Yetkin Report

  • English
  • Siyaset
  • Ekonomi
  • Hafıza Kartı
  • Hayat
  • Yazarlar
  • Arşiv
  • İletişim

Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan: Güvenlik Paktı mı, Ortak Kaygı mı?

Yazar: Mehmet Öğütçü / 10 Ocak 2026, Cumartesi / Oda: Siyaset

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’la Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, 17 Eylül 2025’de Riyad’da “Ortak Stratejik Savunma Anlaşması”nı imzalamıştı. Anlaşma iki ülke arasında savunma işbirliğini geliştirmeyi, herhangi bir saldırıya karşı ortak caydırıcılığı artırmayı hedefliyor. (Foto: Ekran Görüntüsü)

Son dönemde gündeme gelen Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan ittifakı iddiaları, ‘Müslüman NATO’su mu kuruluyor?’ sorusunu beraberinde getiriyor. Yoksa bu dünyanın ve bölgenin içinde bulunduğu durumdan kaynaklanan bir tedirginliğin yol açtığı bir fikir mi? Türkiye’nin savunma teknolojisi, Pakistan’ın nükleer caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın finansal ağırlığını yan yana koyunca “Müslüman NATO’su” gibi iddialı bir etiket kulağa hoş geliyor.

Kim Kimin Yanında Duracak?

Ama bu, bence eksik — hatta yanıltıcı — bir okuma. Çünkü bugün bu üç ülkeyi birbirine yaklaştıran şey ortak bir ideoloji ya da bilinçli bir blok kurma iradesi değil; çok daha insani, çok daha tanıdık bir duygu: yalnız kalma kaygısı.

Aden Körfezi’nden (Yemen) Afrika Boynuzuna (Somali) uzanan sert rekabet, İran’da sokak hareketlerinin nereye evrileceğine dair belirsizlik ve büyük bir kriz anında ABD ile Çin’in gerçekten ne yapacağına dair derin kuşku… “Pakt” diye konuşulan şey, bana kalırsa bir anlaşmadan çok, içinde yaşadığımız jeopolitik iklimin ruh hâli. Herkes daha güçlü olmak istiyor; ama kimse tek başına kalmak istemiyor.

Bu yüzden üç başkentte, farklı kelimelerle ama aynı anlamda sorulan bir soru var:

Bir sonraki ciddi güvenlik sarsıntısı geldiğinde, kim gerçekten kimin yanında duracak — ve ne kadar hızlı?

Riyad Kendisini Belirleyici Güç Görüyor

Suudi Arabistan’ın Yemen tecrübesi, yalnızca askerî bir yıpranma hikâyesi değil. Riyad bu pahalı dosyadan çok net bir ders çıkardı: Körfez’de bundan sonra “eşit ortak” rolüyle yetinmeye niyeti yok. Belirleyici güç olmak istiyor.

Yemen, Suudiler için sadece bir güvenlik meselesi değil; Kızıldeniz’e ve Aden’e açılan stratejik bir kapı. Bu kapının anahtarlarının başkalarının elinde olmasını istemiyorlar. Tam da bu nedenle Yemen’de iç dengeyi kendi lehlerine yeniden kurmaya çalışırken, BAE’nin sahadaki ağlarından ve bu ağların İsrail güvenlik çıkarlarıyla kesişme ihtimalinden rahatsızlık duyuyorlar.

Ses tonu diplomatik olabilir; ama verilen mesaj çok net: Kızıldeniz’in güvenlik mimarisi başkasının özel projesi olamaz.

Yemen, Somali, Sudan, Etiyopya

Bu huzursuzluk Yemen’le sınırlı değil. Afrika Boynuzu’nda limanlar, kıyılar ve askerî erişim hatları üzerinden kurulan denklemler artık ticari bir rekabet olmaktan çıktı; düpedüz stratejik bir geometriye dönüştü. İsrail’in Somaliland’i tanıması ve Mogadişu’daki tepkiler, dosyanın “liman işletmeciliği”nden egemenlik ve güvenlik başlığına taşındığını gösteriyor. Tanımanın askerî üslerle sonuçlanıp sonuçlanmayacağı tartışılabilir; fakat Riyad artık hamleleri olmuş bitmiş üzerinden değil, olma ihtimali üzerinden okuyor. Siyaset çoğu zaman gerçekleşeni değil, gerçekleşme riskini satın alır.

Bu yüzden Suudi hedefi Yemen’den daha geniş: Etiyopya, Sudan ve Kızıldeniz–Aden hattında tek merkezli bir ağırlık kurmak. Ve bu rahatsızlık yalnızca İsrail’e değil; Körfez içinde, özellikle BAE’nin liman–lojistik–güvenlik ekosistemi üzerinden kurduğu nüfuza da yöneliyor.

Unutmayalım ki Türkiye de Afrika Boynuzunda hesaba katılması gereken bir oyuncu, özellikle Somali, Sudan ve Etiyopya’da.

İran: Gerilesin ama yıkılmasın

Üç başkenti buluşturan ikinci büyük kaygı İran. Washington ve İsrail’in İran’ı sınırlama stratejisi Riyad’da belli ölçüde rahatlatıcı bulunabilir. Ancak iş “aşırı zayıflamış, sokak hareketleriyle çöken bir İran” senaryosuna geldiğinde tablo değişiyor. Körfez’de pek yüksek sesle söylenmeyen ama kararları şekillendiren esas ikilem burada.

Suudi Arabistan’ın petrol altyapısının yoğunlaştığı Doğu vilayetlerindeki Şii yoğun demografik hassasiyetler ve Bahreyn’in kırılgan yapısı, İran dosyasını Riyad için sadece dış politika meselesi olmaktan çıkarıp iç istikrar başlığına bağlıyor. Bu yüzden Suudiler İran’ın vekil kapasitesini budamak isterken, kontrolsüz bir rejim çöküşünü de istemiyor.

İran’da sokak dalgası büyürse, bunun Körfez’e sıçrama ihtimali de ciddiye alınıyor.

Ankara açısından da tablo çok farklı değil. İran’ın saldırgan vekil kapasitesinin sınırlanması elbette olumlu. Ama parçalı, kaotik bir İran; sınır güvenliğinden göçe, kaçakçılıktan radikalleşmeye kadar çok daha pahalı bir bölgesel fatura demek. PKK’nin İran kolu hareketlenebilir. Azeri/Türk kökenli İran nüfusunun üçte birinin geleceği ne olacak?

Bu yüzden Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan hattında İran’a bakış çoğu zaman aynı cümlede buluşuyor: “Tamam, gerilesin, budansın; ama yıkılmasın.”

Çin’le iş, Çin’le güven?

Suudi Arabistan’ın Çin’le enerji ve altyapı alanındaki yakınlığı tartışmasız. Pekin’in kolaylaştırıcı rolü, Riyad–Tahran hattında yeni bir sayfa açılmasına da katkı sağladı. Ama son aylarda Riyad’ın zihninde giderek berraklaşan bir soru var: “Gerçek bir güvenlik şokunda Çin yanımızda olur mu?”

Bu kuşku Çin’in kapasitesizliğinden değil; güvenlik krizlerinde düşük profil tercihinden kaynaklanıyor. Riyad’ın okuması net: Çin ticarette ve altyapıda güçlü; ama zor günlerde “şemsiye açma” konusunda isteksiz.

ABD’nin güvenlik şemsiyesi hâlâ ana referans. Ancak “ne kadar otomatik, ne kadar güvenilir?” sorusu yakıcılığını koruyor. Bu yüzden Suudi stratejiyi tek cümlede özetlemek mümkün: Güvenliği tek bir kasaya koymamak. ABD ile bağları koparmadan, Çin’i ekonomik eksende büyütürken, caydırıcılığı başka katmanlarla desteklemek.

Pakistan’ın nükleer çağrışımı ve Türkiye’nin adı

Tam bu noktada Pakistan dosyası devreye giriyor. Suudi Arabistan ile Pakistan arasında imzalandığı bildirilen karşılıklı savunma düzenlemesi, doğal olarak “nükleer şemsiye” tartışmalarını da beraberinde getirdi.

Buradaki kritik ayrım şu: “Nükleer şemsiye” resmen teyit edilmiş bir madde değil; daha çok anlaşmanın yarattığı stratejik çağrışım. Ama bazen çağrışımın kendisi bile caydırıcılık üretir. Riyad her zaman en pahalı silahı değil, en etkili belirsizliği satın almayı tercih edebilir.

Gündemde dolaşan Türkiye iddiası da bu yüzden önemli. Bunun teyit edilmiş bir devlet kararı gibi sunulması doğru olmaz. Ama Türkiye’nin adının bu denkleme girmesi bile, üç başkentte kırılganlık duygusunun yükseldiğini gösteriyor.

Türkiye açısından tablo NATO üyeliği nedeniyle daha karmaşık. Ankara’nın asıl gücü ikinci bir şemsiye aramak değil; bloklara kilitlenmeden manevra alanını korumak. Riyad için mesele, ABD’ye bağımlılığı azaltırken Abu Dabi–Tel Aviv ekseninden algılanan çevrelemeye karşı caydırıcılığı katmanlandırmak. Pakistan içinse bu tür düzenlemeler, Körfez’de stratejik ağırlık ve ekonomik nefes alanı anlamına geliyor.

Mesaj: Söylem Değil Eylem

Ortaya çıkan fotoğraf bana göre bir “Müslüman NATO’su” değil. Kırılganlıkların ürettiği, temkinli bir yakınlaşma dili. Ortak kaygılar bu başkentleri birbirine yaklaştırıyor; ama aynı kaygılar, tam bağlayıcı bir blok kurulmasını da zorlaştırıyor.

Herkes daha güçlü olmak istiyor; ama kimse başkasının krizine otomatik olarak sürüklenmek istemiyor.

Bu yüzden asıl soru şu: Bu hat gerçek bir “pakta” mı evrilir, yoksa dosya bazlı, esnek ama derin bir koordinasyon olarak mı kalır?

Yanıt bildirilerde değil; bir sonraki krizde verilecek tepkide gizli. Zaten jeopolitiğin gerçek ölçüsü de budur: Söz değil, refleks.

Bence belirsizlik en güçlü caydırıcılık olduğu için üç başkentin de bu ortak savunma mekanizması hakkında hiç konuşmaması en doğru yaklaşım.

Yeni yazılardan haberdar olun! Lütfen aboneliğinizi güncelleyin.

İstenmeyen posta göndermiyoruz! Daha fazla bilgi için gizlilik politikamızı okuyun.

Aboneliğinizi onaylamak için gelen veya istenmeyen posta kutunuzu kontrol edin.

Etiketler: iran, Ortak Stratejik Savunma, Suudi Arabistan-Pakistan

OKUMAYA DEVAM EDİN

AYM’den gazetecilerin kıdem tazminatı için kritik karar
Halkı hiçe saymanın bir bedeli olacak mı? Hatay örneği
Demokratik gerileme, toksik kutuplaşma ve Erdoğanizm
  • Ankara: Mazlum Abdi, Halep’te Uzlaşma Yanlısıydı, Kandil Engelledi11 Ocak 2026
  • Türkiye–Suudi Arabistan–Pakistan: Güvenlik Paktı mı, Ortak Kaygı mı?10 Ocak 2026
  • MİT’ten SDG’ye Önemli Mesaj: Halep’te Barışçıl Çözüm Hâlâ Mümkün9 Ocak 2026
  • İktidarın Bile Az Bulduğu En Düşük Emekli Maaşı Teklifi: 20 Bin TL9 Ocak 2026
  • Birleşmiş Milletlerin Tarihi Sınavı: Trump’ın Venezuela Baskını9 Ocak 2026
  • Bir Mitingden Fazlası: Kadın Hareketinin Dayanışma Hattı9 Ocak 2026
  • ABD Medeniyetler İttifakı Dahil 66 Uluslararası Kuruluştan Çekildi8 Ocak 2026
  • Çin Yükselirken Asya Neden Tedirgin?7 Ocak 2026
  • Suriye-SDG çatışması yayılıyor. Türkiye: Suriye İsterse Gireriz7 Ocak 2026
  • ABD-İsrail-Suriye İstihbarat Ağı Kuruldu, Türkiye’ye de Bilgilendirildi7 Ocak 2026
Haberler arşivinde arama yapın...

Siyaset

Ekonomi

Hafıza Kartı

Hayat

Arşiv

English

Hakkımızda

Künye

Yazarlar

Yardım

Reklam & İşbirliği

Bize Ulaşın

tbtcreative.com | UFKZDN © 2024 yetkinreport.com

Kurumsal Bilgiler     ·      Yardım     ·      Kullanıcı Sözleşmesi     ·      Yasal Çekince

TOP