“Netanyahu–Trump Savaşı” gibi bir adlandırma, yalnızca kişilikleri değil, aynı zamanda bu çatışmaya damgasını vuran son derece kişiselleşmiş karar alma süreçlerini de yansıtacaktır. (Foto: White House)
Savaşlar çoğu zaman ancak sona erdikten sonra isimlendirilir. Muharebeler genellikle gerçekleştiği yerin adıyla anılır; buna karşılık savaşlar ya sürelerine ya da etkilerinin büyüklüğüne göre tanımlanır. Tarih bu konuda pek çok örnek sunar: Otuz Yıl Savaşları, Yüz Yıl Savaşları, Veraset Savaşları ya da görkemli isimleriyle Napolyon Savaşları ve Dünya Savaşları. Geçtiğimiz yaz İsrail, Amerika Birleşik Devletleri ve İran arasında yaşanan kısa ama yoğun çatışma ise hızla “12 günlük savaş” olarak adlandırılmıştı.
Ancak mevcut çatışma bu tanımı çoktan aşmış durumda. Kısa ve belirleyici olması beklenen bu askeri harekât, giderek uzayan ve genişleyen bir çatışmaya dönüşmüştür. Artık yalnızca ilk taraflarla sınırlı kalmayan bu savaş, komşu ülkeleri de içine çekmekte ve daha geniş bir bölgesel, hatta küresel krize dönüşme riski taşımaktadır.
Başkan Trump’ın NATO üyelerine, ayrıca Çin ve Japonya’ya Hürmüz Boğazı’nın güvenliğinin sağlanması için yaptığı çağrı bu açıdan oldukça dikkat çekicidir. Böyle bir katılım gerçekleşirse, çatışma gerçekten küresel bir boyut kazanacaktır. Doğrudan bir müdahale olmasa bile, etkileri şimdiden dünya genelinde hissedilmektedir. Enerji piyasaları sert tepki vermiş, fiyatlar küresel ekonomik istikrarı etkilemeye başlayacak seviyelere yükselmiştir.
Bu savaşın net bir sona ulaşamamasının nedenlerinden biri, tarafların hedef veya beklentilerinin temelden farklı olmasıdır. Çoğu savaşta olduğu gibi, her taraf kendisini kazanan olarak ilan etmektedir. Çünkü her biri zaferi farklı şekilde tanımlamaktadır. İsrail için zafer, İran’ın stratejik bir tehdit olmaktan çıkarılmasıdır. Bu, ya rejim değişikliğiyle, ya da İran’ın gücünü bölgeye yayamayacak ölçüde zayıflatılmasıyla mümkün görülebilir. İran için ise hayatta kalmak başlı başına bir kazanç olacaktır. Saldırıya direnmek ve rejimin devamlılığını sağlamak yeterli olacaktır. Amerika Birleşik Devletleri ise, fiili sonuç ne olursa olsun, gelişmeleri bir zafer olarak sunmaya hazır görünmektedir.
Bu arada insani ve ekonomik maliyet giderek artmaktadır. İnsanlar hayatını kaybetmekte, toplumlar sarsılmakta ve küresel piyasalar istikrarsızlaşmaktadır. Tüm bunlar olurken siyasi söylemler giderek daha belirsiz hale gelen bir duruma anlam kazandırmaya çalışmaktadır.
Başkan Trump’ın bu çatışmaya yaklaşımı stratejik bir aşırı özgüven, hatta açık bir kibir olarak nitelendirilebilir. Daha önceki girişimleri, özellikle Venezuela’da bir lideri devirip yerine daha uyumlu bir ismin getirilmesi, muhtemelen dış müdahalenin hızlı ve etkili sonuçlar doğurabileceğine olan inancını pekiştirmiştir. Benzer şekilde, geçen Haziran ayında İran’ın nükleer tesislerine yapılan bombardıman da Amerika açısından düşük maliyetli bir başarı olarak sunulmuştur.
Bu deneyimler, iç karışıklıklar ve dış baskılar nedeniyle zayıflamış görülen İran’ın da benzer şekilde öngörülebilir bir tepki vereceği beklentisini doğurmuş olabilir. Muhtemel sonuçlara dair uyarıları danışmanlarından duymuş olsa bile savaşa karar vermiştir. Bu savaş ilk başkanlık döneminde yaşanır mıydı, yoksa bu yönde bir adım atmaktan vazgeçirilir miydi? Bugün ise kendisine en ufak şekilde karşı çıkabilecek kimse yoktur. Geçmişte gördüğümüz birçok lider gibi, kendi doğrularına sarsılmaz bir inanç duymaktadır. Ancak İran, beklenenden çok daha karmaşık ve dayanıklı bir rakip olduğunu göstermiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarını hatırlatan “koşulsuz teslimiyet” çağrılarının günümüz jeopolitik gerçekliğinde ne kadar geçmişte kaldığını ortaya koymuştur.
Bu çatışmanın dikkat çekici yönlerinden biri de İran’ın siyasi liderliğinin hayatta kalmış olmasıdır. Hedefli saldırılar ve “başsız bırakma” girişimlerine rağmen hem Cumhurbaşkanı hem de Dışişleri Bakanı görevlerini sürdürmektedir. Bu durum, her iki tarafın istihbarat faaliyetlerinin etkinliği hakkında soru işaretleri doğurmaktadır. Ya bu liderler bu tür saldırılardan kaçınmada daha başarılı ya da birincil hedef olarak görülmemektedirler. Muhtemelen ikincisi. Öte yandan, üst düzey isimlere arka arkaya yapılan suikast girişimleri, İran’ın iç güvenlik yapısındaki kalıcı zafiyetlere de işaret etmektedir.
Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, bu savaş gereksiz olarak değerlendirilebilir. En azından kaçınılmaz değildi. Tercihe dayalı her saldırgan savaş, ne kadar gerekçe üretilirse üretilsin, aslında gereksizdir. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı, Moskova tarafından NATO’nun genişlemesine karşı önleyici bir adım olarak sunulmuştur. Benzer şekilde İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri de İran’a yönelik eylemlerini yakın bir tehdidi bertaraf etme gereğiyle meşrulaştırmaya çalışmıştır. Her iki durumda da “önleyici müdahale” söylemi, aslında siyasi tercihlerin üzerini örtmektedir.
Çatışma sona erse bile etkileri bölgeyle sınırlı kalmayacaktır. Orta Doğu ülkeleri güvenlik stratejilerini yeniden değerlendirecek, askeri kapasitelerini artırma veya ittifaklarını gözden geçirme yoluna gidebilecektir. NATO’nun rolü ve Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkileri de yeniden sorgulanabilir. Başkan Trump’ın başlangıçta müttefiklerini sürece dahil etme konusundaki isteksizliği, hatta bilgi dahi vermemesi ve ardından kriz derinleşince destek talep etmesi, ittifak içindeki gerilimleri ortaya çıkarmıştır. NATO üyelerini yeterince destek vermedikleri gerekçesiyle “korkaklıkla” suçlaması ise transatlantik ilişkileri daha da karmaşık hale getirmiştir.
Bu nedenle Temmuz ayında Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi belirsizliklerin gölgesinde gerçekleşecektir. İttifakın dayanışması, yük paylaşımı ve stratejik yönelimi gibi konuların tartışmaların merkezinde yer alması beklenmektedir.
Bu savaşın nasıl hatırlanacağı ise henüz belli değildir. Süresine göre ya da coğrafi kapsamına göre adlandırılabilir. Ancak onu şekillendiren liderlerin isimleriyle anılması kanımca daha uygun olacaktır. “Netanyahu–Trump Savaşı” gibi bir adlandırma, yalnızca kişilikleri değil, aynı zamanda bu çatışmaya damgasını vuran son derece kişiselleşmiş karar alma süreçlerini de yansıtacaktır.
Başkan Trump sık sık adını kalıcı olmasını istediği binalara ve yapılara vermiştir. Ancak tarih isimleri ve anlamları kendi yöntemleriyle belirler. Fiziksel yapılar zamanla yok olabilir, fakat savaşlara verilen isimler çoğu zaman kalıcı olur.
Ve belki de en kalıcı miras tam da budur.
Savaş durumunda düşman saldırısına karşı sığınak inşa etme fikri, 1990’larda Soğuk Savaşın bitimiyle hükümetlerin gündemindeki…
ABD Başkanı Donald Trump 22 Mart’ta, Papa’nın İran’a saldırı için 48 saatlik ültimatomunu geri…
Önce Rusya-Ukrayna Savaşı, ardından ABD-İsrail ittifakının başlattığı İran Savaşı, Avrupa’nın hep patlamaya hazır barut fıçısı…
CHP TBMM Başkanvekili Murat Emir 19 Mart Arife Günü'nden itibaren her gün X hesabı üzerinden…
ABD ve İsrail’in İran’a saldırmaları ile başlayan ve Körfez ülkelerine de sıçrayan savaş Türkiye ekonomisini…
Son yıllarda Rusya’nın Ukrayna’ya, ABD’nin Venezuela’ya, İsrail’in Gazze’ye, Suriye ve Lübnan’a, ABD – İsrail’in…