Londra Enerji Kulübü YK Başkanı
Washington ile Pekin artık giderek daha fazla açık ya da örtülü biçimde dünyanın yeni “G-2”si olarak görülüyor. Çünkü Hindistan’ın yükselişine, Avrupa’nın ekonomik ağırlığına ve Rusya’nın sürdürdüğü jeopolitik etkisine rağmen, bugün küresel gücün ana ekseni giderek daha belirgin şekilde iki başkent etrafında şekilleniyor: Washington ve Pekin. Sertleşen Küresel Güç Mücadelesi Ticaret, teknoloji, finans, enerji güvenliği, kritik
Uzun yıllardır enerjinin jeopolitiğini konuşuyoruz. Petrol boru hatlarını, doğal gaz koridorlarını, Hürmüz Boğazı’nı, Süveyş Kanalı’nı, Karadeniz’i, kritik madenleri, çip savaşlarını, otomotiv sektörünün dönüşümünü, veri merkezlerini ve yapay zekânın stratejik etkilerini tartışıyoruz. Ama gözümüzün önünde sessizce büyüyen başka bir jeopolitik mücadele var: tarımın jeopolitiği. Üstelik bu mesele artık yalnızca çiftçinin, köylünün ya da gıda sektörünün konusu
Veri merkezleri uzun yıllar teknoloji yatırımı olarak görüldü. Oysa bugün bu yaklaşım geçerliliğini yitirmiştir. Veri merkezleri artık modern altyapının en yoğun enerji talep eden ve en stratejik bileşenlerinden biri haline gelmiştir. Bu konu geçtiğimiz günlerde Londra’da Atlantic Council tarafından düzenlenen bir toplantıda da tartışıldı. Dijital ekonomi dışarıdan bakıldığında veri ve yazılım üzerinden ilerliyor gibi görünse
Dünya ne kadar hızlı değişirse değişsin diplomasinin özü değişmiyor: doğru zamanda, doğru tonla verilen mesaj. Washington’da birkaç gün önce yaşananlar, bunun güncel ve çarpıcı bir örneği olarak hafızalara kazınıyor. Kral Charles III’ün ABD ziyareti görünürde klasik bir devlet protokolüydü. Kongre konuşması, Beyaz Saray ziyafeti, karşılıklı nezaket mesajları…Ancak satır aralarında çok daha derin bir şey akıyordu:
Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ihtilaflı sorunların çözümü için iki ülke heyetlerinin Erivan yakınlarındaki Ağveren’de bir araya gelmesi, ilk bakışta teknik bir sınır toplantısı gibi görülebilir. Oysa bu buluşma, bence Güney Kafkasya’nın geleceğini değiştirebilecek stratejik bir dönemeç. 29 Nisan 2026’da yapılan 13’üncü sınır delimitasyonu toplantısı, Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Şahin Mustafayev ile Ermenistan Başbakan Yardımcısı Mher Grigoryan’ın
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 28 Nisan’da ani bir kararla en önemli üyelerinden olduğu Petrol İhracatçısı Ülkeler Örgütü’nden (OPEC) ve Rusya önderliğindeki OPEC+’tan 1 Mayıs itibarıyla ayrılacağını duyurdu. BAE’nin ABD ve İsrail’in başlattığı İran savaşı belirsizliği sürerken attığı bu adım, enerji piyasalarında sessiz ama derin bir kırılmaya işaret ediyor. Bu gelişmeyi sadece üretim kotaları üzerinden okumak
Bir zamanlar denizlere hükmeden, küresel düzeni şekillendiren Britanya, bugün hâlâ aynı reflekslerle konuşuyor; ancak aynı kapasiteyle hareket edemiyor. Sorun yalnızca güç kaybı değil; asıl mesele algı ile gerçeklik arasındaki açığın giderek büyümesi. Londra’nın dili hâlâ büyük güç dili; fakat araçları giderek orta ölçekli bir gücün sınırlarına çekiliyor. Bu da dış politikada iddia ile etki arasında
Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki ilişki artık klasik anlamda bir düşmanlık olarak ilerlemiyor. Bugün karşımızda çok daha karmaşık, çok katmanlı ve derin biçimde iç içe geçmiş bir rekabet var. Yeni dönemde Washington, Pekin’i açıkça “baş düşman” olarak tanımlamıyor. Bunun yerine Çin’i “sistemik bir stratejik rakip” olarak konumlandırıyor. Bu dil değişimi tesadüfi değil; Amerikan stratejik
Tarihte bazı dönemler vardır; enerji artık sadece ekonomik bir meta olmaktan çıkar, jeopolitik düzenin belirleyici sütunlarından birine dönüşür. Tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz. Hazar havzasından Doğu Akdeniz’e, Karadeniz’den Afrika Boynuzu’na uzanan yeni enerji haritası artık parçalı değil; giderek birbirine bağlanan, iç içe geçen bir sisteme dönüşüyor. Dünyanın bu bölgesinde Türkiye merkezli yeni bir
Uluslararası sistemde bazı kırılmalar artık bölgesel kalmıyor; dalga dalga yayılıyor. Son İran–Körfez krizi ile eş zamanlı olarak Çin–Tayvan hattındaki gelişmeler, bu tür bir dönüşümün en somut işaretlerini veriyor. Kuşkusuz, ABD hâlâ en güçlü askeri aktör; küresel savunma harcamalarının yaklaşık %35’ini tek başına gerçekleştiriyor ve 800’e yakın denizaşırı askeri varlığa sahip. Ancak son İran müdahalesi ve









