

14. yüzyılda uçaksız, otomobilsiz at, deve sırtında veya yayan yapıldak 120.000 kilometre yol yapan pirimiz, üstadımız İbn Battuta söylemiş “seyahat önce seni dilsiz bırakır, sonra hikâye anlatıcısına dönüştürür.”
Fuji dağının eteklerindeki Fujikawaguchiko kasabasının belediyesi yolun ortasında dikilip arkasına Fuji dağını alarak poz veren, selfie çeken turistlerden yaka silkince çareyi kasabanın en dağ manzaralı bölgelerine iki metre yüksekliğinde siyah perdeler koymakta bulmuş.
Barselona’da halkın “Tourist Go Home” pankartlarıyla kitlesel gösteri yapması, Amsterdam’da elinde tekerlekli çekçek valizleriyle dolaşanların üzerine apartmanlardan su dökülmesi, Venedik’e giriş için ücret ödenmesi, Korsika’da bütün adanın “turist istemiyoruz” yazılarıyla dolu olması, dünyanın en yüksek noktası Everest’in tepesine çıkmak için saatlerce sıra beklenmesi artık sıradan haberlerden.
Türkiye de dünyanın en çok ziyaret edilen beş ülkesinden biri olarak bundan payını fazlasıyla alıyor. Yıllar önce sakin bir sahil kasabası olan Kaş’ın, Bodrum’un hali ortada, dizi filmlerin vazgeçilmez platosu Mardin-Midyat hattındaki konaklar artık sahiplerinin isimleriyle değil içlerinde çekilen dizilerle anılıyor ve hepsinin önünde turist otobüsü kaosu var.
Japonların Paris Sendromu
Anketlerde Fransızların en huysuz milletler listesinde daima ilk üçte yer bulmasına, Paris sendromuna (パリ症候群, Pari shōkōgun) karşın Fransa uzun yıllardır açık ara farkla dünyanın en çok turist çeken ülkesi. Japon turistler kendileri için arzu nesnesi haline gelen Paris seyahatleri öncesi Fransızca dersleri alıyor. Seyahat dönüşünde, uğradıkları muamelenin ruhlarındaki yarattığı hasarı onarmak için psikologlara, psikiyatristlere taşınıyorlar.
Yılda 266 milyar avro Fransa’nın GSYH’nin %9’una tekabül ediyor ve üç milyon kişi geçimini turizmden sağlıyor. Paris, Côte d’Azur, Loire vadisi ve şatolar bölgesi, Bordeaux’nun bağları turist akınına uğruyor ve Fransızlar her sene katlanarak artan talep için çözümler üretmeye çalışıyor.
Boca’nın ara sokaklarındaki şahane asado (et lokantası) adresini söyleyebilecek (2011’den kalma 25 dolar borcum var, Buenos Aires’e bir daha gitmek için harika bir sebep), İzlanda’da balina seyri için en iyi acentenin adını verebilecek, Tunus’a giderseniz turistik Cerba güzel ama Kerkena adasında gidin ve Chez Najed’te karides yiyin diye ahkam kesecek, Sri Lanka’da en manzaralı tren rotası tüyosunu fısıldayacak kadar gezmiş, iflah olmaz bir turist olarak ben de yaşadığım sahil kasabasının tüm sakinleri gibi gelen turistlerden şikayetçiyim, her sene temmuz, ağustos ayında “okullar açılsa da şunlar evlerine dönseler” diye homurdanıyorum.
Dünyada Turizm Patlaması
1960’ta dünyanın turizm için harcadığı para 7 milyar USD civarında hesaplanmış, bu da dünyada üretilen mal ve hizmetlerin sadece %0,5’ine tekabül ediyor. Covid pandemisi öncesinde bu oran turizmin dünyanın ürettiği mal ve hizmetlerin neredeyse %2’sine ulaşıp neredeyse 2 trilyon USD oluyor. İnsanlar altmış yılda gezip, görmek, tanımak için tam iki yüz seksen kat, oransal olarak dört kat daha fazla para harcamış.
Peki neden bu kadar seyahat ediyoruz? İstenmediğimizi bildiğimiz yerlere gitmek için neden can atıyoruz? Valiz hazırlamasından, güvenlik kontrolüne, pasaporttaki asık suratlı görevliden, rötar riskine kadar bin bir eziyet sonrasında kucak dolusu para döktüğümüz, sıkış tepiş sığıştığımız uçaklarda tanımadığımız insanlarla genellikle dilini, huyunu suyunu bilmediğimiz diyarlara saatlerce süren yolculuklar yapıyoruz? Uçağa ilk defa yirmi dört yaşında binmiş sonra da inmemiş bir seyahat bağımlısı olarak bu soruları kendime sık sık soruyorum.
Norveç’ten çıkan ve hızla yayılan “flygskam” (uçmaktan utanmak) akımıyla (ülke gelirinin %20’sini, ihracatının yarısını petrolden sağlayan bir ülkeden çıkmış olmasını biraz riyakarca geldiğini söylemeden edemeyeceğim) ilgili yazıları gördüğüm gazete, dergilerin sayfalarını hızla çeviriyorum. Atmosfere tren yolculuğuna göre elli kat daha fazla karbon salmanın günahını tam bir bireysel “green washing” olduğunu bile bile, fırsat buldukça ağaç dikerek, çevreci kuruluşlara bağışlarda bulunarak affettirmeye çalışıyorum. Benim gibi pasaportlarına alfabesini bilemediğimiz damgalar vurdurmaya meraklı arkadaşlarımla uzun uzun gezdiğimiz yerleri anlatmak en favori sohbet konularımdan.
Bunca geçerli, makul seyahat etmeme sebebi olmasına rağmen neden hala deli gibi seyahat arzuladığımın sebepleri sizinle de paylaşmak isterim. Temel ihtiyaçlar barınma, gıda, güvenlik ve eğitimi bir şekilde halledince bunların hayatımdaki önemi marjinalleşiyor yani eve alınan dev ekran ikinci televizyon taksitle alınan ilk televizyonun heyecanını vermiyor. Ama her görülen yeni yerler, ülkeler yaşanan deneyimler hâlâ heyecan üretiyor. Seyahat ederken an ve anı satın alıyoruz.
Geçen Zaman Sandım, Meğer Ömrümmüş(*)
Psikologlar yaşlılar için zamanın neden daha hızlı aktığını algılandığı sorusuna cevap olarak, yaşlıların artık daha az yeni bir şeyler görmemesi, yaşaması olarak açıklıyorlar. Sonuçta birbirinin aynı geçen günler zihnimiz tarafından çok fazla takdir edilmiyor. Şehirlerdeki modern yaşam da benzer bir etki yapıyor. İnsanlar artık benzer şehirlerde, benzer işlerde, benzer rutinlerde yaşıyor. Hayatlarında bir sürpriz olmaması onları yeni “maceralar” aramaya itiyor. Seyahatlerde zihnimiz ilk defa gördüğü manzaraları, ilk defa duyduğu dilleri, ilk defa duyumsadığı kokuları takdir ediyor. İnsanlar seyahatte geçen birkaç günü, aynı sürede evde geçirdikleri günlerden daha uzun ve dolu hatırlama eğilimindedir.
Bütün bunların üzerine seyahat artık neredeyse bir statü göstergesine dönüştü. İnsanların evleriyle, arabalarıyla övünmesi görgüsüzlük olarak algılanabilirken, gittikleri yerleri uzun uzun anlatmaları, yaşadıkları deneyimleri paylaşmaları, etrafındakileri imrendirmeleri popüler hale geldi. Akıllı telefonlardaki uygulamalarda kimin dünya haritasını daha fazla karaladığı, mutlaka görülmesi gereken elli liman kenti anketinden kaç puan aldığın gizliden gizliye bazen de açıkça bir övünç kaynağı oldu. Sosyal medyadan “ben oradaydım” demek artık çok “cool” bir faaliyet. Instagram hesabım olmadığı için kendimle övünüyorum ama gittiğim ülkelerden eşi dostu fotoğraf bombardımanına tutmaktan geri duramıyorum.
Dünyaya Yeni Gözlerle Bakmak
Seyahat arzumuz belki de bize atalarımızdan geçen irsi bir defo. Afrika’nın ortasında dört milyon önce ayağa kalkan ilk insanımsılar durmaksızın bir yerlere gidiyor. Üç milyon yılda Afrika’dan Bereketli Hilal’e ulaşmak şu an şartlarında büyük bir başarı olmasa da ayaklarımızın üstünde durduğumuzdan beri, dört milyon yıldır durmaksızın hareket ediyoruz. Üç yüz bin yaşındaki Homo Sapiens’in avlanmak, su kaynağı bulmak, temel ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli hareket ediyor. Bugün artık yeni bir kıta keşfetmiyoruz; ama bir uçağa binip farklı bir kültürü görmek aynı psikolojik dürtünün modern bir yansıması olabilir.
Sonuçta insanlar seyahate çoğu zaman “başka bir yer görmek” için çıktıklarını söylüyor. Ama döndüklerinde anlattıkları şeyler genellikle gördükleri yerlerden çok, kendilerinde fark ettikleri değişikliklerdir. Belki de seyahat coğrafi bir hareketten çok, bir bakış açısı değiştirme aracı, belki de insanlar sadece dünyayı görmek için değil, dünyayı farklı gördüklerinde kendilerini nasıl gördüklerini anlamak için seyahat ediyor.
Romanlarını bir dantel gibi ören Fransız edebiyatının en büyük ustalarından Marcel Proust’un “gerçek keşif yolculuğu, yeni manzaralar aramakta değil, yeni gözlere sahip olmaktadır” sözleriyle anlatmaya çalıştıklarımı sanırım bir cümlede özetlemiş.
Bu yazıya Fransa’nın Bretagne bölgesinin bir köşesindeki aşırı turizmden kendini korumayı hala becerebilmiş Gökova gibi turkuaz renginde suları olan, etrafında kocaman levreklerin yuva yaptığı, yunusların yavrularıyla yüzdüğü kimselerin bilmediği cennet bir adayı anlatmak için başlamıştım ama kendi kendime yaptığım bir konuşma oldu.
Neden böyle olduğunun yanıtını 14. yüzyılda uçaksız, otomobilsiz at, deve sırtında veya yayan yapıldak 120.000 kilometre yol yapan pirimiz, üstadımız İbn Battuta söylemiş “seyahat önce seni dilsiz bırakır, sonra hikâye anlatıcısına dönüştürür.”
(*) Bir kamyon arkası yazısından.


