

İran’dan Ukrayna’ya artık aynı savaşın değişik cephelerine tanık oluyoruz. Küresel savaş iklimi 5 cephede devam ediyor ve bu 5 cephe sadece coğrafi cepheler değil. (Görsel: Gemini YZ tarafından yazının içeriğine göre üretilmiştir. Gerçek görüntü değildir.)
Bir sabah uyanıp televizyonlarda “Üçüncü Dünya Savaşı başladı” anonsunu duymayı bekleyenler büyük ihtimalle yanılıyor.
Tarih bize gösteriyor ki büyük kırılmalar çoğu zaman yaşanırken fark edilmez. İnsanlar içinde yaşadıkları çağın büyüklüğünü ancak yıllar sonra anlayabilirler. 1914’te Avrupa’nın birçok başkentinde insanlar birkaç ay içinde biteceği düşünülen bir krizin aslında Birinci Dünya Savaşı olduğunu bilmiyordu. 1947’de başlayan kutuplaşmanın kırk yılı aşacak bir Soğuk Savaş’a dönüşeceğini de kimse tam olarak öngöremedi.
Üçüncü Savaşı Ne zaman başladı?
Muhtemelen gelecek nesiller de 2020’li yıllara baktıklarında şunu söyleyecekler:
“Üçüncü Dünya Savaşı tek bir günde başlamadı. Farklı cephelerde, farklı araçlarla ve farklı aktörlerle yavaş yavaş başladı.”
Çünkü bugün yaşadığımız mücadele, klasik anlamda bir dünya savaşı değildir. Ama küresel güçlerin aynı anda enerji, teknoloji, finans, ticaret, veri, yapay zekâ, kritik mineraller ve insan sermayesi üzerinde yürüttüğü çok katmanlı bir rekabet olduğu da inkâr edilemez.
Eskiden bir ülkeyi teslim almak için ordusunu yenmeniz gerekiyordu. Bugün ise enerji arzını kesmeniz, finans sistemini kilitlemeniz, teknolojiye erişimini engellemeniz, limanlarını çalışamaz hale getirmeniz veya yetişmiş insan gücünü başka ülkelere çekmeniz çoğu zaman daha etkili sonuçlar doğurabiliyor.
Savaşların evrimi: süngüden algoritmaya
İnsanlık tarihi aslında savaşların tarihidir. İlk çağlarda savaşlar toprak içindi. Sanayi Devrimi sonrasında savaşlar üretim kapasitesi için yapıldı. 20 nci yüzyılda petrol, deniz yolları ve sanayi merkezleri savaşların belirleyici unsuru oldu.
21 inci yüzyılda ise güç tanımı yeniden yazılıyor.
Artık dünyanın en stratejik varlığı yalnızca petrol değildir. Veridir.Yarı iletkendir.Yapay zekâdır.Kritik minerallerdir.Enerji depolama teknolojileridir.Denizaltı fiber optik kablolarıdır. Bir çip fabrikasının stratejik değeri artık birçok askeri üsten daha yüksek olabilir. Bir veri merkezinin korunması, bir petrol rafinerisinin korunması kadar önemlidir.Bir ülkenin yazılım altyapısını çökertmek, bazen bir hava saldırısından daha ağır ekonomik sonuçlar doğurabilir.
İşte bu nedenle savaşın tanımını yeniden yapmak zorundayız.
Tek savaş, bireden çok cephe
Haberlere baktığınızda Ukrayna, Gazze, başka bir haberde İran-İsrail gerilimi, Kızıldeniz’de saldırılar, Tayvan çevresinde tatbikatlar, Afrika’da kritik mineraller için yarış, Arktik’te yeni deniz yolları, ABD ile Çin arasında teknoloji kısıtlamaları, çoğu insan bunları birbirinden bağımsız olaylar olarak görüyor.
Oysa bunlar büyük ölçüde aynı küresel güç mücadelesinin farklı sahneleridir. Bugün Ukrayna yalnızca Ukrayna değildir.Orada Avrupa güvenlik mimarisi tartışılıyor. Rusya’nın geleceği tartışılıyor.NATO’nun rolü tartışılıyor. Enerji akışları tartışılıyor.
Gazze yalnızca Gazze değildir.Doğu Akdeniz enerji denklemi, Arap dünyasının geleceği, İran’ın nüfuzu, ABD’nin bölgedeki konumu ve küresel kamuoyu yönetimi aynı anda tartışılıyor.
Hürmüz Boğazı yalnızca bir deniz geçidi değildir. Dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği stratejik bir boğazdır. Orada yaşanacak birkaç günlük ciddi bir kriz yalnızca bölge ülkelerini değil, Tokyo’dan Berlin’e, Şanghay’dan İstanbul’a kadar tüm ekonomileri etkileyebilir.
Kızıldeniz yalnızca Yemen meselesi değildir. Süveyş Kanalı üzerinden geçen küresel ticaretin güvenliğidir.
Tayvan ise yalnızca bir ada değildir. Dünyanın ileri teknoloji çip üretiminin merkezlerinden biridir. Dolayısıyla Tayvan’da yaşanacak bir kriz yalnızca askeri değil, ekonomik ve teknolojik bir deprem anlamına gelebilir.
Moskova’da duyduğum cümle
Geçtiğimiz aylarda Moskova’da katıldığım stratejik toplantılardan birinde Putin’e yakın bir düşünce kuruluşunun kıdemli bir uzmanı bana şu cümleyi kurdu:
“War in Ukraine will finish, but warfare under different forms will continue.”
Yani Ukrayna’daki savaş bitecek. Ama savaşma biçimleri devam edecek. Silahlar susabilir. Ama yaptırımlar sürecek. Cephe kapanabilir. Ama teknoloji ambargosu devam edecek.
Ateşkes ilan edilebilir. Ama finans savaşı, enerji savaşı ve bilgi savaşı yeni araçlarla devam edecek. Bana göre bu yalnızca Ukrayna için değil, bütün dünya için geçerli bir tespittir. Çünkü artık savaşın sınırları haritalarla çizilmiyor. Savaş artık laboratuvarlarda yürütülüyor. Veri merkezlerinde yürütülüyor. Limanlarda yürütülüyor. Finans merkezlerinde yürütülüyor. Üniversitelerde yürütülüyor. En önemlisi insan zihninde yürütülüyor.
Türkiye fay hatlarının ortasında
Belki de dünyanın hiçbir büyük ülkesi Türkiye kadar çok jeopolitik fay hattının kesişim noktasında bulunmuyor.
- Karadeniz’de Rusya-Ukrayna savaşı.
- Güneyde Suriye ve Irak’ın belirsizliği.
- İran-İsrail gerilimi.
- Doğu Akdeniz enerji rekabeti.
- Ege’de kronik anlaşmazlıklar.
- Kafkasya’da kırılgan denge.
- Orta Asya’ya uzanan yeni koridor mücadeleleri.
- Bunların üzerine küresel ticaret savaşları, enerji dönüşümü, yapay zekâ rekabeti ve finansal kırılganlıklar eklendiğinde Türkiye kendisini aynı anda birçok cephede baskı altında hissediyor.
İşte bu nedenle Türkiye’nin önündeki en büyük soru şudur:
- Eski savaşların zihniyetiyle yeni dünyanın savaşlarında ayakta kalmak mümkün müdür? Benim cevabım nettir. Hayır. Çünkü artık milli güvenlik yalnızca sınır güvenliği değildir. Enerji güvenliği de, finansal dayanıklılık da, teknoloji üretme kapasitesi de, veri egemenliği de milli güvenliktir.
Belki hepsinden önemlisi, yetişmiş insan sermayesini ülkede tutabilmek de milli güvenlik meselesidir.
Birinci cephe: petrolün ötesinde enerji
20 nci yüzyılın büyük savaşlarının merkezinde petrol vardı. 21 nci yüzyılın savaşlarında ise enerji yalnızca petrol ve doğal gazdan ibaret değil; elektrik şebekeleri, LNG terminalleri, nükleer teknoloji, batarya üretimi, hidrojen ekonomisi, kritik mineraller ve enerji depolama sistemleri de bu mücadelenin ayrılmaz parçaları haline geldi.
Bugün dünyanın en büyük ekonomileri neden lityum, kobalt, nikel ve nadir toprak elementleri için Afrika’dan Güney Amerika’ya kadar yoğun bir rekabet yürütüyor? Çünkü geleceğin otomobilleri, savaş uçakları, veri merkezleri ve yapay zekâ sistemleri bu mineraller olmadan üretilemeyecek.
Bir zamanlar petrol kuyularını kontrol eden güç küresel siyaseti etkiliyordu. Yakın gelecekte kritik mineralleri ve enerji teknolojilerini kontrol eden güç aynı etkiyi yaratacak. Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa’ya çok pahalı bir ders verdi. On yıllarca ekonomik rasyonaliteyle kurulan enerji ilişkileri, jeopolitik kriz anında stratejik kırılganlığa dönüştü.
İran-İsrail ve Hürmüz
İran ile İsrail arasındaki her gerilimde dünya neden önce Hürmüz Boğazı’nı konuşuyor? Çünkü dünya ekonomisinin damarlarından biri oradan geçiyor. Kızıldeniz’de birkaç ticaret gemisine yönelik saldırı neden küresel navlun fiyatlarını yükseltiyor? Çünkü modern ekonomi zamanla yarışıyor; birkaç günlük gecikme bile milyarlarca dolarlık maliyet yaratabiliyor.
Türkiye açısından mesele çok daha hassastır.
Bir taraftan enerji ithalatına bağımlı bir ekonomi, diğer taraftan Avrupa ile Asya arasında stratejik enerji geçiş koridoru. Bu nedenle Türkiye yalnızca enerji tüketen değil, enerji yöneten bir ülke olmak zorundadır. Karadeniz gazı önemlidir. Nükleer enerji önemlidir. Jeotermal ve yenilenebilir enerji önemlidir. Ancak bunların da ötesinde Türkiye’nin enerji ticaret merkezi olma hedefi, jeopolitik bağımsızlığının temel taşlarından biri haline gelmelidir.
İkinci cephe: teknoloji savaşı
Belki de tarihte ilk kez savaş meydanlarında değil, laboratuvarlarda üstünlük belirleniyor. Amerika ile Çin arasındaki rekabetin merkezinde artık uçak gemileri değil, yarı iletkenler bulunuyor. NVIDIA’nın geliştirdiği işlemciler neden Washington’da ulusal güvenlik konusu oluyor? Neden gelişmiş çiplerin ihracatına sınırlamalar getiriliyor? Çünkü yapay zekâyı yöneten geleceğin ekonomisini yönetecek. Yapay zekâ yalnızca yeni bir yazılım değildir. Elektriğin keşfi veya internetin ortaya çıkışı kadar büyük bir dönüşümdür.
Sanayi devriminde buhar makinesini kaçıran toplumlar nasıl geri kaldılarsa, yapay zekâ devrimini kaçıran toplumlar da benzer bir riskle karşı karşıya kalacaktır. Bugün savaş alanında insansız hava araçları görülüyor. Yarın karar veren sistemler, otonom platformlar ve yapay zekâ destekli savunma mimarileri konuşulacak. Dolayısıyla mesele yalnızca SİHA üretmek değildir. Mesele onları yöneten yazılımı geliştirebilmektir. Mesele yalnızca veri toplamak değildir. O veriyi ekonomik ve stratejik güce dönüştürebilmektir.
Türkiye’nin genç nüfusu büyük bir avantajdır. Ancak bu avantaj eğitim sistemiyle, araştırma ekosistemiyle ve girişim sermayesiyle desteklenmediği sürece potansiyel olarak kalacaktır.
Üçüncü cephe: finans Savaşı
Eski çağlarda şehirler kuşatılırdı, bugün ekonomiler kuşatılıyor. Bir ülkeye tank göndermeden de ciddi baskı kurulabiliyor. Yaptırımlar uygulanıyor. Ödeme sistemlerine erişim sınırlandırılıyor. Rezervler donduruluyor. Sigorta maliyetleri artırılıyor. Sermaye akımları yön değiştiriyor. Rusya’ya uygulanan yaptırımlar bunun en somut örneklerinden biri oldu.
İran uzun yıllardır finansal izolasyonun maliyetini yaşıyor. Çin ise alternatif ödeme sistemleri ve ulusal para birimleriyle ticaret mekanizmaları geliştirmeye çalışıyor. Finans artık ekonomi bakanlarının teknik alanı olmaktan çıktı. Jeopolitiğin en önemli araçlarından biri haline geldi.
Türkiye açısından burada iki temel mesele bulunmaktadır. Birincisi, üretim ekonomisini güçlendirmeden finansal bağımsızlık sağlamak mümkün değildir. İkincisi, hukuk güvenliği, öngörülebilirlik ve kurumsal kalite olmadan uzun vadeli yatırım çekmek giderek zorlaşacaktır. Dünyada sermaye artık yalnızca yüksek getiri aramıyor. Aynı zamanda güven arıyor. İstikrar arıyor. Şeffaflık arıyor. Bu nedenle finansal dayanıklılık yalnızca Merkez Bankası’nın meselesi değildir. Ekonominin bütün kurumlarının ortak sorumluluğudur.
Dördüncü cephe: ticaret koridorları
Eski İpek Yolu bugün dijitalleşmiş durumda. Kuşak ve Yol Girişimi, Orta Koridor, IMEC projesi, Kuzey Deniz Rotası ve Doğu Akdeniz bağlantıları yalnızca ulaştırma projeleri değildir. Bunlar yeni jeoekonomik güç haritalarıdır. Kim koridorları kontrol ederse ticareti etkiler. Kim ticareti etkilerse yatırımları yönlendirir. Kim yatırımları yönlendirirse siyasi etki alanını genişletir.
Türkiye burada büyük bir avantaja sahiptir. Üç kıtanın kesişim noktasındadır. Ancak coğrafya tek başına kader değildir. Coğrafi avantajın ekonomik avantaja dönüşebilmesi için güçlü limanlara, demiryollarına, dijital altyapıya ve öngörülebilir yatırım ortamına ihtiyaç vardır.
Beşinci cephe: insan sermayesi savaşı
Bence en kritik savaş budur. Amerika dünyanın en iyi araştırmacılarını çekmeye çalışıyor. Kanada nitelikli göç politikaları uyguluyor. Almanya mühendis arıyor. Körfez ülkeleri teknoloji uzmanlarına milyarlarca dolarlık teşvikler sunuyor. Yani ülkeler artık yalnızca sermaye değil, insan sermayesi için yarışıyor.
Bir ülkenin en parlak gençlerinin başka ülkelerde gelecek araması yalnızca bireysel bir tercih değildir. Bu, uzun vadeli rekabet gücünü etkileyen stratejik bir gelişmedir. Bugünün petrol kuyuları üniversitelerdir. Bugünün rafinerileri araştırma merkezleridir. Bugünün en güçlü orduları ise iyi yetişmiş insan kaynağıdır.
İşte bu nedenle Türkiye’nin önündeki asıl mesele yalnızca ekonomik büyüme değil, umut üretebilen bir gelecek inşa edebilmektir. Çünkü gelecekte ülkeler sadece sınırlarını değil, insanlarını da koruyabildikleri ölçüde güçlü olacaklardır.


