan insanlara geçtiği tahmin edilen Korona (Covid-19) virüsü, bugün en ücra ada devletlerine kadar yayıldı. Her gün binlerce insanı öldüren virüs, kısa sürede tarihteki en etkili pandemiler listesine girdi. Sosyal ve ekonomik hayat durma noktasında. Çok değil birkaç ay önce günde altı milyon insan bir yerden diğerine uçarken, bugün milyonlar evlerinden dışarıya adım atamıyor. New York, Londra, İstanbul, Milano, Paris gibi küresel ağın kavşak noktalarını oluşturan metropoller distopyayı andırırcasına ıssızlığa gömüldü. Sınırları ortadan kaldırmakla övünen Avrupa Birliği, kendi içindeki sınırları bile kapattı. Yaşam; izolasyon, karantina, seyahat ve sokağa çıkma yasaklarına hapsoldu.

Yıkılan ve örülen duvarlar

Liberal demokrasi ile kapitalizm evliliğinin krizine (henüz boşanma diyemesek de); aşırı sağın yükselişi, göçmen ve yabancı düşmanlığı, Brexit ve Trump’un Amerikan müesses nizamını yerle bir eden başkanlığı eklendi. Liberal demokrasinin Faşizm ve Komünizm karşısındaki zaferlerinin insanlığın yönetim sistemi arayışı macerasında Tarihin Sonu’nu getirdiği tezinin sahibi Fukuyama bile “sosyalizm geri gelmelidir” diyecek noktada. Özellikle sol basının manşetlerinde yer alan bu ifadede Fukuyama’nın sosyalizmden kast ettiği üretim araçlarının ortak mülkiyetini temel alan Sovyet modeli değil. Gelir ve refah bölüşümünün daha adil ve eşitlikçi olmasını sağlayan İskandinav sosyal demokrasisi.
Küresel bölüşümdeki adaletsizliğin de etkisiyle dünyanın yoksulları içinde bulundukları şartlara isyan ederek varsıl Avrupa’nın kapılarına dayandı. Başta Türkiye olmak üzere İtalya ve İspanya üzerinden kimi botlarla Akdeniz ve Ege’yi geçmeye çalışıyor, kimi kara hudutlarını aşarak daha iyi bir hayata ulaşmaya. Küreselleşmenin vardığı yer bundan daha trajik olamazdı herhalde.
Amerikan ikonografisinin harcı, kendi marka ve değerlerinin küreselleşmesinden oluşuyor. ABD Başkanı Trump ise tüm bunlara tezat şekilde ticaret serbestisine sınırlamalar getireceğini ve gümrük duvarlarını yeniden öreceğini söylüyor. Amerikan ikonalarını birer birer kıran Trump, Korona pandemisini de “Çinli virüs” olarak tanımlamakta ısrarlı. Trump, çözüm önerisini 23 Mart’ta Twitter’dan tüm dünyaya ilan etti: “İşte bu yüzden sınırlara ihtiyacımız var.”
Berlin Duvarı’nın yıkılışının ardından bıraktığımız yere; sınırlara ve duvarlara dönüyoruz. 30 yıl önceki ABD başkanı Reagan Batı Berlin’de, duvarın tam önünde topladığı kalabalığa ve Kremlin’e “Sayın Gorbaçov eğer barış istiyorsanız, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa için refah ve özgürlük istiyorsanız bu kapıyı açın. Sayın Gorbaçov, bu duvarı yıkın” diye sesleniyordu. Bugün bir diğer ABD başkanı Amerikan toplumunun refahını komşusu Meksika’ya karşı duvar örerek koruyacağını, bir virüsü sınırlarını tahkim ederek durduracağını sanıyor.

Coğrafyanın sonu mu?

Bireyler ve toplumlar içinde bulundukları coğrafyayı hem sınırlarla belirleyip şekillendirirler, hem de o coğrafyaya dair oluşturdukları aidiyet duygusu üzerinden kimlik kazanıp şekillenirler. İçinde yaşadığımız coğrafyanın sınırlarla bölünmesi; siyasi ve ekonomik her türlü iktidar yapılanmasının omurgasıdır. İktidar mekândan bağımsız düşünülemez. Her daim sınırın nereden çizildiği, kimin dışarda kimin içerde bırakıldığına karar verebilmek, iktidarın varlık nedenidir. Çünkü iktidar; hangi benzerlikler üzerinden birlik ve bütünlüğün sağlanacağına, hangi farklılıklara tahammül edileceğine sınırlar üzerinden karar verir. Mekânın sınırları içeriye karşı sahiplik ve kimlik, dışarıya karşı barınma ve savunma duygusunu tahkim eder.
Vurgulamak gerekir ki sınır çizmek sadece devlete mahsus bir eylem değildir. Ulus devletin içinde ve dışında; mahalleler, güvenlikli siteler, çeteler, terör örgütleri, dini cemaatler, küresel şirketler ve başka birçok unsur örgütlenmek, güvenlik, sirkülasyonu kontrol etmek ya da kaynakların bölüşümü için sınırlar üzerinden kendilerine iktidar alanı açar ve bunu paylaşmak zorunda kalırlar. Ulus devlet de dâhil olmak üzere sınırlar üzerinden tahakküm mücadelesi veren tüm bu aktörler bölünmüş ve kompartmantalize (kısımlara ayrılmış) olmuş bir bütünün parçalarıdır. Sınırlar ne kadar güçlendirilirse güçlendirilsin mutlak izolasyon imkansızdır. Çünkü tüm sınırlar geçirgendir. Sirkülasyon, akışkanlık ve etkileşimler azaltılabilse bile, bunları tam anlamıyla ortadan kaldırmak mümkün değildir.
Tüm bu nedenlerle küreselleşmenin tüm sınırları ortadan kaldırarak, coğrafyanın sonunu getireceği iddiası da tıpkı Tarihin Sonu tezi gibi, içinde bulunduğumuz zaman ve mekânda pek bir anlam ifade etmiyor. Kuşkusuz ki Korona virüsün tüm dünyaya yayıldığı bu günlerde, toplumlar en iyi bildikleri, en basit ve kolay çözüme başvurmakta: Sınırları kapatmak. Bu belki kısa bir süre için palyatif çözüm sağlıyor. Ama birbirine bu derecede bağımlı ve entegre olmuş dünyamızda sürdürülebilirliği yok. Sınır, sınır diye haykıran Trump’ın küresel ısınmaya karşı kılını bile kıpırdatmadığını, başta Çin olmak üzere sanayileşmiş ülkelerin karbon gazlarının artışında ateşe körükle gitmeye devam ettiğini düşündüğümüzde; tarım arazileri çölleşen, temiz su kaynakları kuruyan, küresel gelir dağılımından paylarına yokluk düşen milyonlarca mülteciyi kim nasıl durdurabilir? İklim değişikliği giderek bizi bir faciaya sürüklerken; Çin Seddi’nin, Berlin Duvarı’nın yapamadığını, bugün hangi sınır ve duvar nasıl başarabilir?
Toplumlar; yerel, bölgesel ve ulusal ölçekte coğrafyayı sınırlarla ayırmaya, bunun üzerinden örgütlenip, etkileşimde bulunmaya devam edecekler. Görünür gelecekte farklılıkların homojenleşerek eridiği, yeknesaklaşan dünyada küresel bir iktidarın kurulması mümkün görünmüyor. Ancak bu durum, var olan sorunlardan sınırları kapatarak kurtulacağımız anlamına da gelmemekte. Devlet merkezli düşünmeye ve çatışmalar üzerinden çıkış yolları aramaya takılıp kalmadan, toplumlar hem ayrımlarını kabullenip hem de birbirleriyle dayanışmanın yollarını bulmak zorundalar. Zira iklim krizi, salgın hastalıklar, kuraklık, küresel gelir dağılımındaki eşitsizliğinin yakıcı sonuçlarından bizi koruyacak yükseklikte bir duvar yok.