Bir sabah uyanıp televizyonlarda “Üçüncü Dünya Savaşı başladı” anonsunu duymayı bekleyenler büyük ihtimalle yanılıyor. Tarih bize gösteriyor ki büyük kırılmalar çoğu zaman yaşanırken fark edilmez. İnsanlar içinde yaşadıkları çağın büyüklüğünü ancak yıllar sonra anlayabilirler. 1914’te Avrupa’nın birçok başkentinde insanlar birkaç ay içinde biteceği düşünülen bir krizin aslında Birinci Dünya Savaşı olduğunu bilmiyordu. 1947’de başlayan kutuplaşmanın
Enerji tartışmalarında alışkanlıklarımız belli. Petrolü konuşuruz, doğal gazı tartışırız, yenilenebilir enerji, nükleer güç, hidrojen, kritik mineraller, bataryalar, elektrikli araçlar, karbon piyasaları, veri merkezleri ve iklim politikaları üzerine sayısız rapor hazırlarız. Ancak modern devletin en büyük, en karmaşık ve en stratejik enerji tüketicilerinden biri çoğu zaman bu tartışmaların dışında kalır: silahlı kuvvetler. Enerji olmadan hiçbir ordu
Dünya enerji dengeleri bugün yeniden şekilleniyor. ABD Başkanı Donald Trump’tan sadece birkaç gün sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Pekin ziyareti dışarıdan bakıldığında Moskova ile Pekin arasındaki stratejik ortaklığın daha da derinleştiği görüntüsünü veriyor. Sayıları 40’e varması beklenen 20 anlaşma imzalanıyor, liderler “sınırsız ortaklık” söylemini yineliyor, Batı’ya karşı ortak duruş mesajları veriliyor. Ancak perde arkasındaki
Tarihte bazı dönemler vardır; enerji artık sadece ekonomik bir meta olmaktan çıkar, jeopolitik düzenin belirleyici sütunlarından birine dönüşür. Tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz. Hazar havzasından Doğu Akdeniz’e, Karadeniz’den Afrika Boynuzu’na uzanan yeni enerji haritası artık parçalı değil; giderek birbirine bağlanan, iç içe geçen bir sisteme dönüşüyor. Dünyanın bu bölgesinde Türkiye merkezli yeni bir
Petrol fiyatlarının yeniden 100 doların üzerine çıkması yalnızca enerji piyasalarını değil, dünya genelinde enflasyonla mücadele eden ekonomileri de alarma geçirdi. Çünkü petrol fiyatındaki her sıçrama, zincirleme şekilde ulaştırmadan gıdaya, üretim maliyetlerinden lojistiğe kadar ekonominin neredeyse tüm damarlarına yayılıyor. Bu nedenle bugün dünya genelinde hükümetler aynı soruyla karşı karşıya: Enerji fiyatlarındaki artış tüketiciye ne ölçüde yansıtılmalı?
Savaşlar çoğu zaman silahlar sustuğunda bitmez. Çoğu durumda asıl hesaplaşma hemen sonrasında başlar, daha acımasız ve maliyetlidir — mahkeme salonlarında, tahkim panellerinde ve uzun süren finansal müzakerelerde. Avukatlar sahaya inerler. nKörfez’de kritik enerji altyapısı, limanlar ve ticari gemiciliğe yönelik saldırılarla tırmanan son çatışmalar, zamanla uluslararası tazminat davalarının uzun ve karmaşık bir zincirini tetikleyebilir. Eğer sorumluluk
Avrupa’nın enerji güvenliği tartışması, Rusya’nın arz haritasındaki ağırlığının azalmaya başladığı 2022’den sonra kökten değişti. Bugün Brüksel’de “enerji güvenliği” denince ilk akla gelen kavram artık fiyat değil; kırılganlık. Avrupa Birliği, en çok gazı kimin sağladığından ziyade, hangi tedarikçinin ve hangi güzergâhın Avrupa’yı siyasi baskıdan, ani kesintilerden ve “tek düğmeye” bağımlılıktan uzak tuttuğuna bakıyor. Bu yeni denklemde
Asya bugün yalnızca dünyanın ekonomik motoru değil; küresel enerji güvenliğinin de tartışmasız merkez üssü. Dört büyük tüketici — Çin, Hindistan, Japonya ve Güney Kore — tek başlarına dünyanın petrol ithalatının yaklaşık yüzde 45’ini, LNG ithalatının ise yüzde 70’ini gerçekleştiriyor. Böylesine dev bir talep odağı, kaçınılmaz olarak Rusya’dan ABD’ye, Katar’dan Suudi Arabistan’a kadar tüm büyük üreticilerin
Türkiye ile Rusya yüzyıllardır aynı sahnede dans ediyor: Kimi zaman savaşarak, kimi zaman barışarak; kimi zaman ticaretle yakınlaşıp kimi zaman cephelerde karşı karşıya gelerek. Hiç tam güvenemediler ama birbirlerini de asla yok sayamadılar. 2025 itibarıyla bu kırılgan denge yeniden baldan çok limon tadı veriyor. Diplomatik nezaketin ardında, yavaş ama derin bir uzaklaşma yaşanıyor. Türkiye-Rusya:Pragmatik Bir
Cambridge bu hafta yalnızca bir üniversite şehri değil. Avrupa’nın geleceğinde Birleşik Krallık–Yunanistan–Türkiye ekseninin nasıl şekilleneceğine dair fikirlerin yoğrulduğu bir laboratuvar adeta. “Davosvari” nitelikteki Delphi Economic Forum’un düzenlediği İngiltere–Yunanistan Stratejik Zirvesine, iki ülke liderlerinin de katılımıyla bu yıl yine Cambridge ev sahipliği yaptı. Ben de bu buluşmaya, bildiğim kadarıyla tek Türk konuşmacı olarak davet edildim. Bana









