Türkiye’nin Avrupa ile tarihî, ekonomik, kültürel ve güvenlik bağları koparılamaz. Koparılmamalı da. Ancak AB üyeliğini belirsiz bir geleceğin sürekli ertelenen vaadi olmaktan çıkarmak mümkün.
Avrupa Birliği’nin kapısında neredeyse 70 yıldır bekliyoruz. Kapı açılmadığı gibi artık aralanmıyor bile. İçeriden gelen sesler de pek umut vermiyor. Bazı uluslararası toplantılarda yarı şaka yarı ciddi söylüyorum: “İngilizler Brexit yaptı. Biz daha AB’ye girmeden Türkexit yapabiliriz!”
Elbette üye olmadığımız bir birlikten teknik anlamda çıkamayız. Ama üyelik beklentisini dış politikamızın merkezinden çıkarabilir, süresiz bekleme psikolojisine son verebiliriz.
Bu, Avrupa’ya sırt dönmek değil; değişen dünya dengelerinde ilişkilerimizi yeniden tanımlamak demek.
Geçenlerde gördüğüm bir harita dikkatimi çekti.
Türkiye’nin 2025 yılı nominal ekonomik büyüklüğü yaklaşık 1,6 trilyon dolar. Dünya Bankası verilerine göre, Baltıklar, Balkanlar ve Doğu Avrupa ağırlıklı, aralarında Macaristan, Ukrayna, Bulgaristan ve Slovakya’nın da bulunduğu seçilmiş 16 Avrupa ülkesinin toplam ekonomik büyüklüğü ise yaklaşık 1,46 trilyon dolar. Türkiye tek başına bu ülkelerin toplamından daha büyük bir ekonomi.
Bu ülkelerin tamamı AB üyesi değil. Ekonomik büyüklük de kişi başına refah, teknoloji veya verimlilik anlamına gelmiyor. Ancak karşılaştırma Türkiye’nin ekonomik ağırlığını çarpıcı biçimde gösteriyor.
Yaşadığı bütün sorunlara rağmen yaklaşık 86 milyonluk nüfusu, sanayisi, tarımı, turizmi, savunma üretimi, girişimcileri ve stratejik coğrafyasıyla Türkiye, Avrupa’nın geleceğinde göz ardı edilemeyecek bir aktör.
Üstelik 2025 yılında Türkiye ile AB arasındaki mal ticareti 217 milyar avroyu aştı. Ekonomik olarak birbirimize bu kadar bağlıyken siyasi olarak neden hâlâ bekleme odasındayız?
Türkiye’nin Avrupa yolculuğu 1959’da başladı. Ankara Anlaşması 1963’te imzalandı. Gümrük Birliği 1996’da yürürlüğe girdi. Katılım müzakereleri 2005’te başladı.
Bugün ise müzakereler fiilen donmuş durumda. Bizim toplumumuzda bir nişan bu kadar uzun sürse, evliliğe dönüşmeden çoktan bozulurdu. Aileler ve çevre baskısı buna izin vermezdi.
Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın itirazları, Kıbrıs’ta çözüm beklentileri, Ege anlaşmazlıkları ve karşılıklı güvensizlik süreci daha da zorlaştırıyor.
Demokrasi, hukuk devleti ve temel haklar konusundaki Avrupa eleştirilerinin de haklı ve önemli yönleri var. Türkiye’nin bu alanlarda Brüksel için değil, kendi vatandaşları için ciddi reformlar gerçekleştirmesi gerekiyor. Ancak bunlar, üyelik perspektifindeki belirsizliği ortadan kaldırmıyor.
Avrupa’nın Türkiye’yi ekonomik ve güvenlik bakımından önemli görürken siyasi bütünleşmenin dışında tutması giderek kalıcı bir modele dönüşüyor.
Hindistan’a anlaşma, Türkiye’ye bekleme odası
Avrupa Birliği Kanada ile kapsamlı ticaret ilişkileri yürütüyor. Hindistan ve Avustralya ile serbest ticaret anlaşmalarını sonuçlandırarak yeni ekonomik ortaklıklar geliştiriyor.
Türkiye ise 1990’ların koşullarında oluşturulmuş Gümrük Birliği çerçevesinde kalmaya devam ediyor.
Gümrük Birliği önemli kazanımlar sağladı. Ancak tam üyeliğe dönüşmeyen, güncellenmeyen ve karar mekanizmalarında Türkiye’ye söz hakkı tanımayan mevcut yapının ciddi asimetrileri var.
AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalar, Türkiye aynı pazarlara eşdeğer erişim elde edemediğinde rekabet sorunları yaratabiliyor. Hindistan anlaşmasının Türk sanayisine etkisi bu nedenle dikkatle incelenmeli.
Daha da düşündürücü olan, bazı Avrupa çevrelerinde Gümrük Birliği yerine serbest ticaret anlaşması seçeneğinin tartışılması.
Berlin’de bazı Alman siyasetçilerden bu görüşü bizzat duydum.
Türkiye, onlarca yılda elde ettiği kazanımları kaybetmeden daha dengeli, güncel ve karşılıklı yarara dayalı bir ticaret düzeni talep etmeli.
Avrupa’nın sorunları giderek ağırlaşıyor.
Savunmada ABD desteğine bağımlılık, Rusya tehdidi, teknolojide ABD ve Çin karşısındaki rekabet baskısı, yüksek enerji maliyetleri, yaşlanan nüfus ve düşük büyüme önemli sorunlar.
İklim değişikliğiyle mücadeledeki iddialı politikalar haklı gerekçelere dayansa da sanayi rekabeti, enerji güvenliği ve toplumsal maliyetlerle daha iyi dengelenmek zorunda.
Aşırı sağ yükseliyor, göç tartışmaları sertleşiyor, ortak karar alma mekanizmaları zorlanıyor.
Böyle bir dönemde Türkiye gibi büyük bir ekonomi, NATO müttefiki ve stratejik bağlantı ülkesini siyasi bütünleşmenin dışında tutmanın Avrupa açısından da fırsat maliyeti var.
Dünya artık yalnızca Doğu-Batı veya Kuzey-Güney ekseninde ayrışmıyor.
Bir tarafta teknoloji üreten, verimliliğini artıran, sermaye ve yetenek çeken ülkeler var. Diğer tarafta reformları erteleyen, iç siyasi çekişmelere saplanan, fırsatları kaçıranlar.
Ben bu ikinci gruba mecazi olarak “Kaybedenler Kulübü” diyorum.
Avrupa Türkiye ile ilişkilerini sürekli erteler ve yeni engeller çıkarırsa, yeni dünya düzeninin şekillendiği önümüzdeki on yıllarda önemli ekonomik ve jeopolitik fırsatları kaçırabilir.
Türkiye de Avrupa’ya yönelik hayal kırıklığı nedeniyle kendi reformlarını geciktirirse benzer maliyetlerle karşılaşabilir.
Dünya ise kimseyi beklemiyor.
Türkiye’nin Avrupa ile tarihî, ekonomik, kültürel ve güvenlik bağları koparılamaz. Koparılmamalı da. Ancak AB üyeliğini belirsiz bir geleceğin sürekli ertelenen vaadi olmaktan çıkarmak mümkün.
Türkexit, Avrupa’dan ayrılmak değil; Avrupa’nın kapısında beklemeyi dış politika olmaktan çıkarmaktır.
AB Türkiye’yi içeri almak istemeyebilir. Türkiye de bütün stratejik geleceğini bu karara bağlamak zorunda değil.
Artık yeni bir ilişki biçimi, yeni bir ekonomik mutabakat ve karşılıklı saygıya dayanan stratejik ortaklık düşünülmeli.
Çünkü yeni dünya düzeninde asıl kayıp, bir kulübe kabul edilmemek değil; birlikte yaratılabilecek geleceği kaçırmaktır.
“Kaybedenler Kulübü’ne” üyelik başvurusu gerekmiyor. Bazen fırsatları yeterince uzun süre ertelemek yetiyor.
Kamu görevlilerinin görev suçlarında, “amirin yargıya soruşturma izni” vermesi kurumu stratejik görevler için istisna kaldırılmalıdır.…
Sağlık Bakanının sigara yasağının daha sıkı uygulanması için sunacağı yasa teklifine Cumhurbaşkanlığı bünyesinden gelen tepki…
Mekke Paktı, önemli, stratejik bir girişim ve TBMM’nin de Türk halkının da bunu ayrıntılarıyla bilme…
Özgür Özel, fon krizi bilgisi dahilindeyse Erdoğan'ın hesap vermesi, değilse yönetme kabiliyetini yitirdiğini kabul etmesi…
Son gelişmeler Karadeniz'i Türkiye için giderek bir arabuluculuk meselesinden doğrudan bir ulusal güvenlik meselesine dönüştürüyor.
Tugay'ın CHP oylarıyla seçildiği İzmir Belediyesini Erdoğan'a vermesi, muhalefete bir darbe daha oldu. Bakalım AK…