Yaprak Özer

Gazeteci, yazar, konuşma ajansı yöneticisi yaprakozer@indenksiletisim.com

Redmont, “Batı’da pek çok medya kuruluşu çalışan binlerce elemanını evlerine yolladı. Çoğu merkezde birkaç yüz kişi ya kaldı ya kalmadı” diyor. (Fotoğraf: Pixabay.)

Medyaya ne olacak? Gazetecilik kalacak mı? Hangi gazete ya da televizyon kimin elinde? Haberlerimizi nereden alıyoruz? Ve daha birçok soru… Hafife alınacak konu değil. Medya ve özgür basın hava, su kadar önemli; unutmuş olsak da anımsayalım, dördüncü erk.
Pandeminin iyi geleceği nadir alanlardan biri ve yeniden doğma şansı kuvvetle muhtemel.
İlerleyen satırları, çağdaş iletişime giriş dersi notu kıvamında bulabilirsiniz. Bu yazıyı hazırlarken görüşlerine başvurduğum kişi, Lizbon’da yerleşik Amerikalı duayen gazeteci Dennis Redmont. İlginçtir, Portekiz’in faşizmle mücadele ettiği yıllarda bu ülkede gazetecilik yapan Redmont, hayatını pek çok kez riske atarak haberleriyle çok can kurtardı. Uzun yıllar Portekiz’e giremeyen Redmont, daha sonra yerleşmek için bu ülkeyi tercih etti. Döneminin efsane gazetecileri arasında yer alıyor. Yakın geçmişte hayat hikayesi film oldu. Portekiz’in en popüler aktörü, Redmont’u canlandırdı. Redmont, profesyonel hayatının neredeyse tamamını Avrupa’da geçirdi. The Associated Press’in İtalya büro şefi olarak uzun yıllar Roma’da yaşadı. Halen Edelman gibi büyük iletişim firmalarının danışmanlığını üstleniyor, üniversitede ders veriyor.

Sahiplik yapısı

“Ne oluyor medyaya?” sorusunun temel yanıtı şu: sahipleri değişiyor. Medya dünyada iki yöne kayıyor. İlki, büyük teknoloji, özellikle de telekom şirketleri medyayı satın alıyor, CNN’in sahibinin AT&T olması gibi. Diğeri, medya devlet (ya da yönetimlere yakın sermayenin) sahipliğine geçiyor. Buradan hemen aynen bizdeki gibi yandaş sonucuna atlamayalım ki bizde olduğu gibi başka coğrafyalarda da aynen böyle… Resme genel bakarsak, Kuzey Amerika ve Avrupa’da devlet medyasının yaygın olduğunu unutmayın. İşin giderek daha ilginç hale gelmesine neden olan pek çok gelişme var; örneğin özünde dev bir lojistik firması olan Amazon’un sahibi Jeff Bezos’un, her ne kadar şirket olarak değil, kendi adına satın almış olsa da Washington Post’un sahipliğini üstlenmesi, sarsıcı gelişmelerden biri oldu.

Google, Facebook gibi sosyal medya devleri ise bu resimde daha da enteresan bir renkle karşımızda. Sabah gözünüzü açtığında elinizin akıllı telefonunuza gittiğini ve iştahla “Ben uyurken neler oldu?” diye baktığınızı bilmek sürpriz değil. Burada gözden kaçan ilginç detay, bu platform sağlayıcıların içeriği üretenlerden alarak servis etmesi. Burada konumuz medya ve gazeteciler olduğu için vatandaşın ürettiklerini bir kenarda tutacağım. Gazetecilik adına soru ve sorun şu ki bu kategorideki platformlar tüm profesyonel içeriği bedava yayıyorlar. Üreten birinci kişi, yani gazetecinin herhangi bir telif ya da gelir hakkı yok. Avrupa Birliği bir süredir bu konuda ciddi adım atmak üzere çalışıyor. Birlik, küllerinden yeniden doğarsa konuyu daha adil bir noktaya getirebilecek.

Geleneksel medyanın sonu mu?

Geleneksel medya birer ikişer havlu atıyor. Bir şey olmazmış gibi duran Amerikan gazeteciliği alttan alta yanmakla kalmıyor, adeta bir orman yangını. Bu ülkede yerel gazetecilik örneği neredeyse kalmadı demek mümkün. İflas bayrağını çeken yerel yayıncılık meydanı tamamen bilinen isimlere (Wall Street Journal, New York Times, Washington Post gibi) bırakıyor.
Ayakta kalmayı başaran Atlantic, Vox, Buzzfeed gibi dijitallere gelince, zor zamanlardan geçiyorlar çünkü problem yumağının önemli bir ucu reklamlar. Geleneksel medya reklama ulaşmakta çok zorlanıyor. Google gibi devlerin reklam modelini sömürüyor olması geriye ne dağıtacak para ne de iştah bırakıyor.
Son zamanlarda kimse ana akıma haber servisi yapan haber ajanslarından söz etmez oldu. Dünyayı bir zamanlar kasıp kavuran ajanslar da bugün ciddi ekonomik dar boğaz içinde. Geri dönüşleri akıllı manevrayla muhteşem olabilir olmasına da sürpriz olur. Sahada ekip tutmak zorunda olan ajanslar, habere ulaşan ilk halka. Ajansların ekonomik destek almaları kaçınılmaz görünüyor, bu destek ağının sonuçlarını ve etkilerini izleyip göreceğiz.

Tünelin ucunda ışık var mı?

Yanıt, bardağa neresinden baktığınıza göre değişecek olsa da ışık var! Evet, var ama yol dikensiz gül bahçesi değil. Hızlı olamayacak. “Neden?” diyecek olursanız, ince ince işleyerek geliştirdiğimiz güven duygusunu bir kalemde hoyratça harcadığımız için diyebilirim. Çözüm “güven” ki bizim topraklarda bunu hafife  almanın zararını gördük, görüyoruz. Okur, teker teker güvenle ilişkilendirdiği kişi ve kurumlara doğru bir yolculuk yapıyor. Bu, okur için de zor, güven sağlayanlar için de… Zaman her şeyin ilacı. Bu arada yeniden kendini bulanlar dikkat çekiyor. İlginç bir örnek; İtalyan devlet televizyonu pandemi sırasında yeniden en çok izlenen medya kurumu oldu. Sağlık ve pandemi konusunda doğru haber almak isteyen halk, devlet yayınlarına yöneldi. Peki devlet yayıncılığının sakıncası yok mu? En azından her sahiplik gibi devlet de yapacağı yayını ve vereceği haberi belli bir bakış açısından servis etmeyecek mi? Tabii!

Gazeteciliğin geleceği

Söze pandeminin medya ve gazetecilik açısından umutları yeşerttiğini ifade ederek başlamıştım. Şöyle bakalım, AP pandemi haberciliğinde, New York’ta hastane acil servisinden “haber atlatan” ilk yayıncı oldu. Nesi var bunun, elbet biri haber atlatacaktı. Eylemin içeriğini anlatacağım. Tek bir kişi astronot giysi içinde aynı anda sesli, görüntülü ve yazılı yayıncılık yaparak 360 derece haberciliğin önemli bir bölümünü kotarmış oldu. Giderek artan popülaritesiyle podcast’ler, önlenemez yükselişiyle dijital görüntülü yayınlar ve her zaman yerini koruyacak olan “text” yorumlar işin yalnızca bir bölümü. 360 dereceyi tamamlayan unsur muhabirin aynı zamanda Facebook’a post girmesi, Instagram kullanması, Twitter kullanması  gibi sosyal medya platformlarını da kapsıyor. Muhabir değil, sirkte jonglör!… Bir de üç beş yabancı dil zorunluluğu getirdiğinizde insan üstü bir çabadan söz ediyoruz. En önemli şeyi unutmamam gerek: Bunlar teknik donanımlar, muhabirin yaptığı işi, ne yaptığını, konusunu iyi bilmesi gerekiyor. “Hiçbir şey kolay değil” dediğinizi duyar gibiyim. Bunu bir de görünür olmak uğruna TV kanallarını dolaşanlar ve onlara prim verenler anlasa…

Oturma odası yayıncılığı

İnsanüstü durumlardan söz etmeye başlamışken, sözüm kameraya konuşanlara veya benim sıkça yaptığım gibi bir konuk ağırlayarak yayın yapanlara değil. Bu görece kolay bir iş. Batı’da pek çok medya kuruluşu çalışan binlerce elemanını evlerine yolladı. Çoğu merkezde birkaç yüz kişi ya kaldı ya kalmadı. “Anchor” dediğimiz ana haber sunucuları da evde. Oturma odasında yayın yapmaya başladılar. Peki nasıl? Haberlerini, ekrandaki alt yazıları kendileri yazarak, aktardıkları haberi destekleyecek info-grafik ve veya istatistik verilerini gösteren diyagramları anında ve yerinde ekrana getirerek, araya video ve fotoğraf destek unsuru aktararak,  dünyanın herhangi bir yerinde ya da kendisi gibi evinde olan bir muhabire bağlanarak, aynı şekilde ekrana bir politikacıyı çıkartıp söyleşi yaparak… Süpermen gibi diyebilirim. Bunun gerçek adı “multi-tasking.”

Yorumculara kötü haber

Televizyonlarımızı işgal eden “bana göre” ya da “ben böyle düşünüyorum” yorumcularına kötü haberim var. Pandemi sizi süpürüyor. Konuyu bilmeden, kanal kanal gezmenin sonu geldi. Tabii ki reklam gelirleri yüzünden zorda olan medya kuruluşlarının kurtarıcısı ya da resmi görüşün kadrolu eleman oldunuz. Bazı şeylerin devam etmesine aldanmayın, bu iş bitti diyebiliriz. Bu arada kötü haberin devamı şu ki medya kuruluşlarında popülaritelerini konuşturan “talk Show” ünlülerinin pandemi gibi gerçeklerle yüzleştiğimiz günlerde yalnızlaştıklarını görüyoruz. Demek ki ratingleri düşmüş.

“Yeni gazeteciler” nasıl olacak?

Eskiden gazeteciye uzmanlık kazandırmaya çalışırdık… Şimdi uzmanlardan (gerçek) gazeteci yapma eğilimi görüyoruz. Bu kişilerin aldıkları teknik ve uzmanlık eğitimlerini gazetecilik için kullanarak, ana işleri haline getirmeleri “bana göre” gazeteciliğinden farklı değerlendirilmeli. Burada dikkat çekilecek nokta, gazeteci ya da profesyonel yorumculuğun evirildiği nokta, izleyene sorunu değil çözümü gösteren olmak. Araştırma gerektiriyor. Uzun lafın kısası, gazetecilik ve gazeteciler zor günlerden geçti geçiyor; bundan sonra meslekten gelenler ya da onların yerini alanlar için formül = yetenekli + yetkin + bilgili + uzman + teknik donanıma + farklı dillere hakim + eğitimli + hızlı + gazeteciliğe aşık+ hukuk, felsefe, tarih bilgisi olan + matematikte yetkin.
Abarttığımı düşünenler için bunu gerekçelendirmek isterim; gazetecilik göz bebeğinize ve kulaklarınıza hakim olmaya çalışan bir meslek, amaç gözbebeğiniz başka yere kaymasın, kulağınız başkası için dikkat kesilmesin. Şu meşhur “ne kaçırıyorum sendromu” var ya… Muhtemeldir ki sizde de büyük oranda var!… Gün boyu kendinize uzaktan bakın, bu işin ne kadar zor olduğuna hak vereceksiniz.

Güven

Son yıllarımız, neyin doğru neyin yanlış olduğunu tespit ederek heba oldu diyebiliriz. Yanlış haber-yalan haber… Konu yalnız gazetecilik sorunu değil. İletişim devi Edelman’ın son 20 yıldır aralıksız yaptığı ve bu konuda güvenilir kaynak olarak kabul edilen “güven barometresi” hükümet, sivil toplum, medya ve iş dünyasının yerlerde süründüğünü gösteriyor. “Yok mu buradan ders çıkaracak babayiğit?” diyesim var… Pandemi günlerinde sosyal sorumlulukla öne çıkan birkaç CEO ve liderin kıpırdayan güven endeksleri için ise bu işi sürdürülebilir kılmadıkları sürece şans verdiğimi söyleyemeyeceğim.

Okur nerede?

Okur ikiye ayrılmış diyebiliriz. Bilenler ve bilmeyenler… Bilenler eğitimli, görece ekonomik olarak iyi durumda, seçim yapabiliyor, teknolojiyi satın alabiliyor, filtreleyebiliyor… Diğerleri nasıl seçeceklerini bilmiyor, dijital oldukları söylenemez, habere ulaşmakta hızlı değiller.
Hangisi daha kıymetli diye bir seçim yapabilir miyiz? Kabaca, birinde yığınlar var, diğerinde para diye ayırabilirsiniz… Ama işte bu iş kabaca ayrım yapmaya gelmiyor. Unutmayın, dev şirketlerin çoğu sofistike olmayan gruplara hizmet ve ürün satıyor. Onları göz ardı etmeleri mümkün değil.
Bu duruma çözüm 7-24 kurumsal haber merkezi kurmak. Pahalı iş! Propaganda aygıtı olarak yola çıkanlar devam edemiyor, referans noktası olmaya talip olan kurumlar ise gazetecilerin yeni adresi olarak dikkat çekiyor.

Halkla ilişkilere ne olacak?

Kabuk değiştiren ve değiştirecek iletişim alanlarının başında geliyor halkla ilişkiler. Kolaycı çözümler, popüler kişi ve replikler, tıkandıkları nokta. Yazık ki, çoğu halkla ilişkiler firmasının sessiz sedasız kapılarını kapadığını gördük, şaşırmadık. Bir sektör olarak devam edebilmek için bugüne kadar doğru yaptıklarını yapmaya devam etmek yetmiyor. Yaratıcılık ajandalarındaki birinci kalem. Bu alanda çok ilginç işbirlikleri göreceğimizden kuşkum yok. Hedef kitle ve mesaj ile alınmak istenen sonuç üzerine geliştirilecek ortak çalışmaların çalışma kültürlerini oluşturacağa benzer. Bundan tüketiciler fayda sağlayacak. Pandemide gördüğümüz kültür patlaması beni çok umutlandırdı. Şimdi asıl sınav geliyor; nasıl devam edecekler?
Halkla ilişkilerin tribünlere oynayan kısmı, hizmet verdikleri kuruma göre değişecek kuşkusuz, bundan sonra oyun alanları kurumların gerçek yumuşak karnı olan çalışanlar. Çalışan, tercih yaparken iş yerine güvenmeyi ve doğru iş yerinde çalışmayı öne çıkarıyor.
Sizi sıkmadan verebileceğim medya giriş notları şimdilik böyle. Devam edeceğim. Medyaya destek, özgürlüklerimize destek. Yanlış ellere bırakmak hepimize zarar. Sorumlu vatandaşlık iyi gazeteciliği desteklemeli.

  • Redmont söyleşisinin tamamını İngilizce olarak youtube kanalımdan İngilizce olarak izleyebilirsiniz. Y.Ö.