Londra Enerji Kulübü YK Başkanı
Bir zamanlar denizlere hükmeden, küresel düzeni şekillendiren Britanya, bugün hâlâ aynı reflekslerle konuşuyor; ancak aynı kapasiteyle hareket edemiyor. Sorun yalnızca güç kaybı değil; asıl mesele algı ile gerçeklik arasındaki açığın giderek büyümesi. Londra’nın dili hâlâ büyük güç dili; fakat araçları giderek orta ölçekli bir gücün sınırlarına çekiliyor. Bu da dış politikada iddia ile etki arasında
Amerika Birleşik Devletleri ile Çin arasındaki ilişki artık klasik anlamda bir düşmanlık olarak ilerlemiyor. Bugün karşımızda çok daha karmaşık, çok katmanlı ve derin biçimde iç içe geçmiş bir rekabet var. Yeni dönemde Washington, Pekin’i açıkça “baş düşman” olarak tanımlamıyor. Bunun yerine Çin’i “sistemik bir stratejik rakip” olarak konumlandırıyor. Bu dil değişimi tesadüfi değil; Amerikan stratejik
Tarihte bazı dönemler vardır; enerji artık sadece ekonomik bir meta olmaktan çıkar, jeopolitik düzenin belirleyici sütunlarından birine dönüşür. Tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz. Hazar havzasından Doğu Akdeniz’e, Karadeniz’den Afrika Boynuzu’na uzanan yeni enerji haritası artık parçalı değil; giderek birbirine bağlanan, iç içe geçen bir sisteme dönüşüyor. Dünyanın bu bölgesinde Türkiye merkezli yeni bir
Uluslararası sistemde bazı kırılmalar artık bölgesel kalmıyor; dalga dalga yayılıyor. Son İran–Körfez krizi ile eş zamanlı olarak Çin–Tayvan hattındaki gelişmeler, bu tür bir dönüşümün en somut işaretlerini veriyor. Kuşkusuz, ABD hâlâ en güçlü askeri aktör; küresel savunma harcamalarının yaklaşık %35’ini tek başına gerçekleştiriyor ve 800’e yakın denizaşırı askeri varlığa sahip. Ancak son İran müdahalesi ve
Batı için tarih boyunca ağır sıfatlar kullanıldı: iki yüzlü, riyakâr, emperyalist, sömürgeci, ırkçı…Biz de hep şu soruyu sorduk: “Hangi Batı?” Çünkü Batı yekpare değildi. Bir yanda sömürgeci geçmişin gölgesi, diğer yanda Aydınlanma Çağı’nın ürettiği evrensel değerler vardı: insan hakları, özgürlük, hukukun üstünlüğü. Uzun süre bu ikinci damar ağır bastı. Batı, tüm çelişkilerine rağmen, bu
77 yıl önce bugün, 4 Nisan 1949’da kurulan NATO’ya (Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü) Türkiye, Yunanistan’la aynı tarihte, 18 Şubat 1952’de üye olmuştu. NATO, 2026 baharında yalnızca klasik bir güvenlik sınavından değil, çok daha derin bir kimlik ve yön krizinden geçiyor. Bu kriz, Rusya ya da Çin gibi dış tehditlerden ziyade, ittifakın kurucu ve ana taşıyıcı
Hürmüz Boğazı küresel bir boğaz; genellikle küresel enerji sisteminin kalbi olarak tanımlanıyor. Doğru ama eksik: Hürmüz küresel bir geçittir fakat hayati önemi öncelikle Asya içindir, Hürmüz Asya’nın hayat hattıdır. Bugün bu dar su yolundan geçen enerji akışının büyüklüğü tartışmasız. Günlük yaklaşık 20–21 milyon varil petrol, yani küresel tüketimin yaklaşık yüzde 20’si, bu hat üzerinden taşınmaktadır.
Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs meselesine Türkiye’den bakıldığında yaygın bir kanaat var: “Liderler bir araya gelsin, Birleşmiş Milletler devreye girsin, Amerika bastırsın, Avrupa Birliği kolaylaştırsın… Bu iş çözülür.” Kulağa makul geliyor, zira diplomasi tam da bunun için var. Ama gerçek dünya, bu kadar basit işlemiyor. Bugün Türkiye’de hâlâ şu varsayım güçlü: Sorunlar Ankara ile
Kıbrıs yeniden ısınıyor. Ama bu kez mesele sadece diplomatik gerilim değil; zamanla yarışan, çok boyutlu ve giderek sertleşen bir jeopolitik hesaplaşma. Dünya yeniden bloklaşıyor. Enerji hatları yeniden çiziliyor. İttifaklar gevşiyor, yenileri kuruluyor. Savaşlar artık sadece cephede değil; limanlarda, enerji terminallerinde, veri merkezlerinde ve deniz yetki alanlarında veriliyor. İşte bu büyük dönüşümün tam ortasında Kıbrıs, yeniden
Dünyanın büyük güçleri arasında enerji krizine en hazırlıklı ülke hangisi diye sorulsa, çoğu kişinin aklına ilk olarak ABD gelir. Üretim gücü, LNG ihracatı ve finansal derinliği bu cevabı destekler. Ama soruyu biraz değiştirirsek tablo da değişir. Uzun süreli bir arz şokunu, fiyat dalgalanmalarını ve jeopolitik akış kesintilerini en soğukkanlı şekilde kim yönetebilir? İşte bu noktada








