(YKY, 2016)

Dünya Caz Günü vesilesiyle, gazeteci-yazar Derya Bengi’nin Şimdiki Zaman Beledir: 50’li Yıllarda Türkiye/ Sazlı-Cazlı Sözlük başlıklı çalışmasından caz müziğiyle ilgili “Galiz Sesli Bir Musiki” maddesini yazarının izniyle aşağıda ilginize sunuyoruz.

Caz müziği o zamandan bu yana, tutkulu müzisyenler, radyo ve televizyon programları ve festivaller yoluyla Türkiye’de de geniş bir dinleyici kitlesi edinmeyi başardı.

Sözlüğün bu maddesinde dönemin önde gelen gazeteci-yazarları arasında caz nedeniyle yaşanmış sert polemiklerden, cazın biraz fazla geniş kapsamlı tutulmuş tanımına pekçok ilginç konu ele alınıyor. Rock ‘n roll da bu arada eleştirilerden nasibi alıyor.


“Galiz Sesli Bir Musiki”

Siyasetçi ve yazar Vedat Nedim Tör, bir yazısında Amerikan çikletleriyle ve Amerikan gangster filmleriyle aynı kefeye koyduğu cazı “galiz sesli bir musiki” diye tanımlayınca Erdem Buri çok bozulmuş, kızmıştı. İstanbul Radyosu’nda “Caz Saati” programını hazırlayan radyocu ve eleştirmen Buri, yıllar sonra Yeni İstanbul’da yazdığı bir yazıda “bugüne kadar o ‘galiz sesler’ lafı kulağımdan çıkmadı” diyordu. “Vedat Nedim Tör’ü tanımam, cazı bilir mi, bilmez mi, bilmem, biliyorsa üzerine konuşurken düşünür mü, bilmiyorsa bilmediği meseleleri ele almanın ayıp olduğunu aklına getirmez mi, onu da bilmem. Yalnız şunu bilirim ki bir müzik tarzına ‘galiz sesler’ deyip geçmek gülünçtür. (…) Caz elli yıl kadar önce doğdu, gelişti, yayıldı. Bay Tör ve onun yolundakiler ne söylerse söylesin, ben, biz, cazcılar ne yazarsak yazalım günden güne kökleşiyor. (…) Tör’süz caz elli yıl varoldu. Varsın bundan sonra da onsuz olsun.”

Buri, “zenci ırkından doğma bir sanatın geleneklerimizle bağdaşmayacağını ileri sürenler”den yana da dertliydi. “Amerika’nın Yeni Orlean şehrinde yaşayan zenciler acılarını yahut sevinçlerini o zamana kadar alışılana benzemeyen şarkılarla anlatmışlar. Sonra bu şarkılar müzik aletleriyle çalınmış ve dünyanın dört bucağını sarmış. İyi amma bize ne? Bizim acımız, sevincimiz onlarınkine benzemez ki! Yok değil, doğru değil. Bir sanat eseri, ille kafamızdakilere uyduğu için beğenilmez. Bach’ın kilise müziğini yalnız Bach’ın dininde olanlar sevecek de Budist, İslam, Yogi başını çevirip geçecek mi?”

Tıpkı Erdem Buri’nin Vedat Nedim Tör’e ettiği gibi, Cüneyt Sermet de Doğan Nadi’ye veryansın ediyordu. Nadi, Cumhuriyet’teki köşesinde cazı diline dolamıştı: “Caz cazırtısı (acaba cazırtı kelimesi de cazdan mı geliyor?!) Amerika. Şarkıyı genzinden söyleyen ses Amerika. Ve bir çok programların başlaması ve bitmesi Amerikan filmlerinin çalgısıyla. Yalnız, aklı başında hiçbir Amerikalının tahammül edemediği bu uydurma çalgıyı bir kenara bırakıp da, yeni dünyadan asıl örnek almamız icap eden bin bir başka işe, bakalım ne zaman sıra gelecek?” Kontrbasçı ve müzik eleştirmeni Cüneyt Sermet’se Akis dergisinde bu satırlara cevap yetiştirmekte gecikmiyordu: “Cumhuriyet gazetesinin 2 Mayıs (1955) Pazar günkü ilâvesinde, Yedi Dakika sütununda sayın üstadımız Doğan Nadi’nin tatlı tatlı gevezelik ederken bir ara rotayı şaşırdığı görülmektedir. Tembel işi başlığı altında caz ve cazırtıdan bahseden üstadımız, müzikten tamamen bihaber olduğunu ispat etmektedir. Muharrir olmakla insanın her şeyi bilmesi icap etmez. Fakat Doğan Nadi çapında bir insanın bilmediğini bilmeyip saçma sapan konuştuğunu görmek doğrusu çok acı.”

İbrahim Solmaz kapaklı şarkı sözü ve nota dergisi: Sevdiğiniz Caz Şarkıları (kitaptan)

Cazın ciddiye alınıp alınmamasının yanında, cazcıları sinir eden bir diğer sorun da terminolojiyle ilgiliydi. Türkiye’de neredeyse 1920’lerden beri Batıdan gelen popüler dans müziklerinin topuna birden caz denir olmuştu. Alaturkaysa saz, alafrangaysa caz! Caz adeta tangonun, sambanın, mambonun, kalipsonun, Latin Amerika ritmlerinin genel adıydı. Örneğin Haldun Taner’in “Günün Adamı” piyesinde, Sanayi Nazırı’nın sokakta bir çocuğa arabasıyla çarpıp kaçan haylaz oğlu, olay yatışana kadar devlet hesabına Brezilya’ya caz tahsiline gönderiliyordu. Erdem Buri, caz namına bir şeyin çalınmadığı bir caz konserine dair anılarını yine Yeni İstanbul’a şöyle anlatıyordu: “Geçen hafta Beyoğlu’nun büyük sinemalarından birinde bir konser verildi. Caz konseri imiş o konser. Afişlerde öyle yazılıydı. Kolay şey doğrusu, afişlere caz konseri yazarsın, konser caz konseri olur. (…) Konseri hazırlayan bay ile geçenlerde bir yerde tanıştım. Söyledim, konsere caz konseri demeyin dedim. Güney Amerika müziği olacak diyorsunuz, oysa ki Güney Amerika müziği caz değildir. Caz Kuzey Amerika’daki zenci ırkından doğma bir müziktir. Bir sürü özellikleri vardır. Onlar olmazsa caz olmaz. ‘Ne diyelim?’ dedi. Dans Orkestraları Geçidi deyin, dokuz çarpı dokuz eşittir doksandokuz deyin, ama caz konseri demeyin. Daha da kötüsü ‘Peki’ dedi. Peki dedi, gene de caz konseri yazdırttı bizim bay.”

Türkiye’ye özgü bu tartışmalardan başka, evrensel boyuttaki tartışmalar da cazcıların zihnini meşgul ediyordu. Alaturka müzik bünyesinde yaşanan meyhane müziği –yüksek sanat müziği veya gazino hanendesi– konser sanatçısı zıtlığının bir benzerine cazda da rastlanıyordu. Cazın Zeki Müren’leriyle Münir Nurettin Selçuk’larını birbirinden ayırmak isteyenler, kısacası cazı seçkinleştirme hamlesine girişenler çoktu. İlhan Mimaroğlu, 1955’te Tercüman’da şöyle yazıyordu: “Cazın bar musikisi veya balo musikisi olduğu telakkisi de silinmeye başlamıştır. Dans salonlarında ve barlarda ‘ciddi’ caz çalan orkestralara değil, Vincent Lopez veya Guy Lombardo orkestralarına rastlıyorsunuz. Caz topluluklarının yeri, gece kulübünden ziyade konser salonuna benzeyen lokaller, nihayet doğrudan doğruya Town Hall, Carnegie Hall gibi konser salonlarıdır. Bu sadece Amerika’da mı böyledir? Asla. Amerika dışında tek bir memleketin arzettiği misal, sanat hayatının ilerlemiş olduğu diğer birçok memleketi temsil eder: Paris’te Salle Pleyel’de veya Palais de Chaillot’da caz konseri verilmesine bugün artık hayret edenlerin kaldığını sanmıyorum.”

1950’li yıllarda caza böylesine sahip çıkan, düşünen, yazan insanların varlığı, her ne kadar bazen farklı müziklere aynı nazarla bakmasalar da, Türkiye’nin büyük şansıydı. İlhan Mimaroğlu’nun “Caz Sanatı” kitabında rock’n roll için söylediklerini, Tör veya Nadi caz için söyleseydi, herhalde Buri ve Sermet’ten önce Mimaroğlu kalemini kuşanıp cevabı yapıştırırdı. “Rock’n Roll” diyordu Mimaroğlu, iki nokta üst üste koyduktan sonra devam ediyordu: “1955’ten başlayarak dünyayı saran, cazın bazı özelliklerini istismar eden ve kovboy musikisiyle karıştıran, çoğunlukla kabiliyetsiz ve değersiz kişilerin çaldığı bayağı bir dans musikisi.”

Kaynakça: İlhan Mimaroğlu, Caz Sanatı, Yenilik Yayınları, 1958 • Akis, 14 Mayıs 1955 • Yeni İstanbul, 13 Mart, 27 Mart 1954 • Tercüman, 26 Kasım 1955