Categories: Siyaset

Ukrayna’nın Hayal Kırıklığı Türkiye’ye Tanıdık Geliyor

Fotoğrafta  Lefkoşa’da AB Devlet ve Hükümet Başkanlarının gerçekleştirdiği son toplantıda AB Komisyonu Başkanı Von der Leyen ve AB Konseyi Başkanı Costa ile görülen Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelensky, toplantıdan hayal kırıklığıyla ayrıldı. Ukrayna’nın üyeliği için kesin bir tarih elde etmeyi umuyor, basına yansıdığı üzere 2027 yılını hedefliyordu. Ancak bu yönde herhangi bir taahhüt verilmedi. (Foto: X @ZelenskyyUa)

Üyelik Dışında Hiçbir Şey. Üyelik Dışında Herşey.

Bu iki kısa ifade, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiyi özetlemektedir, ilki Türkiye’nin uzun süredir izlediği politikayı, ikincisi ise Avrupa Birliği’nin yaklaşımını yansıtmaktadır. Ancak bugün bu ifadeler giderek artan şekilde Ukrayna’nın AB ile ilişkilerini de tanımlar hale gelmektedir.

Cumhurbaşkanı Zelensky, Lefkoşa’da Devlet ve Hükümet Başkanlarının gerçekleştirdiği son toplantıdan hayal kırıklığıyla ayrıldı. Ukrayna’nın üyeliği için net bir tarih elde etmeyi umuyordu; basına yansıdığı üzere 2027 yılını hedefliyordu. Ancak bu yönde herhangi bir taahhüt verilmedi.

Ukrayna’nın Üyelik Süreci

Birçok açıdan bakıldığında Ukrayna’nın süreci zaten hızlandırılmıştır. Rusya’nın işgalinden yalnızca dört ay sonra, Haziran 2022’de aday ülke statüsü verilmiştir. Bununla birlikte, son dönemde adaylıktan üyeliğe giden sürecin sekiz ile yirmi yıl arasında sürdüğü, çoğu zaman ise daha da uzadığı görülmektedir. Türkiye ise bu açıdan istisnai bir örnek olup, Ankara başvuruyu yaklaşık kırk yıl önce yapmıştır. Batı Balkan ülkeleri de uzun süredir bekleme odasında bulunmakta, Karadağ gibi 2008’den bu yana aday olan bir ülke dahi taslak katılım anlaşmasına doğru yavaş ilerlerken, ortada somut bir tarih görünmemektedir.

Ukrayna’nın durumu belli bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ülke varoluşsal bir savaş vermekte ve geleceği için uzun vadeli güvenlik güvenceleri aramaktadır. NATO üyeliğinin mevcut koşullarda mümkün görünmemesi nedeniyle Avrupa Birliği üyeliği en güçlü stratejik seçenek olarak öne çıkmaktadır. Ancak Ukrayna birçok alanda henüz hazır değildir ve olası üyeliği, özellikle nüfusu ve büyüklüğü nedeniyle Birliğin kurumsal yapısında önemli değişikliklere yol açacaktır. Bu anlamda Avrupa Birliği’nin kendisinin de böyle bir genişlemeye hazır olmadığı söylenebilir.

2004 genişlemesinin etkileri hâlâ hissedilmektedir. O dönemde Birliğe katılan bazı ülkeler, özellikle Vişegrad grubu (Çekya, Macaristan, Polonya, Slovakya) içinde yer alanlar, zaman zaman demokrasi ve hukukun üstünlüğü gibi alanlarda gerileme göstermiştir. Bu nedenle Avrupa Birliği, yeni genişlemelere karşı daha temkinli, hatta isteksiz bir yaklaşım benimsemiştir.

AB’nin “Genişleme Yorgunluğu”

Avrupa bütünleşmesinin ilk dönemlerinde dahi genişleme ihtiyatla ele alınmıştır. Birleşik Krallık’ın başvurusu, teknik yetersizliklerden ziyade Avrupa’nın geleceğine ilişkin siyasi değerlendirmeler nedeniyle Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle tarafından iki kez veto edilmiştir. Bu durum, genişlemenin hiçbir zaman yalnızca liyakate dayalı bir süreç olmadığını; her zaman mevcut üyelerin stratejik tercihlerini yansıttığını göstermektedir.

Genişleme bir dönem Avrupa Birliği’nin en etkili politika araçlarından biri haline gelmişti. Ancak zaman içinde belirgin bir değişim yaşanmıştır. Daha önce en fazla dokuz yıl aralıklarla yeni üyeler kabul eden AB, Hırvatistan’ın 2013 yılında katılımından bu yana yeni bir genişleme gerçekleştirmemiştir. Bu durum “genişleme yorgunluğu” kavramının siyasi literatüre girmesine yol açmıştır.

Aynı zamanda üyelik koşulları artmış ve uygulamada ülkeden ülkeye farklılık göstermeye başlamıştır. Demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar gibi alanlar, müzakere sürecinde ilerlemenin ön koşulu haline gelmiş ve süreci daha da karmaşık hale getirmiştir.

Bugün Avrupa Birliği daha karmaşık ve çelişkili bir tabloyla karşı karşıyadır. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, genişlemeyi sadece normatif bir proje olmaktan çıkarıp jeopolitik bir zorunluluk haline getirmiştir. Ukrayna’ya adaylık statüsünün hızla verilmesi, genişleme kararlarının yalnızca teknik değil, aynı zamanda derin biçimde siyasi olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur. Bu tür değerlendirmeler bazı ülkeler için süreci hızlandırabilirken, Türkiye örneğinde olduğu gibi diğerleri için geciktirici etki yapabilmektedir.

Örnek Olay Olarak Türkiye’nin Deneyimi

 Türkiye 1987 yılında başvurusunu yapmış ve uzun yıllardır müzakere sürecinde yer almış olmasına rağmen, zaman içinde değişen ve giderek ağırlaşan koşullarla karşı karşıya kalmıştır. Bu durum yalnızca Türkiye’deki gelişmelerle değil, Avrupa Birliği’nin kendi iç dönüşümüyle de yakından bağlantılıdır. Sonuçta ortaya çıkan tablo, resmen devam eden ancak esas itibarıyla ilerlemeyen bir süreçtir.

Bu çerçevede alternatif entegrasyon modelleri yeniden gündeme gelmiştir. “Çok vitesli Avrupa” ya da “kademeli entegrasyon” gibi kavramlar onlarca yıldır tartışılmakta olup, bugün özellikle Ukrayna bağlamında yeniden ele alınmaktadır. Ancak bunların hayata geçirilmesi kolay değildir.

Bazı üye ülkeler Antlaşma değişikliği talep edebilir ki bu da referandumları gerektirebilecek, siyasi açıdan riskli ve belirsiz bir süreci beraberinde getirecektir. Diğerleri ise daha pragmatik çözümler arayabilir. Bununla birlikte, hızlandırılmış herhangi bir üyelik modeli kaçınılmaz olarak bir emsal oluşturacak ve bu durum tüm üye ülkeler tarafından kabul görmeyebilecektir.

AB’nin Derin Çelişkisi

Genişleme, Birliğin tarihsel olarak en başarılı dış politika araçlarından biri olmuş, Avrupa kıtasında istikrar ve etki alanı yaratmasını sağlamıştır. Ancak bugün aynı araç tereddütle ele alınmaktadır. Avrupa Birliği jeopolitik bir aktör olmayı hedeflemekte, ancak bu rolü sürdürebilmek için ne ölçüde genişlemeye hazır olduğu konusunda netlik sağlayamamaktadır.

Sonuç olarak Avrupa Birliği, stratejik zorunluluk ile kurumsal tereddüt arasında sıkışmış durumdadır. Genişlemeye ihtiyaç duymakta, ancak bunun nasıl gerçekleştirileceği konusunda kararsız kalmaktadır.

Bu çelişki giderilmedikçe, “üyelikten başkası değil” ile “üyelik hariç her şey” arasındaki uçurum yalnızca Türkiye için değil, giderek artan şekilde diğer ülkeler için de varlığını sürdürecektir.

Selim Yenel

(E) Büyükelçi, Global İlişkiler Forumu İcra Komitesi Başkanı

Recent Posts

Yeni bir kapı açıldı: Türkiye şimdi nereye gidiyor?

Falcı değiliz. Geleceği bilemeyiz. Ama siyaset zaten geleceği bilme sanatı değildir. Atılan ilk adımın ardından…

10 saat ago

Asteriks’in, Red Kit’in, Pıtırcık’ın Babası René Goscinny 100 Yaşında

Bir şehrin simgesi üzerinde, gecenin karanlığında Astérix beliriyor ardından Obélix. Birkaç saniye sonra Romalılar. 14…

10 saat ago

“Kuriş suç örgütü” soruşturması ve Süleymancıların derin geçmişi

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Süleymancılar cemaatinin lideri Alihan Kuriş dahil 30 kişinin “suç örgütü kurup yönetme,…

1 gün ago

Geri Dönüşüm Atığı İthalatının Çevresel Etkilerinden Korunmak Mümkün mü?

Türkiye kıyılarındaki plastik kirliliği artık yalnızca deniz ekosistemlerini değil, gıda zincirini de tehdit eden kalıcı…

1 gün ago

Terörsüz Türkiye Sürecinin Dış Politikaya Olası Yansımaları

Terörsüz Türkiye süreci, 10 Ağustos’ta Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un TBMM Genel…

1 gün ago

Petrolün Yeni Süper Gücü Yeni Stratejisiyle Çin mi Oluyor?

Petrol dünyasında uzun yıllar değişmeyen bir ezber vardı. Kriz çıktığında gözler Riyad’a çevrilirdi. Suudi Arabistan…

2 gün ago