

Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye son otuz yılda yalnızca boru hatları ve demiryolları inşa etmedi. Hazar’ı Akdeniz’e, Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan yeni bir ekonomik coğrafya oluşturdu. Bakü–Tiflis–Ceyhan, yaklaşık 1.768 kilometrelik güzergâhıyla bunun en önemli örneklerinden. (Görsel: Original: Thomas BlombergDerivative: SAİT71 – Derivative from this file, CC BY-SA 3.0 Wiki Commons)
Bir ülkenin ordusu güçlü, savaş uçakları modern, donanması caydırıcı olabilir. Peki elektriği kesildiğinde hastaneleri çalışmıyor, doğal gazı durduğunda fabrikaları üretim yapamıyor, iletişim ağları çöktüğünde bankaları işlem gerçekleştiremiyorsa o ülke ne kadar güvendedir?
Artık savaşın cephesi yalnızca sınırlarda değil. Bir boru hattında, limanda, havaalanında, elektrik iletim merkezinde, denizaltındaki fiber optik kabloda veya veri merkezinde de açılabiliyor.
Hürmüz ve Babülmendep çevresindeki gerilimler, Rusya-Ukrayna savaşında enerji tesislerinin hedef alınması, Baltık Denizi’ndeki boru hatları ve iletişim kablolarına yönelik olaylar aynı gerçeği gösteriyor: Kritik altyapılar artık ekonomik varlık olmanın ötesinde, millî güvenliğin ön cephesinde.
Türkiye’nin stratejik damarları
Türkiye’nin haritasına bu gözle baktığımızda, aslında ülkenin dolaşım sistemini görüyoruz.
Bakü–Tiflis–Ceyhan petrol boru hattı, Irak–Türkiye petrol hattı, İran’dan gelen doğal gaz bağlantısı, Bakü–Tiflis–Erzurum, TANAP, TürkAkım ve Mavi Akım ülkemizin enerji güvenliğinde hayati rol oynuyor.
Bunlara LNG terminallerini, FSRU yüzer gazlaştırma tesislerini, Silivri ve Tuz Gölü depolarını, Karadeniz’deki Sakarya Gaz Sahası’nı ve Filyos işleme tesislerini ekleyelim.
Akkuyu Nükleer Güç Santrali, Atatürk Barajı, elektrik üretim tesisleri, yüksek gerilim hatları ve trafo merkezleri de aynı bütünün parçaları.
Üstelik mesele enerjiyle sınırlı değil. İstanbul ve Çanakkale Boğazları, Boğaz köprüleri, Marmaray, havaalanları, limanlar, demiryolları, veri merkezleri, fiber optik ağlar, su sistemleri ve dijital bankacılık altyapısı da bu listenin içinde.
Bunlardan birinin zarar görmesi yalnızca kendi sektörünü etkilemeyebilir. Elektrik kesilirse haberleşme, haberleşme durursa bankacılık, ulaştırma aksarsa enerji ve gıda tedariki zarar görür.
Tehlike, birbirine bağlı sistemlerdeki zincirleme çöküştür.
Azerbaycan’la kurduğumuz koridorlar ortak sorumluluğumuz
Azerbaycan, Gürcistan ve Türkiye son otuz yılda yalnızca boru hatları ve demiryolları inşa etmedi. Hazar’ı Akdeniz’e, Orta Asya’yı Avrupa’ya bağlayan yeni bir ekonomik coğrafya oluşturdu.
Bakü–Tiflis–Ceyhan, yaklaşık 1.768 kilometrelik güzergâhıyla bunun en önemli örneklerinden. Ardından Güney Gaz Koridoru, TANAP ve Bakü–Tiflis–Kars demiryolu geldi. Bugün Orta Koridor ve Hazar geçişli dijital bağlantılarla bu işbirliği genişliyor.
Uluslararası enerji diplomasisinde çalıştığım yıllardan biliyorum: Bu projelerin değeri yalnızca taşıdıkları petrolün, gazın veya yükün miktarında değil. Ülkeler arasında yarattıkları karşılıklı güven ve stratejik bağımlılıkta.
Ancak aynı bağımlılık ortak kırılganlıklar da yaratıyor.
Azerbaycan’daki üretim, Gürcistan’daki transit veya Türkiye’deki bir terminalde yaşanacak ciddi kesinti bütün güzergâhı etkileyebilir. Dolayısıyla artık yalnızca koridorları birlikte geliştirmek değil, birlikte korumak zorundayız.
Tehdit havadan da geliyor, dijital dünyadan da
Son çatışmalar, insansız hava araçlarının ve füzelerin enerji tesisleri açısından oluşturduğu tehdidi açıkça gösterdi. Erken uyarı, katmanlı hava savunması, elektronik harp ve tesis güvenliği bu nedenle giderek önem kazanıyor.
Ancak her köprünün veya boru hattının başına ayrı bir hava savunma sistemi koyamayız. Koruma, ulusal ölçekte bütünleşik ve risklere göre önceliklendirilmiş olmalı.
Siber saldırılar da en az fiziksel tehditler kadar ciddiye alınmalı. Bir tesisin duvarlarını korurken onu yöneten dijital sistemleri savunmasız bırakamayız.
NATO’nun Baltık Denizi’ndeki Baltic Sentry girişimi ve Avrupa Birliği’nin kritik altyapı dayanıklılığı düzenlemeleri bu yeni yaklaşımın örnekleri.
Türkiye’nin de mevcut güvenlik mekanizmaları ve yeni Siber Güvenlik Başkanlığı var. Mesele bunların sürekli güncellenmesi ve birlikte çalışabilmesi.
Üç stratejik önerim
- Birincisi, bütünleşik bir ulusal kritik altyapı güvenliği stratejisi. Silahlı kuvvetler, istihbarat, emniyet, AFAD, enerji ve ulaştırma kuruluşlarıyla özel sektör aynı risk değerlendirmesi ve kriz koordinasyonu çerçevesinde çalışmalı. Hava savunması, siber güvenlik ve hizmet sürekliliği birlikte planlanmalı.
- İkincisi, NATO ve bölgesel işbirliğinin güçlendirilmesi. Türkiye, NATO’nun savunma ve erken uyarı imkânlarından yararlanırken Azerbaycan ve Gürcistan’la ortak altyapı güvenliği mekanizması geliştirmeli. İran, Irak ve diğer komşularla da teknik iletişim ve acil durum koordinasyonu sürdürülmeli.
- Üçüncüsü, düzenli ve gerçekçi tatbikatlar. Elektrik, haberleşme, ulaştırma ve enerji sistemlerinin aynı anda aksadığı senaryolar denenmeli. Her tatbikatın ardından eksiklikler giderilmeli; yedekleme ve hızlı toparlanma kapasitesi ölçülmeli.
Türkiye’nin coğrafyası büyük fırsatlar sunuyor, ama aynı ölçüde sorumluluk da yüklüyor. Sınırlarımızı korumak elbette vazgeçilmez. Fakat artık vatandaşın elektriğini, suyunu, haberleşmesini, ulaşımını ve ekonomik hayatını da aynı güvenlik anlayışıyla korumalıyız.
Çünkü geleceğin güçlü devleti, yalnızca saldırıyı önleyen değil, saldırı veya afet sonrasında da hayatı durdurmadan sürdürebilen devlettir.


