Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, DEM Parti heyetinde yer alan TBMM Başkanvekili Pervin Buldan ile Şanlıurfa Milletvekili Mithat Sancar’ı 11 Şubat’ta Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde kabul etti. Görüşmede MİT Başkanı İbrahim Kalın ve AKP Genel Başkanvekili Efkan Âlâ da hazır bulundu. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)
DEM Parti heyetinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Külliye’de yaptığı görüşme, bir süredir beklenen ama çerçevesi belirsiz temaslardan biriydi. Ancak bu kez görüşme, yalnızca bir diyalog fotoğrafı olarak kalmadı. Aynı gün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Terörsüz Türkiye” inisiyatifini bir başarı olarak tanımlaması ve Meclis’te kurulan komisyonun raporunun tamamlanmak üzere olduğunu açıklaması, sürecin yeni bir evreye girdiğine işaret etti.
Dolayısıyla artık soru sadece “görüşme oldu mu?” değil. Asıl soru şu: Türkiye, kontrollü bir temas aşamasından kurumsallaşmış bir siyasi faza mı geçiyor?
Erdoğan’ın açıklamalarında iki unsur dikkat çekiyor. Birincisi, sürecin 16 aydır “sabotajlara rağmen” yürütüldüğünü ve kritik eşiklerde risk alındığını vurgulaması. Bu, iktidarın bu hattı taktiksel değil, stratejik bir dosya olarak gördüğünü gösteriyor. İkincisi ise Meclis komisyon raporunun tamamlanmak üzere olduğunun ilan edilmesi.
Bu ikinci unsur kritik. Çünkü Türkiye’de geçmiş çözüm deneyimlerinden farklı olarak, bu kez süreç bir yürütme inisiyatifi olmaktan çıkıp parlamenter bir zemin kazanma aşamasına gelmiş görünüyor. Raporun yasama faaliyetlerine rehberlik edecek bir metin olarak tanımlanması, işin teknik ve hukuki boyutunun devreye girdiğini gösteriyor.
Henüz kamuoyuna açık bir yol haritası yok. Ancak artık “süreç yok, sadece temas var” demek de zorlaşıyor. Meclis raporu, süreci kurumsal bir zemine taşıma potansiyeli barındırıyor.
Görüşmenin bir diğer önemli boyutu, DEM heyetinin İmralı temasları sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından kabul edilmesi. Abdullah Öcalan’ın geçtiğimiz yıl örgüte fesih çağrısı yapması ve PKK’nın büyük ölçüde buna uyduğunu açıklaması zaten sembolik bir eşikti. Silah yakma töreni ise sürecin fiili boyutunun görünürleşmesiydi.
Şimdi mesele fesih açıklamasının ötesine geçmek. Meclis komisyonunun önerileri arasında adı geçen başlıklar, örneğin şiddet eylemine karışmamış kişiler için cezai düzenlemeler ya da “umut hakkı” tartışmaları, siyasi olarak son derece hassas alanlar. Bu nedenle Erdoğan’ın bir yandan “daha yapıcı olacağız” mesajı verirken, diğer yandan “şehitlerin hatırasını gölgelemeyiz” vurgusunu yapması, denge arayışının göstergesi.
Bu dil, bir yumuşamadan çok kontrollü bir geçişi işaret ediyor.
Erdoğan’ın açıklamalarında dikkat çeken bir diğer unsur Suriye’nin kuzeyine yapılan gönderme oldu. YPG’nin entegrasyon süreci ve sahadaki askeri gelişmeler, Ankara açısından dış güvenlik baskısını azaltan bir tablo yaratıyor.
Türkiye’de dış risk azaldığında iç siyasette manevra alanının genişlediği bilinir. Ancak bu otomatik bir açılım anlamına gelmez. Suriye dosyası iç süreci kolaylaştırabilir, fakat belirleyici olan yine Ankara’daki siyasi tercihlerdir.
Bu nedenle “Suriye düğümü çözülüyor, o hâlde içeride büyük demokratikleşme geliyor” şeklindeki doğrusal okuma yanıltıcı olur. Daha doğru bir çerçeve şu olabilir: Dış cephede belirsizlik azaldıkça, içeride risk alınabilirlik artar. Ama bunun nasıl kullanılacağı tamamen siyasal stratejiye bağlıdır.
Meclis komisyonunun raporu, ister istemez anayasa ve reform tartışmalarını yeniden gündeme taşıyor. Cumhur İttifakı’nın 360 referandum eşiğine tek başına ulaşamaması ve DEM’in kritik bir blok olması matematiksel bir gerçek.
Ancak siyaseti yalnızca aritmetiğe indirgemek eksik olur. DEM’in herhangi bir anayasa değişikliğine destek vermesi, yalnızca dönem tartışması üzerinden açıklanamaz. Böyle bir destek ancak daha geniş bir demokratikleşme çerçevesinde anlam kazanabilir. Yerel yönetimler, kayyum uygulamaları, siyasal haklar ve hukuki güvenceler gibi başlıklar bu denklemin parçası olmadan salt sayısal bir pazarlık sürdürülebilir görünmüyor.
Dolayısıyla mevcut tabloyu “üçüncü dönem pazarlığı” olarak etiketlemek hem erken hem indirgemeci.
Bugünkü tabloyu abartılı bir iyimserlikle “tarihsel kırılma” olarak okumak doğru değil. Ancak artık bunu yalnızca sembolik bir yoklama olarak görmek de güçleşiyor. Meclis raporu, fesih açıklamaları, İmralı temaslarının kurumsal zemine taşınması ve Cumhurbaşkanı’nın süreci sahiplenen dili bir araya geldiğinde, kontrollü fakat ilerleyen bir aşama görülüyor.
Türkiye’de kapılar tamamen kapalı değil. Ama açılan kapının ardında kapsamlı bir siyasi yeniden yapılanma mı, yoksa sınırlı ve güvenlik öncelikli bir normalleşme mi var, bunu belirleyecek olan önümüzdeki haftalarda atılacak somut adımlar olacak.
Ankara konuşuyor. Bu kez sadece yoklama yapmıyor olabilir. Ancak bunun gerçek bir siyasi faza dönüşüp dönüşmeyeceğini, niyet beyanları değil, Meclis raporunun içeriği ve sahadaki uygulama gösterecek.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’i Adalet Bakanlığına ataması siyaseti gerdi, Meclis’i karıştırdı.…
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 10 Şubat gece yarısı kararnamesiyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’i, Yılmaz Tunç…
Ekrem İmamoğlu’nun siyasetten yasaklatabilecek “Ahmak” davasında mahkemenin mahkûmiyet kararını istinaf (Bölge Adliye) mahkemesi onayladı. Fakat…
Japonya, 8 Şubat 2026’da yapılan erken genel seçimlerle tarih yazdı. Ülkenin ilk kadın Başbakanı Sanae…
Güney Kore’de üniversiteler, zorbalığı artık “okulda kalmış bir mesele” saymaktan vazgeçiyor. Başarılı notlar, parlak sınav…
CHP TBMM Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Tele2 YouTube kanalında Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan’ın CHP’den…