Siyaset

Washington’daki Suriye Görüşmesi ve Türkiye’nin Barış Fırsatı

 

10 Kasım’da Washington’da gerçekleşen görüşme: (soldan sağa) Suriye Dışişleri Bakanı Şeybani, Suriye Cumhurbaşkanı Şara, ABD Başkan Yardımcısı Vance, ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Barrack ve Trump

10 Kasım Pazartesi günü Beyaz Saray’da gerçekleşen sahne, Orta Doğu siyasetinin son on yılındaki en dikkat çekici diplomatik anlarından biriydi. ABD Başkanı Donald Trump ve Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara, kameralar önünde tokalaşırken, bu görüntü yalnızca iki ülke arasındaki uzun süredir kopmuş ilişkilerin onarılmasına değil, aynı zamanda Suriye iç savaşının ardından şekillenmekte olan yeni bölgesel düzene de işaret ediyordu.

Bu ziyaret, Suriye’nin 1946’daki bağımsızlığından bu yana bir Suriye devlet başkanının Beyaz Saray’a yaptığı ilk resmi ziyaret oldu. Dolayısıyla görüşme, hem sembolik hem de stratejik açıdan tarihî bir nitelik taşıyordu. Görüşmenin ardından yapılan açıklamalarda, tarafların “Suriye’nin kuzeyinde güvenliğin, insani yardımın ve istikrarın sağlanması için yeni koordinasyon mekanizmaları” üzerinde durduğu belirtildi. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre, toplantının gündeminde IŞİD tehdidinin yeniden canlanması, kuzeydeki Kürt güçlerinin geleceği ve Türkiye’nin sınır güvenliğiyle bağlantılı düzenlemeler vardı.

Türkiye açısından en dikkat çekici gelişme ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın aynı gün Washington’da bulunmasıydı. Bu durum, Türkiye’nin sürece dolaylı biçimde dahil edildiğini gösteriyor. Beyaz Saray çevreleri, Türkiye’nin sahadaki askeri ve istihbari varlığının gözardı edilemeyeceğini, dolayısıyla kuzeydeki güvenlik mimarisinin “Türkiye’siz” kurulamayacağı görüşünün öne çıktığını belirtiyor.

Her ne kadar resmi bir üçlü anlaşmadan söz etmek için erken olsa da, ortaya çıkan tablo, ABD, Suriye ve Türkiye arasında yeni bir güvenlik düzeninin temellerinin tartışılmaya başlandığını gösteriyor. Bu çerçeve, hem IŞİD’in kalıcı biçimde kontrol altına alınması hem de Kürt güçlerinin Suriye ordusuna kademeli entegrasyonu gibi adımları içerebilir.

Bu yeni diplomatik denklemin Türkiye açısından önemi, sadece sınır ötesi güvenlik hesaplarıyla sınırlı değil. Şam ile Washington arasındaki bu yeniden yakınlaşma, Ankara’nın da dahil olduğu bir güvenlik ve istikrar zemini oluşturursa, Türkiye’de yeniden canlanmakta olan barış sürecine de dolaylı bir ivme kazandırabilir. Çünkü Suriye’deki düzenlemeler, Türkiye’nin Kürt meselesini ve iç barışını doğrudan etkileyen bir parametre olmayı sürdürüyor.

Kuzey Suriye’de Yeni Güvenlik Düzeni

Görüşmelerin en dikkat çeken başlıklarından biri, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) Suriye ordusuna kademeli entegrasyonu oldu. Bu öneri, kuzeyde fiilen parçalanmış yapıların yerini merkezi otoriteye bağlı bir güvenlik sistemine bırakabilir. ABD için bu model, IŞİD’le mücadelede sorumluluğu devlet kurumları üzerinden yeniden tanımlamak anlamına geliyor. Şam için ise egemenliğin yeniden tesisi ve bölgedeki idari bütünlüğün sağlanması hedefini güçlendiriyor.

Türkiye açısından tablo karmaşık ama potansiyel olarak dönüştürücü. SDG’nin devlet yapısına entegre edilmesi, Ankara’nın yıllardır sürdürdüğü “sürekli tehdit” anlatısının gevşemesine yol açabilir. Bu durum, hem askeri hem siyasi kanalların yeniden tanımlanması için alan açar. Sınır hattında ortak devriye, istihbarat paylaşımı ve kaçak geçişlerin önlenmesine dair düzenlemeler, güvenlik kurumlarının kaygılarını azaltabilir. Böyle bir atmosfer, Türkiye’de demokratikleşme, kapsayıcılık ve ifade alanlarının genişletilmesi yönünde adım atılmasını da kolaylaştırabilir.

Ancak riskler de belirgin. Entegrasyon süreci Kürt aktörlerin siyasal temsiliyetini dışlayan bir çerçevede gelişirse, bu yalnızca Suriye’de değil, Türkiye’de de güvensizlik duygusunu pekiştirir. Benzer şekilde, Türkiye’nin fiili kontrol alanlarının geleceği konusunda şeffaf ve kademeli bir takvim oluşturulmazsa, süreç kolayca yeni bir bölgesel gerilim hattına dönüşebilir.

Barış Süreci İçin Yeni Dinamik

Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” süreci olarak adlandırılan son barış girişimi, PKK’nin 11 Temmuz’daki silah bırakma çağrısı ve ardından Türkiye’den çekilme kararıyla yeni bir aşamaya girmişti. TBMM’de kurulan Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu bu sürece kurumsal bir çerçeve kazandırdı. Ancak kalıcı barış, sadece iç dinamiklerle değil, bölgesel denklemle de doğrudan ilişkili.

Şara–Trump görüşmesi, bu anlamda Türkiye için hızlandırıcı bir dış etken olabilir. Eğer Şam yönetimi kuzeydeki Kürt güçlerini kapsayıcı bir güvenlik formülüne entegre eder ve Türkiye bu formülü kendi iç süreciyle paralel bir strateji içinde değerlendirirse, Ankara’nın hem içeride hem dışarıda “barış merkezli” bir güvenlik paradigmasına geçmesi mümkün olur.

Böyle bir senaryoda, Türkiye’nin barış süreci yalnızca bir ulusal mesele değil, bölgesel istikrarın ana eksenlerinden biri haline gelir. Kürtlerin Suriye ordusu içinde tanımlanmış bir statüyle yer almaları, Türkiye’deki Kürt siyasetinin de demokratik meşruiyet zeminini güçlendirebilir. Bu, barış sürecinin “milli güvenlik sorunu” değil, “siyasal uzlaşma projesi” olarak görülmesinin önünü açar.

Tersi durumda, eğer bu süreç güvenlik temelli bir mutabakata sıkışır ve Kürtlerin siyasal temsiliyetini yok sayarsa, hem Suriye’deki kırılganlık hem de Türkiye’deki toplumsal kutuplaşma derinleşir. Barışın sürdürülebilirliği, askeri değil, siyasal ve toplumsal kapsayıcılıkla ölçülecektir.

Dışta Mutabakat, İçte Cesaret

Washington’daki bu tarihî temas, yalnızca Suriye’nin değil, Türkiye’nin de geleceğini şekillendirebilir. Ankara, Şam ve Washington arasında oluşmakta olan yeni denge, Türkiye’nin hem dış politikasında hem iç barış sürecinde bir dönüm noktasına dönüşme potansiyeli taşıyor.

Bunun için iki temel koşul var. Birincisi, Türkiye’nin barışı yalnızca güvenlik ekseninde değil, demokratik dönüşüm sürecinin parçası olarak görmesi. İkincisi, bölgesel diplomasinin sunduğu fırsatları iç politika kaygılarına kurban etmemesi.

Barış, sadece silahların susması değildir; aynı zamanda güvenin, temsilin ve adaletin yeniden inşasıdır. Türkiye, hem içeride hem dışarıda bunu gerçekleştirebilecek bir diplomatik ve siyasal zemin yakalamış durumda. Asıl mesele, bu kez o zemini gerçekten değerlendirebilmek.

Alpaslan Özerdem

Prof. Dr. George Mason Üniversitesi, Barış ve Çatışma Çözümleri Carter Okulu Dekanı

Recent Posts

Bahçeli’nin “Öcalan Barış Süreci Koordinatörü olsun” önerisinin perde arkası

MHP lideri Devlet Bahçeli, 5 Mayıs’ta TBMM Grubu’na hitabında, “terörsüz Türkiye” sürecinin ilerlemesi için, DEM’in…

7 saat ago

Türkiye-AB geriliminde Temmuz eşiği. Erdoğan aslında ne dedi, ne yapmalı?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın 4 Mayıs’ta Erivan’da Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan ile tarihi Ani Köprüsü’nün…

16 saat ago

ABD-Çin Pazarlığı: Beklentiler Büyük Ama Dağ Fare Doğurabilir

ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’i ziyaret etmesi bekleniyor ancak ne yazık ki bu…

20 saat ago

Nisan Enflasyonu Hedefin Çok Üzerinde, Savaş Tek Neden Değil

Nisan ayı enflasyonu beklenenin üzerinde gerçekleşti: aylık olarak yüzde 4,2, yıllık olarak ise yüzde 32,4.…

21 saat ago

Özel: CHP savunmadan hücuma çıkıyor

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, 4 Mayıs 2026’da Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nde düzenlediği basın toplantısında partisinin…

1 gün ago

İspanya Başbakanı uçak arızasıyla indiği Ankara’dan ayrıldı

İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, 3 Mayıs akşam saatlerinde uçak arızası nedeniyle acil iniş yaptığı Ankara’dan…

2 gün ago