Ekonomi

Suudi Arabistan’dan Chevron’a son enerji anlaşmaları ve Türkiye’nin yönü

 

Yenilenebilir, petrol ve doğal gaz alanında son dönemde imzalanan anlaşmalar, Türkiye’nin enerji politikasında net bir geçişten çok paralel yönlere işaret ediyor.Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma, toplamda 5.000 MW gücünde güneş ve rüzgâr santrallerinin Suudi şirketleri tarafından Türkiye’de inşa edilmesini öngörüyor. (Foto: www.enerji.gov.tr)

Son haftalarda Türkiye, enerji alanında biri yenilenebilir, diğerleri petrol ve doğal gaz başlıklarında olmak üzere peşpeşe anlaşmalar imzaladı. Suudi Arabistan ile duyurulan yüksek kapasiteli güneş ve rüzgâr projeleri, petrol ve doğal gaz arama–üretiminde Chevron ile yapılan mutabakat ve Mısır hattında yoğunlaşan LNG ve gaz temasları bu tabloyu oluşturuyor.

Bu anlaşmalar tek tek ele alındığında “yatırım”, “rekor kapasite” ve “arz güvenliği” söylemleriyle sunuluyor. Ancak birlikte okunduklarında, Türkiye’nin enerji politikasında net bir geçiş stratejisinden çok, birbiriyle örtüşmeyen yönlerin öne çıktığı görülüyor.

Asıl soru da burada başlıyor: Bu tablo bir dönüşüm mü anlatıyor, yoksa yönsüz bir genişlemeyi mi?

Yenilenebilir yatırımlar: Kapasite artışı mı, yeni bir bağımlılık mı?

Türkiye ile Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma, toplamda 5.000 MW gücünde güneş ve rüzgâr santrallerinin Suudi şirketleri tarafından Türkiye’de inşa edilmesini öngörüyor. İlk aşamada Sivas ve Karaman’da toplam 2.000 MW gücünde güneş santrali kurulacağı açıklandı. Rüzgâr projelerine ilişkin kapasite, takvim ve yer seçimi ise henüz net değil.

Açıklanan modele göre yatırımlar tamamen dış finansmanla yapılacak, santraller Suudi şirketlerince inşa edilecek ve üretilen elektrik için 25 yıl boyunca alım garantisi verilecek. Bu yapı, doğrudan yatırımdan çok, uzun vadeli bir enerji satın alma taahhüdü niteliği taşıyor.

Türkiye’nin kamu eliyle yenilenebilir santral kurabilecek teknik kapasiteye ve yerli üretim altyapısına sahip olduğu düşünüldüğünde, şu sorular kaçınılmaz hale geliyor:

Yenilenebilir dönüşüm neden kamusal ve yerli kapasite üzerinden değil, uzun vadeli garantiye dayalı dış finansman modeliyle ilerletiliyor?

Bu tercih enerji bağımsızlığını güçlendiriyor mu, yoksa yeni bir bağımlılık biçimi mi yaratıyor?cehveron

Düşük fiyat” söylemi ne kadar ikna edici?

Karaman güneş potansiyeli açısından öne çıkan bir bölge. Sivas ise iklim ve üretim profili bakımından daha dikkatli değerlendirilmesi gereken bir lokasyon. Bu ölçekte santraller, iletim altyapısı ve şebeke yatırımlarıyla eş zamanlı planlanmadığında sistemsel sorunlar üretir.

Açıklanan alım fiyatları Karaman için 1,995 €cent/kWh, Sivas için 2,3415 €cent/kWh. Bu rakamlar “çok düşük” ve “rekor” başlıklarıyla sunuluyor. Ancak bu fiyatlar 25 yıl sabit alım garantisi içeriyor, kur riskini büyük ölçüde kamunun üzerine bırakıyor ve şebeke ile dengeleme maliyetlerini kapsamıyor.

Son yıllarda yerli yatırımcıların daha kısa süreli ve daha esnek modellerle proje geliştirdiği düşünüldüğünde, “en düşük fiyat” iddiası tek başına ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Çünkü burada mesele yalnızca fiyat değil, karar sürecinin kendisi. Bu tür anlaşmalarda karar sürecinin hangi aşamalardan geçtiği, kimlere ne ölçüde erişim sağlandığı ve fiyatın hangi kriterlerle belirlendiği kamuoyuyla paylaşılmadığında, maliyet ne olursa olsun, adalet ve hesap verebilirlik tartışması kaçınılmaz hale geliyor.

Depolama yoksa, dönüşüm de yarım

Güneş santralleri gündüz saatlerinde yüksek üretim yaparken, akşam saatlerinde üretim hızla düşüyor. Elektrik sisteminin en çok zorlandığı zaman dilimi de tam olarak bu saatler.

Bu nedenle yenilenebilir yatırımların başarısı yalnızca kurulu güçle değil, depolama kapasitesi ve şebeke entegrasyonuyla ölçülüyor. Açıklanan projelerde batarya ve depolamaya ilişkin yaklaşımın henüz netleşmemiş olması ise şu soruyu gündeme getiriyor: Yenilenebilir dönüşüm planlanırken, üretim artışının yanı sıra depolama ve sistem entegrasyonunu kapsayan bütüncül bir yaklaşım da aynı ölçüde düşünülüyor mu?

Üstelik depolama yatırımları yalnızca sistem güvenliğini değil, üretilen elektriğin gerçek maliyetini de doğrudan etkiliyor. Bu unsur hesaba katılmadan yapılan fiyat karşılaştırmaları, “en düşük fiyat” iddiasını eksik ve yanıltıcı hale getirebiliyor.

Fosil yakıtların merkezde olduğu anlaşmalar

Yenilenebilir yatırımlar gündemdeyken, fosil yakıtlar alanında atılan adımlar enerji politikasının yönünü anlamak açısından ayrı bir önem taşıyor. Türkiye Petrolleri ile Chevron arasında imzalanan petrol ve doğal gaz arama–üretim mutabakatı bu açıdan dikkat çekici.

Chevron’un büyüme stratejisinin merkezinde petrol ve doğal gaz yer alıyor. Yenilenebilir faaliyetleri sınırlı kalırken, yeni arama ve üretim projeleri şirketin ana faaliyet alanını oluşturuyor. Bu anlaşma, fosil yakıt üretiminin Türkiye’nin enerji politikasında hâlâ stratejik bir alan olarak görüldüğünü gösteriyor.

Benzer bir tablo Türkiye ile Mısır enerji ilişkilerinde de görülüyor. LNG ticareti, doğal gaz tedariki ve hidrokarbon arama–üretim başlıklarında yoğunlaşan bu iş birlikleri “arz güvenliği” gerekçesiyle savunulsa da, yapılan her yeni altyapı yatırımı fosil yakıtlara uzun vadeli bir bağımlılık anlamına geliyor.

Bu tablo, Türkiye’nin enerji politikası açısından daha temel bir soruyu gündeme getiriyor:

Enerji dönüşümünde asıl ölçüt ne?

Enerji dönüşümü yalnızca kurulu güç artışıyla ölçülmez. Kime ait olduğu, nasıl finanse edildiği ve enerji sistemini ne kadar güçlendirdiği en az kapasite kadar belirleyicidir.

Türkiye, 2026’da COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Bu zirve, Türkiye’nin enerji politikası ile iklim söylemi arasındaki uyumun uluslararası ölçekte test edileceği bir eşik olacak. Ancak son dönemde imzalanan anlaşmalar birlikte okunduğunda, COP31’e giderken asıl meselenin emisyon hedeflerinden önce yön sorusu olduğu görülüyor.

Enerji politikası; riskin kimde olduğu, kazancın kime aktarıldığı ve sistemin kimin için çalıştığıyla ilgilidir. Isınabilmek, serinleyebilmek, elektriğe kesintisiz erişebilmek bugün milyonlarca hane için teknik değil, açık biçimde sosyal bir meseledir.

Bu nedenle enerji politikası yalnızca iklim hedefleriyle değil, enerji yoksulluğu ile mücadele perspektifiyle birlikte ele alınmak zorundadır. Fosil yakıtlara ve dışa bağımlı modellere dayalı bir yapı hem iklim risklerini büyütür hem de hane bütçeleri üzerindeki enerji yükünü artırır. Yenilenebilir dönüşüm ise doğru kurgulandığında yalnızca emisyonları değil; enerji faturalarını, eşitsizlikleri ve kırılganlıkları da azaltma potansiyeline sahiptir.

COP31’e ev sahipliği yapacak bir ülkenin, fosil yakıtlardan nasıl, ne hızla ve hangi araçlarla çıkacağını; yenilenebilir dönüşümü hangi kamusal, yerli ve toplumsal faydayı önceleyen anlayışla kurguladığını açık biçimde ortaya koyması gerekir.

Aksi halde COP31, güçlü bir diplomatik vitrin olmanın ötesine geçemez ve Türkiye’nin enerji politikası ile iklim hedefleri arasındaki yön belirsizliğini daha görünür kılan bir eşik olarak hatırlanır.

Filiz Pehlivan

Makine Mühendisi

Recent Posts

Öcalan’a Umut Hakkı Tanınırsa, Demirtaş ve Kavala İçin de Geçerli Olacak

TBMM, PKK lideri Abdullah Öcalan’a “umut hakkı” tanırsa bu uygulama Selahattin Demirtaş, Osman Kavala ve…

1 gün ago

Schengen Kıbrıs’ta Sessizce Bölünmenin Kapısını mı Açıyor?

Kıbrıs meselesi onlarca yıldır aynı diplomatik kalıplarla konuşuluyor: Federasyon, iki toplumlu eşit siyasi temsil, kapsamlı…

1 gün ago

Çocuklar ve Dijital Güvenlik

  TBMM’de Çocuk Hakları Alt Komisyonu’nun hazırladığı, sosyal medyanın 15 yaş altındakilere yasaklanması ve 18…

2 gün ago

İran, ABD’yle İstanbul’da Buluşmaktan Neden Caydı?

Bir yandan Türkiye dahil bölge ülkelerinin ABD’yi İran’a saldırmaktan vazgeçirme girişimleri devam ederken Tahran pozisyon…

2 gün ago

ABD Medyasında Deprem: Washington Post 300 Gazeteciyi İşten Çıkardı

ABD’nin saygın ve etkili gazetelerinden The Washington Post, 4 Şubat 2026 sabahı 300'den fazla gazeteciyi…

2 gün ago

Bahçeli’ye sordum: Apo’ya Umut Hakkına Hükümet Ne Diyecek?

“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir.” MHP lideri Devlet…

3 gün ago