Asuman Suner

Prof. Dr., İTÜ

Hong Kong protestocuları. COVID-19 salgını döneminde ortaya çıkan demokrasi hareketini bastırmak için Çin el yükseltti. (Foto: Erin Song, Unsplash)

Bu sitede 23 Mayıs tarihinde çıkan “Hong Kong’da Salgın, Siyaset ve İroni” başlıklı yazı, Pekin yönetiminin COVID-19 salgını döneminde ortaya çıkan olağanüstü koşulları bahane ederek Hong Kong demokrasi hareketini tamamen bastırma yoluna gidebileceği görüşüne yer veriyordu. Beklenen oldu. Hatta Çin tahminlerin üzerinde adımlar attı, deyim yerindeyse el yükseltti.

Bu kez tartışmaların odak noktası Çin Ulusal Halk Kongresi’nin 28 Mayıs’taki yıllık oturumunda alkışlar arasında kabul edilen Hong Kong Milli Güvenlik Yasası taslağı. Söz konusu yasanın yalnızca Hong Kong demokrasi hareketinin değil, kentin özerk yapısının da sonunu getireceği konusunda yaygın görüş birliği var. Niteki, birazdan ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, ABD aynı gün Hong Kong’un özerklik ayrıcalıklarına son verebileceğini ilan etti. Son krizin ayırt edici özelliği, Çin’in bu defa yalnızca otoriterlikle değil aynı zamanda uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı hareket etmekle de suçlanıyor oluşu. Hong Kong krizi giderek uluslararası boyut kazanıyor.

Çin’de yeni Milli Güvenlik Yasası

Bunca gürültü koparan yasa taslağı görünürde basit bir düzenlemeden ibaret; Hong Kong’da Çin’in ulusal güvenliğine tehdit oluşturabilecek ayrılıkçılık, bölücülük, kalkışma, terör gibi eylem ve etkinliklerin suç sayılması hükmünü içeriyor.¹

Yasanın kentin özerkliğine öldürücü darbe indireceği yorumları 3 gerekçeye dayandırılıyor. Birincisi, Pekin yönetiminin bu yasayı kentteki tüm muhalif sesleri susturmak, Hong Kong demokrasi hareketini tamamen yok etmek için kullanacağı kaygısı. İkincisi, yasa uyarınca “ulusal güvenliğin korunması” bahanesiyle anakıtadan getirilecek güvenlik birimlerinin kentte görev yapmasının mümkün hale gelebileceği endişesi (bugüne kadar kentteki protestolarda Hong Kong polis gücü dışında güç kullanılmadı). Üçüncü ve belki en önemli gerekçeyse yasanın yapılış şekli. Hong Kong krizinin uluslararası boyut kazanması da ilk bakışta teknik detay gibi görünebilecek bu husustan kaynaklanıyor aslında.

1984 Çin-İngiliz Ortak Bildirgesi uyarınca 1 Temmuz 1997’deki egemenlik devri sonrası yürürlüğe giren Hong Kong mini-anayasasının 23. maddesi, Hong Kong Yasama Meclisini kent için bir “Milli Güvenlik Yasası” hazırlayıp onaylamakla yükümlü kılıyor.² Ancak gerek kent meclisinin Pekin yanlısı ve demokrasi yanlısı vekiller arasında bölünmüş yapısı, gerekse ilki 2003 yılında düzenlenen Milli Güvenlik Yasası karşıtı kitlesel protesto gösterileri nedeniyle aradan geçen 23 yılda böyle bir yasa hazırlanıp yürürlüğe sokulamadı.³ 28 Mayıs’ta geçen taslağın en tartışmalı yanı, anayasaya aykırı şekilde Pekin yönetimi tarafından hazırlanıp Çin Ulusal Halk Kongresi’nce onaylanmış oluşu.

Kriz uluslararası boyut kazanıyor

Gelinen noktada Hong Kong demokrasi hareketinin umudu uluslararası kamuoyunun güçlü desteğini kazanarak Pekin yönetimi üzerinde baskı oluşturabilmek. Çünkü Pekin’in hamlesi 1984 Çin-İngiliz Ortak Bildirgesini, “tek ülke, iki sistem” modeli uyarınca Hong Kong’un 2047’ye kadar sürmesi garanti edilen Özel Yönetim Bölgesi statüsünü açıkça göz ardı etmek anlamını taşıyor. Nitekim Batılı ülkelerin bu temeldeki diplomatik tepkileri gecikmedi. ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya tasarıyı kınayan ortak bildirge yayınlarken,⁴ ABD ve İngiltere’nin konuyu Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi özel oturumuna getirme girişimi Çin tarafından engellendi.⁵ ABD Başkanı Donald Trump, Hong Kong krizine ilk kez bu kadar ayrıntılı ve sert biçimde değinerek, kentin durumunu “trajedi” olarak niteledi, Çin’i “tek ülke, iki sistem” modelini “tek ülke, tek sistem”e çevirmekle suçladı. Trump, bu koşullarda ABD’nin Hong Kong’u özerk bir bölge olarak tanıyan ve kente özel ekonomik ayrıcalıklar sunan politikasına son verilmesinin söz konusu olabileceğini söyledi.⁶ Ancak böylesi bir kararın caydırıcı olmak bir yana, Pekin yönetiminin işine yarayabileceği, zira ABD’nin sağladığı ayrıcalıklardan mahrum kalmış Hong Kong’un Çin’e çok daha bağımlı hale geleceği yorumları yapılıyor.⁷

Bu noktada İngiltere’nin tepkisini ayrıca değerlendirmekte fayda var.

İngiltere risk mi alıyor?

İngiltere cenahından en can alıcı çıkış kentin 1 Temmuz 1997 sabahına kadar son “sömürge valisi” olarak görev yapmış, halen Oxford Üniversitesi Rektörü olan Chris Patten’dan geldi. “Hong Kong’un Yapayalnız Ölümü” başlıklı kapsamlı yazısında Patten, kentin özerkliğinin temelini oluşturan “tek ülke, iki sistem” modelinin Xi Jingping’in devlet başkanı seçildiği 2012’den itibaren giderek aşındırıldığını belirterek, Hong Kong’a sahip çıkmanın Batı için hayati önemde olduğunu ifade etti.⁸ Çin’in yükselen otoriterliği ve kural tanımazlığı Batı demokrasileri ve küresel düzen için önemli tehdit oluşturmaktaydı.⁹ Patten benzer görüşleri yıllardır dile getirmesine rağmen, bugüne Londra’yı Hong Kong konusunda somut adım atmaya ikna edebilmiş değil. Ancak bu kez Boris Johnson hükümetinden cüretkar sayılabilecek bir çıkış geldi: Milli Güvenlik Yasası’nın yürürlüğe konması halinde, 1997 öncesi “Britanya Ulusal Denizaşırı” pasaportu verilmiş Hong Konglular için İngiliz vatandaşlığı yolunu açabilecek düzenlemeler yapılacağı açıklandı.¹º

The Guardian gazetesi diplomasi editörü Patrick Wintour’a göre bu, İngiltere’nin Hong Kong politikası bağlamında alışılmadık ölçüde ileri bir adım. Boris Johnson gerek Çin’e meydan okumak, gerekse sayıları birkaç milyonu bulabilecek Hong Kongluya Birleşik Krallık kapısını aralamak anlamında (üstelik göçmen karşıtlığı üzerine kurulu Brexit sürecinin hemen ardından) büyük risk alıyor.¹¹

Bu adımın nedenlerinden birisi olarak, Muhafazakâr Parti’nin güçlü başbakanı Margaret Thatcher döneminde imzalanan anlaşmayla Çin’e teslim ettiği eski sömürgesine karşı duyduğu suçluluk ve ahlaki sorumluluk hissi gösteriliyor. İngiltere’nin 1989 yazında Tiananmen katliamının Hong Kong’da yarattığı derin endişenin ardından dahi kentte yaşayanlara vatandaşlık verme seçeneğini gündeme almamış olması, bugün bir miktar mahcubiyet yaratıyor ve telafi edilmeye çalışılıyor gibi. Ancak duygusal yaklaşımın ötesinde asıl nedenin, Muhafazakâr Parti çevrelerinde Xi Jinping liderliğindeki Çin’in hızlı yükselişinin Batı için tehdit oluşturduğu görüşünün ağırlık kazanması olduğu söyleniyor. Bu yoruma göre, İngiltere hükümeti Hong Kong’tan büyük bir beyin göçü dalgasını tetikleme tehdidiyle Pekin yönetimini zor durumda bırakarak, geri adım atmaya yöneltme planı yapıyor.¹²

Çin cephesinde işler (şimdilik) yolunda

Uluslararası arenada yüksek perdeden ifade edilen tepkilere karşın, siyasi gözlemciler Çin yönetiminin en azından şimdilik gidişattan kaygı duymadığı görüşünde. ABD’nin Hong Kong’un ayrıcalıklı statüsünü kaldırmasının esas olarak kentin özerkliğini savunan demokrasi hareketine zarar vereceğini, İngiltere’nin Hong Konglular için vatandaşlık vaadinin ise kapsamı itibariyle sınırlı ve “göstermelik” kalacağını düşünen yönetimin geri adım atmak için şu aşamada fazla nedeni olmadığı ifade ediliyor.¹³

Nitekim Tiananmen katliamının yıldönümü olan 4 Haziran günü Pekin, Hong Kong’un kontrolünü elinde tuttuğunu gösteren iki adım attı. Protestolara sebep olan “Çin milli marşını alaya almanın suç kabul edilmesi” yasası, sabah saatlerinde Pekin yanlısı vekillerin organize ettiği baskın oylamada kabul edildi. Geceyse, kentte 1989’dan beri gelenekselleşmiş bulunan Tiananmen katliamı kurbanlarını anma etkinliği COVID-19 salgını gerekçe gösterilerek ilk kez yasaklandı.

Demokrasi hareketi pes etmiyor

Yasağa rağmen binlerce kişi 4 Haziran gecesi Tiananmen kurbanlarını anma törenlerinin simge mekanı Victoria Park’taydı. Hong Kong polisi törene müdahalede bulunmadı.

Demokrasi hareketi pes etmemiş görünüyor. 25 Mayıs’tan bu yana dünyanın dikkatinin ABD’deki ırkçılık karşıtı eylemlere çevrildiği, Başkan Trump’ın göstericileri terörist olmakla suçlayıp, protestolara müdahale için ağır silahlı güvenlik güçlerini görevlendireceğini ifade ettiği şu günlerde, ABD’nin Çin’e demokrasi dersi vermesinden medet ummak anlamlı gözükmüyor.
Önümüzdeki esas soru, dünyanın farklı yerlerinde eşitlik, özgürlük, demokrasi, emek ve hak mücadelesi veren hareketlerin bundan sonra birbiriyle ne şekilde temas edeceği, nasıl bağlantılar kuracağı ve ne yöne evrileceği. Söz gelimi pek çok Batılı kente yayılmakta olan (ve kökenleri sömürgecilik süreciyle yakından bağlantılı) ırkçılık karşıtı protestolar, Hong Kong demokrasi hareketiyle nasıl bir dirsek teması içinde olacak?

Notlar:

¹Timothy McLaughlin, “The End of Hong Kong”, The Atlantic, 20 Mayıs 2020.
² Lily Kuo, “Chinese Parliament Approves Controversial Hong Kong Security Law”, The Guardian, 28 Mayıs 2020.
³ Asuman Suner, Hong Kong – İstanbul: Şehri Şahsileştirmek, İstanbul: Metis, 2018, s. 106.
⁴ Mark Magnier, “Beijing Has Reason to be Emboldened by Response to Hong Kong National Security Law Plan, US Observers Say”, South China Morning Post, 31 Mayıs 2020.
⁵ “Hong Kong: China Fury Amid Global Pressure Over Security Law”, BBC News, 29 Mayıs 2020.

⁶ Shaun Tandon ve Philippe Rater, “It Is One Country, One System”: Donald Trump Strips Hong Kong of Privileges”, Hong Kong Free Press, 30 Mayıs 2020.
⁷ Ibid.

Chris Patten, “The Lonesome Death of Hong Kong”, Project Syndicate, 25 Mayıs 2020.
⁹ Chris Patten, “America’s History of Violence & Racism; China’s Tightening Grip on Hong Kong”, Fareed Zakaria CPS, CNN International, 31 Mayıs 2020.
¹º “Hong Kong: China Fury Amid Global Pressure Over Security Law”, BBC News, 29 Mayıs 2020.

¹¹ Patrick Wintour, “Hong Kong Visas: Why Is the UK Standing Up to China Now?” The Guardian, 3 Haziran 2020.
¹² Ibid.
¹³ Mark Magnier, “Beijing Has reason to be Emboldened by Response to Hong Kong National Security Law Plan, US Observers Say”, South China Morning Post, 31 Mayıs 2020.