Londra Enerji Kulübü YK Başkanı
Geçtiğimiz hafta CHP’deki gelişmeleri “devlet aklına” bağlayan tartışma, Türkiye’de hep gündemde olan “üst akıl” tezlerini yeniden canlandırmış görünüyor. Bunlar elbette vardır. Tarih bize büyük güçlerin yalnızca diplomasiyle değil, ekonomiyle, istihbaratla, medya ile ve gerektiğinde örtülü operasyonlarla hareket ettiğini gösteriyor. Bazı devletler rakip devletlerin siyasetini etkilemeye çalışır. İstihbarat örgütleri operasyon yürütür. Finans çevreleri sermaye hareketleriyle baskı oluşturabilir.
Enerji tartışmalarında alışkanlıklarımız belli. Petrolü konuşuruz, doğal gazı tartışırız, yenilenebilir enerji, nükleer güç, hidrojen, kritik mineraller, bataryalar, elektrikli araçlar, karbon piyasaları, veri merkezleri ve iklim politikaları üzerine sayısız rapor hazırlarız. Ancak modern devletin en büyük, en karmaşık ve en stratejik enerji tüketicilerinden biri çoğu zaman bu tartışmaların dışında kalır: silahlı kuvvetler. Enerji olmadan hiçbir ordu
Türkiye’de siyasetçilere yönelik en yaygın eleştirilerden biri şudur: “Milletvekilleri halktan koptu”. Bu eleştiri yeni değil. Ancak son yıllarda ekonomik baskının ağırlaşması, gelir dağılımındaki bozulma, orta sınıfın erimesi ve gençlerin gelecek kaygısının büyümesiyle birlikte çok daha görünür hale geldi. Siyaset Gerçekten Bir Kamu Hizmeti mi? Vatandaş artık yalnızca kendi maaşına, emekli aylığına ya da mutfak masrafına
Dünya enerji dengeleri bugün yeniden şekilleniyor. ABD Başkanı Donald Trump’tan sadece birkaç gün sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Pekin ziyareti dışarıdan bakıldığında Moskova ile Pekin arasındaki stratejik ortaklığın daha da derinleştiği görüntüsünü veriyor. Sayıları 40’e varması beklenen 20 anlaşma imzalanıyor, liderler “sınırsız ortaklık” söylemini yineliyor, Batı’ya karşı ortak duruş mesajları veriliyor. Ancak perde arkasındaki
Washington ile Pekin artık giderek daha fazla açık ya da örtülü biçimde dünyanın yeni “G-2”si olarak görülüyor. Çünkü Hindistan’ın yükselişine, Avrupa’nın ekonomik ağırlığına ve Rusya’nın sürdürdüğü jeopolitik etkisine rağmen, bugün küresel gücün ana ekseni giderek daha belirgin şekilde iki başkent etrafında şekilleniyor: Washington ve Pekin. Sertleşen Küresel Güç Mücadelesi Ticaret, teknoloji, finans, enerji güvenliği, kritik
Uzun yıllardır enerjinin jeopolitiğini konuşuyoruz. Petrol boru hatlarını, doğal gaz koridorlarını, Hürmüz Boğazı’nı, Süveyş Kanalı’nı, Karadeniz’i, kritik madenleri, çip savaşlarını, otomotiv sektörünün dönüşümünü, veri merkezlerini ve yapay zekânın stratejik etkilerini tartışıyoruz. Ama gözümüzün önünde sessizce büyüyen başka bir jeopolitik mücadele var: tarımın jeopolitiği. Üstelik bu mesele artık yalnızca çiftçinin, köylünün ya da gıda sektörünün konusu
Veri merkezleri uzun yıllar teknoloji yatırımı olarak görüldü. Oysa bugün bu yaklaşım geçerliliğini yitirmiştir. Veri merkezleri artık modern altyapının en yoğun enerji talep eden ve en stratejik bileşenlerinden biri haline gelmiştir. Bu konu geçtiğimiz günlerde Londra’da Atlantic Council tarafından düzenlenen bir toplantıda da tartışıldı. Dijital ekonomi dışarıdan bakıldığında veri ve yazılım üzerinden ilerliyor gibi görünse
Dünya ne kadar hızlı değişirse değişsin diplomasinin özü değişmiyor: doğru zamanda, doğru tonla verilen mesaj. Washington’da birkaç gün önce yaşananlar, bunun güncel ve çarpıcı bir örneği olarak hafızalara kazınıyor. Kral Charles III’ün ABD ziyareti görünürde klasik bir devlet protokolüydü. Kongre konuşması, Beyaz Saray ziyafeti, karşılıklı nezaket mesajları…Ancak satır aralarında çok daha derin bir şey akıyordu:
Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki ihtilaflı sorunların çözümü için iki ülke heyetlerinin Erivan yakınlarındaki Ağveren’de bir araya gelmesi, ilk bakışta teknik bir sınır toplantısı gibi görülebilir. Oysa bu buluşma, bence Güney Kafkasya’nın geleceğini değiştirebilecek stratejik bir dönemeç. 29 Nisan 2026’da yapılan 13’üncü sınır delimitasyonu toplantısı, Azerbaycan Başbakan Yardımcısı Şahin Mustafayev ile Ermenistan Başbakan Yardımcısı Mher Grigoryan’ın
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 28 Nisan’da ani bir kararla en önemli üyelerinden olduğu Petrol İhracatçısı Ülkeler Örgütü’nden (OPEC) ve Rusya önderliğindeki OPEC+’tan 1 Mayıs itibarıyla ayrılacağını duyurdu. BAE’nin ABD ve İsrail’in başlattığı İran savaşı belirsizliği sürerken attığı bu adım, enerji piyasalarında sessiz ama derin bir kırılmaya işaret ediyor. Bu gelişmeyi sadece üretim kotaları üzerinden okumak









