Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Yine mi Davutoğlu? Yine Davutoğlu mu?

“Hoca acele ediyor!” Bir AK Parti kurucusunun yeni parti, hatta “yeni iki parti” konusu açıldığında Ahmet Davutoğlu isminin zikredilmesine ilk tepkisi bu oldu; sonra daha derinlere daldık.
Aynı konu açıldığında yıllarca, hatta iki yıl öncesine dek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın en yakınında bulunan isimlerden birisi, onun da adını –isteği üzerine- vermeyeceğim, konuyu bir başka yere taşıdı. Davutoğlu’nun etrafında sayılan isimlerin çoğunlukla Milli Görüş kökenli olduğuna dikkat çekerek; “Saadet Partisi ortada dururken neden AK Parti’den ayrılıp bu kadroyla yeni parti kursunlar ki?” diye sordum.
“Bence esas soru şu” diye beni şaşırtan bir soruyla yanıt verdi: “Siyasal İslamcıların açtığı sorunları çözmek yerine, yine siyasal İslamcıları göreve getirmek gibi paradoksal bir tercihi bu seçmen yapar mı?” Hollywood filmlerindeki gibi “Burada soruları soran benim” demedim tabii, “Sizce?” diye pası iade ettim. İki kelimelik, öyle bir cevap verdi ki, burada tekrar etmesek daha iyi olacak.
Diğer parti oluşumunun arkasında, zaten okuyorsunuzdur, Abdullah Gül destekli Ali Babacan olduğu ve o oluşumun, liberal, merkez ve hatta merkez sola açık bir İkinci Özal Partisi olarak düşünüldüğü konuşuluyor, yazılıyor.
Bu durum bana Davutoğlu’nun daha önce Erdoğan tarafından nasıl Gül’e karşı öne sürüldüğünü ve daha sonra Binali Yıldırım öne çıkarılarak nasıl alaşağı edildiğini hatırlattı. Unutmamışsınızdır elbette, birazdan ayrıntılarına gireceğim ama önce şu “yeni parti” ihtiyacının zemini olup olmadığına kısaca bakalım.
Ben görmemiştim henüz; Optimar araştırma şirketinin son bulgularını, AK Parti resmi kademelerinde olmasa da perde arkası iç ve dış bağlantılarda hâlâ etkin bir başka kaynağım bu sabah iletti. Yeni bir siyasi partiye ihtiyaç duyanların oranı yüzde 35 civarında; yok diyenlerse yüzde 53, hemen hemen geçen yıl Erdoğan’ın aldığı oy oranı kadar. Ancak aynı araştırmaya göre Erdoğan’ın beğenilme oranı yüzde 44. “En güvendiğiniz kurum hangisi? Sorusuna il sırada verilen cevap “Cumhurbaşkanlığı; ancak oranı sadece yüzde 22; ilk sırada “Hiçbirine güvenmiyorum” diyen yüzde 28 var.” (Medya sıralamada yok artık; yüzde 1 güvenilen belediyelerin de gerisinde, “Diğer” kaleminin içinde diye varsaymak gerekiyor.) Halkın yüzde 58’i ekonomik durumunu kötü, ya da çok kötü diye tanımlıyor, yüzde 55’i durumunun daha da kötüleşeceğini düşünüyor. Yüzde 80, ekonomik durumu, “beka” yani kabaca, “bölünme” endişesinin önüne koyuyor. Bunu kim çözer sorusuna verilen yanıt ise yüzde 34 AK Parti, yüzde 19 CHP ve üçüncü sırada yüzde 16 ile “Hiçbiri” yanıtı ver alıyor.
Özetle, kafalar karışık ve evet, yeni bir oluşum potansiyeli mevcut.
Solda yeni parti ihtiyacı var denemez, DSP her zaman CHP’ye karşı yedek kulübesinde tutuluyor seçmen tarafından.
Gelelim Erdoğan-Gül-Davutoğlu üçgenine.
Yıl 2014. Cumhurbaşkanlığı seçimleri için Gül’ün yeniden aday olup olmayacağı konuşuluyor. Erdoğan’ın bunu istemediği, parti içinde iki başlılığa müsamaha etmeyeceği tartışılıyor. Gül, Davutoğlu ile caydırılıyor. Erdoğan Davutoğlu’nu öncelikle Fethullahçılarla mücadele ve sonra da dış politika başarıları nedeniyle tercih ettiğini veda kongresinde ilan ediyor.
Erdoğan’ın bugünlerde, zamanında Davutoğlu’nun ideoloğu olduğu Müslüman Kardeşler eksenli Suriye siyasetini Hulusi Akar ve Mevlüt Çavuşoğlu’nun gayretleriyle tamir etmeye çalıştığı konusuna gitmeyeceğim. Ancak Davutoğlu’nun, Fethullahçıların kalkıştığı 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden iki ay kadar önce AK parti içindeki bir darbeyle alaşağı edildiği ortada. Onun hemen öncesinde Davutoğlu’nun Almanya Başbakanı Angela Merkel’in kefil olmasıyla AB ile imzaladığı, Türkiye açısından koşulları hâlâ yerine getirilmeyen ama AB’yi Suriyeli göçmen akınından sakınan anlaşma vardır.
Davutoğlu’nun yerine, ruhu bile duymadan, AK Parti yönetiminde sadece kendisi ve yönetime soktuğu iki yakınına haber verilmeden yürütülen, saray darbesi niteliğindeki siyasi manevra sonucu Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım Mayıs ayında AK Parti Genel Başkanı ve Başbakanlığa getirilmiştir. Rusya ve İsrail’le barışma Haziran’da, darbe girişimi Temmuz’da, Rusya desteğiyle Suriye’deki Fırat Kalkanı askeri harekâtı Ağustostadır. İsteyen noktaları istediği gibi birleştirsin, tablo budur.
Darbe girişiminin bastırılması ardından MHP lideri devlet Bahçeli’nin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı Başkanlık sistemine geçilmiş, yine Bahçeli’nin girişimiyle Başbakanlığın kaldırılması 2019’dan 2018’e alınmış, “son başbakan” Binali Yıldırım, Cumhurbaşkanı Yardımcılığı beklerken teselli ikramiyesi gibi, artık işlevi azaltılmış Meclis’in Meclis Başkanı yapılmıştır. Şimdi oradan da –kendi deyişiyle- “erken emekli” olarak, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlı adayı yapılmıştır.
Ve işte tam bu noktada, Binali Yıldırım yerel politikaya çekilmişken ve Babacan’ın Gül destekli İkinci Özal Partisi, İkinci ANAP projesi konuşuluyorken yeniden Davutoğlu sahneye çıkmaktadır.
Davutoğlu, tıpkı Bülent Arınç gibi ve Gül’ün aksine, alaşağı edildikten sonra dahi her fırsatta Erdoğan’ın yanında yer almış, Erdoğan da sık sık Davutoğlu’nun kendisiyle aynı karede resimlenmesine, yakın tutulmasına izin vermiştir. Siyasi hafızasını biraz taze tutanlar ister istemez, yine Gül’ün önünü kesmek için mi Davutoğlu isminin zikredildiğini sormakta, Davutoğlu’nun sadece “yarım kalan hesabı” tamamlamanın ötesinde hedef ve işlevi olduğunu sorgulamakta haksız sayılmaz.
Acaba Davutoğlu’nun öne çıkmasıyla kazanan, ya da başka yönden bakarsak, kazanması amaçlanan, yine Erdoğan mıdır?
Yine mi Davutoğlu? Yine Davutoğlu mu? Sorular bunlardır.
Tablo ortada. Noktaları istediğiniz gibi birleştirmek size kalmış

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Turkey launches its biggest ever naval drill amid rising tensions

Turkish navy launched its biggest ever military exercise on February 27 amid rising tensions in the Middle East, the Mediterranean and the Black Sea.
On February 26, during a press conference in the Turkish Navy Command in Gölcük, Northwest Turkey, Rear Admiral Yankı Bağcıoğlu, Chief of Operations of the Turkish Naval Forces spoke about a naval drill to take place between March 2 and 5. Coded “Blue Homeland 2019”, the drill will be carried out simultaneously at all seas surrounding Turkey for the first time: the Black Sea, the Aegean and the Mediterranean. 13 frigates, 6 corvettes, 16 torpedo boats, 7 submarines, 7 minesweepers, 22 landing ships, 14 patrol boats, 17 support vessels and 1 school ship are also planned to take part in the drill: a total of 103 warships, together with naval patrol planes, helicopters and UAVs. Turkish Air force and Coast Guard, which is subordinate to the Interior Ministry, are planned to support the Navy drill.
Navy spokesman also said that Turkey takes part in the NATO drill in the Mediterranean Sea Turkey takes part, the “Dynamic Manta” with 1 frigate, 1 submarine and 1 sea patrol plane and 1 minesweeper in a Black Sea “Poseidon” drill off of Romania. A frigate of the Turkish navy is currently in the Aden Sea as a part of an international force fighting piracy and a Corvette as a part of the UNIFIL effort off of Lebanon.
The Turkish Navy has been prepared for the Blue Homeland drill reportedly for the last six months. It is taking place at a time of political strain in the Black Sea region mainly due to the Russian-Ukrainian conflict. The strain also rose around the Mediterranean island of Cyprus since the Turkish and Turkish Cypriot governments have announced oil and gas drills in answer to the Greek Cypriot government’s deals with Israel and Egypt added to the military build-up in the Eastern Mediterranean due to the Syria War.  Recently Turkish President Tayyip Erdoğan said that Turkey’s security concerns in Syria and Cyprus were no different. Turkish media reports revealed plans about building another navy base in the Eastern Black Sea, opposite to the Russian base at Sochi.
Aside from the exhibition of Turkey’s naval power capabilities with new and natively built ships, UAVs and weapon systems, the drill has another importance in the eyes of Erdoğan’s ruling Justice and Development Party (AK Party) government. One of the worst affected government agencies in relation with the July 15, 2016, military coup attempt in Turkey, as indicated to be masterminded by the U.S.-resident Islamist preacher Fethullah Gülen’s illegal network was the in Navy; thousands of navy personnel were dismissed and some of them are under trial. The Blue Homeland drill is also to show that the Turkish Naval Force is back in shape again.
Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Erdoğan says he lost his trust in Turkish pollsters

        • A test with polls: Mirror, mirror on the wall…
As Turkey is heading for the March 31 local elections, President Recep Tayyip Erdoğan said that he no longer trusted public opinion polls. Before this new line, he has been denouncing opposition parties as collaborators of terrorism. According to Erdoğan, polling companies which used to show his ruling Justice and Development Party (AK Parti) as keeping or advancing its position up until this election, are no longer telling the truth.
Before Erdoğan’s move to discredit polling companies, pollsters had revealed their January results. Among them were ORC, MAK and PollMark, which had relatively accurate results in recent elections and referendums. The impression from those results showed that in Ankara, AK Parti candidate Mehmet Özhaseki was losing ground against the Republican People’s Party’s (CHP) Mansur Yavaş. In İzmir the pollsters say, the CHP candidate Tunç Soyer is at least 10 points ahead of the AK Parti Candidate Nihat Zeybekçi. There is a possibility that AK Party’s alliance with the Nationalist Movement Party (MHP) can lose two big cities like Bursa and Adana. In Istanbul, AK Parti’s votes increased some 3 per cent above the CHP candidate Ekrem İmamoğlu, only after Binali Yıldırım was asked by Erdoğan to resign from the Speaker of Parliament post and became the AK Parti candidate. The pollsters claim that the overall AK Parti votes have dropped below 40 per cent.
Perhaps those forecasts upset Erdoğan and shook his belief in polling companies.
In fact, it was Erdoğan who started to use public opinion polls extensively in spotting the needs of people and policy-making for his party. He partly owed his success in politics to this research-based approach, from his election as mayor of Istanbul in the mid-1990s to the founding of AK Parti in 2001 and its election victory in 2002.
Following Erdoğan’s instructions, AK Parti HQ used to commission at least three credible pollsters and get their averages to set policymaking priorities. Then Erdoğan, with his political wit and ability to reduce every complicated problem into a one-degree linear equation with an able traders speed, would decide on the theme of the following election or referendum.
The only exception to that strategy was the June 7, 2015 election. There, Erdoğan tried to solve two systemic equations in one move: shifting to a presidential system and pursuing a political settlement to the Kurdish-problem related terrorism. Despite pollsters warning that his party’s nationalist-conservative vote base would not be happy about the latter, he went through with it. As a result, AK Parti lost the Parliamentary majority. Thanks to the MHP leader’s immediate help on election night and subversive moves by the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK), Erdoğan dumped the “dialogue” policy and brought the presidential system to Turkey.
But why has Erdoğan stopped believing in polls and polling companies now?
Can it be because pollsters, even those new ones that focus on making money from AK Parti, fail to display the desired level of popular support? Or because they started to say that the support for Erdoğan, even with the MHP’s backing, falls below the 52 per cent of last year, and even below 50 per cent?
It is true that there is an inflation of polling companies. Some of them reportedly make makeshift reports to get money from smaller AK Parti municipalities and candidates. But it is also true that AK Parti is responsible for that. For years, reporters asked successive CHP leaders Deniz Baykal and Kemal Kılıçdaroğlu and got the same answer: the CHP did not commission any polls. Perhaps they could have better election results if they did, but they didn’t.
There is also a media dimension of this debate. It is generally assumed that reporting poll results in the media would influence voter behavior. But that is true when media has penetration and reliability. According to recent surveys, Turkish media today is at the bottom of the confidence list for Turkish people.
Yet again, by saying that he lost confidence in polls, Erdoğan, in fact, indirectly tells media outlets owned by industrial groups close to him (90 per cent according to current estimates) that he doesn’t want to see poll results in the media. The Turkish media today, in Erdoğan’s orbit, is mostly addressing the potential AK Parti voters anyway.
With his latest statement, Erdoğan in a way said that polling companies have no use left for him in politics. As a result, most of those who have been established and rooted before the AK Parti could stay and those who live like parasite life forms out of AK Parti could soon go. And let’s watch and see which ones will stay and which ones will go in Turkish media after the elections.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Ne oldu da Erdoğan anketlere inanmamaya başladı?

Anketlerle imtihan: Ayna, ayna, söyle bana…
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın 31 Mart seçimlerine doğru HDP bir yana, CHP, İYİ Parti ve Saadet dâhil bütün muhalefeti terörist ilan etmesi dışında çarpıcı açıklaması, artık anketlere güvenmediğini söylemesi oldu. Erdoğan’a göre bu seçime dek AK Parti’yi hep oy kazanırken, oyunu korurken gösteren anketler, artık gerçeği göstermekten uzaklaşmıştı.
Erdoğan’ın geçtiğimiz hafta sonu yaptığı bu çıkışın hemen öncesinde, daha önceki seçimlerde yakın tahminlerde bulunan ORC, MAK ve PollMark anket şirketleri Ocak ayı sonuçlarını açıklamıştı. Bu anketlerden çıkan izlenime göre, Ankara’da AK Parti adayı Mehmet Özhaseki ve CHP adayı Mansur Yavaş ile başa baş görünüyor, İzmir’de AK Parti adayı Nihat Zeybekçi CHP’li Tunç Soyer’in on puan kadar gerisinden geliyor, Adana ve Bursa gibi iki büyük şehide de AK Parti-MHP ortaklığının kaybetme ihtimali bulunuyordu. İstanbul’da ancak Binali Yıldırım’ın Meclis Başkanlığından, kendi deyimiyle “erken emekli” edilip adaylığı kabul etmesiyle Ekrem İmamoğlu’nun 3 puan kadar önüne geçilmişti. AK Parti’nin geneldeki oy oranının ise yüzde 40’ın altına düştüğü öne sürülüyordu.
Erdoğan’ın anketçilere kızmasının altında belki de bu tablo yatıyordu.
Oysa Erdoğan’ın diğer çoğu siyasetçiden farkı toplumun nabzını tutan anket çalışmalarına önem vermesiydi. Daha 2001’de AK Parti’nin kuruluşundan önce İstanbul Belediye başkanlığı döneminden itibaren Erdoğan başarısını bir ölçüde bu bilimsel yaklaşıma borçluydu.
Erdoğan’ın talebiyle AK Parti Genel Merkezi belirli aralıklarla, genellikle güvendiği üç anket şirketine tabanda çalışma yaptırıyor, sonra bunların ortalamasını alarak öncelikleri belirliyordu. Sonra Erdoğan, her türlü çok bilinmeyenli denklemi, işini bilen bir esnaf gibi anında tek bilinmeyenli, lineer bir denkleme indirgemeyi bilen siyasi zekâsıyla o seçimin, ya da referandumun temasını belirliyor ve kazanıyordu.
Bunun tek istisnası 7 Haziran 2015 seçimleri olmuştu. Erdoğan orada bir değil iki sorunu, üstelik iki sistemik sorunu aynı anda çözebileceğini düşünmüştü. Bunlar, Başkanlık sistemine geçiş ve o sırada artık sonlarına geldiğini pek kimselerin fark etmediği PKK ile dolaylı diyalog üzerinden Kürt sorunuydu. Olmadı. Bu iki sistemik sorununun eş zamanlı (simultane) çözüm çabası, ters tepti ve AK Parti Meclis çoğunluğunu kaybetti. Neyse ki Erdoğan’ın imdadına daha o 7 Haziran gecesi Hızır gibi yetişen MHP lideri Devlet Bahçeli oldu. PKK’nın olağanüstü çabasıyla zaten yıkılmakta olan diyalog çöpe gitti, Erdoğan, Bahçeli’nin desteğiyle Cumhurbaşkanlığı Sistemi bayrağını Beştepe burçlarına dikti.
Erdoğan’ın bu süreçte bir değil, iki sorunu eşzamanlı çözmeye kalkışması aslında anketçilerin öngörmediği bir yöntemdi; Erdoğan’ın –Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına uygun olan- diyalog süreciyle AK Parti’nin milliyetçi-muhafazakâr tabanında endişeye yol açtığı anketçilerin gördüğü ve gösterdiği bir gerçekti. Erdoğan siyasi hayatında belki de ilk defa iyi hesaplanmamış bir risk almış ve eli kaybetmişti. 1 Kasım’da yalnızca Bahçeli’nin değil, anketçilerin öngörüsü üzerine hareket etti ve yeniden kazandı.
Peki, ne oldu da Erdoğan birden bire anketçilere güvenmemeye başladı.
Anketler, hatta tek amacı AK Parti Genel Merkezinin gözüne girip para kazanmak olanlar bile artık AK Parti’yi görmek istediği düzeyde göstermediği için olabilir mi? Ya da MHP ve BBP desteğiyle de olsa Erdoğan’ın oy oranını daha geçen yıl, tartışmalı seçim sonuçlarıyla eriştiği yüzde 52’nin, hatta yüzde 50’nin altında gösterdikleri için olabilir mi? Erdoğan’a bunları sorma imkânı olanlar bunları sormadıkları için cevabını bilemiyoruz.
Anket şirketleri sayısında bir patlama yaşandığı doğru. Bunların bir kısmının kendisini AK Parti’ye beğendirmek, özellikle AK Partili belediyelerin parasını almak için derme çatma kurulduğu da konuşuluyor, o da doğru. Ama bu durumdan AK Parti’nin sorumlu olduğu da doğru.
Bütün bu yıllar boyunca CHP Genel Başkanlarına, Deniz Baykal ve Kemal Kılıçdaroğlu’na, kim sorduysa “Biz anket yaptırmıyoruz” cevabını aldı. Yaptırsalar, toplumun nabzını belki daha iyi tutar, belki daha iyi sonuç alabilirlerdi. Yapmadılar. Yani bu anketçi enflasyonunda (ki malum, enflasyon miktarın artmasıyla değerin azalması demektir) CHP’nin katkısı olduğu pek söylenemez.
Tabii bir de işin medya boyutu var. Anket sonuçlarının medyada yer aldıkça seçmeni etkilediği var sayılır. Bu medyanın toplum üzerindeki yaygınlığı ve etkisi olduğu müddetçe doğrudur. Toplumdaki güven sıralamasının maalesef en sonlarında yer alan günümüz Türk medyasının eski yaygınlık ve etkisinden çok uzak olduğunu durumda, anketlerin bu etkisi de ortadan kalkıyor.
Ancak Erdoğan, anketlerden yakınarak, artık yüzde 90 gibi bir oranda sahiplikleri kendi yörüngesindeki medya organlarında yer almasını istemediğini duyurmuş oluyor. Çünkü elde kalan medya artık büyük ölçüde kendi seçmen tabanına hitap eder durumda.
Erdoğan böylece anketçilerin de artık işine yaramadığını anladığını da duyurmuş oluyor. Bunun sonucu anket şirketleri arasında AK Parti öncesinde de var olanların kalıp, sonra kurulmuş olanların sadece AK Parti imkânlarını parazit organizmalar gibi kullanarak yaşayanların gitmesi olabilir. Bakalım seçimlerden sonra medyada kimler kalır, kimler gider?

 

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

AK Parti zordayken CHP kaybederse ne olur?

Meslektaşımız Abdülkadir Selvi bir süredir siyaset kulislerinde konuşulan konuyu “Aman dikkat” tonuyla seslendirdi: Ali Babacan parti mi kuruyor? Bu parti AK Parti’nin ancak MHP diyetiyle ayakta duran iktidarını sarsar mı?
Başka sorular da var. Örneğin, arkasında Abdullah Gül mü var? Örnek alınan model, merkez ve merkez soldan isimlere de açık bir tür İkinci Özal modeli mi?
Bu tartışmalarda şaşılacak bir şey yok. Türkiye’de tutunabilen her parti eskisinin içinden çıkmıştır. Demokrat Parti CHP’den, Adalet Partisi ve (MHP’nin öncülü olan Millet Partisi ve) CKMP DP’den, Milli Selamet Partisi AP’den. 2001’den bu yana iktidarda olan AK Parti de MSP’nin ardıllarından Fazilet içinden çıkmadı mı? Hatta HDP’nin köklerinde dahi CHP ve AP’de siyaset yapmaktan kopan Kürt milletvekilleri yok mu?
Böyle bir hareket de, kurulursa eğer, tutabilir; kulislerde Ahmet Davutoğlu ismi etrafında bir “caydırma etkisinden” söz edildiğini de kaydetmekte yarar var.
Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, iktidarını bir ölçüde Devlet Bahçeli ve MHP’lilere devlet imkânlarının açılması sayesinde sürdürdüğünün elbette farkında, zeki ve deneyimli bir politikacı olarak; siyasi çıkarlarının bu kadar zedeleneceğini düşünmese bu kadar ideolojik taviz vermez.
Aslına bakarsanız tam CHP’nin fırsattan istifade etme zamanı.
Peki, gereğini yapabiliyor mu? Sizce yapabiliyor mu? Yapabiliyor diyen CHP’li var mı etrafınızda?
Soruların tamamının yanıtı, hayır, yapamıyor.
Örneğin, araştırmalar Ankara’da Mansur Yavaş’ın kazanmasını mümkün gösteriyor; ama bunu söyleyenler bile “tabii CHP yine ağır bir hata yapmazsa” diye ekliyor. Çünkü bir önceki yerel seçimde’ Yavaş’a, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Muharrem İnce’ye sahip çıkmayan, çalışmayan CHP teşkilatının, yine kendi grup çıkarları nedeniyle kampanyaya sarılmayacağı, oy sayım sürecinde sandığa sahip çıkmayacağı kanısı hâkim.
İstanbul’da Ekrem İmamoğlu adeta yalnız geziyor. Maltepe ve Adalar ilçe teşkilatları adaylara itiraz edip topluca istifa etti, seçime çeyrek kala. CHP Parti Meclisinde Kemal Kılıçdaroğlu’na ayaklanma çıktı; lider, PM’ye küstü, olağanüstü toplantıya katılmıyor.
Kılıçdaroğlu, sırf Bahçeli defterden sildi diye Uğur Mumcu’dan Aziz Nesin’e dek CHP’lilerin değer verdiği isimlere ağır hakaret ve tehditlerde bulunmuş Ozan Arif’in arkasından, ortağı Meral Akşener ve İYİ Parti, hatta hiç kimse ondan böyle bir şey istemediği halde övgüler düzüyor, Neşet Ertaş’a, Pir Sultan Abdal’a benzetiyor. Pir Sultan’ın “Dostun bir tek gülü yaralar beni” dizesini akla getiriyor.
CHP yönetimi en büyük erdemin kendisi gibi davranmak olduğunu unutmuş görünüyor.
“Elleri mecbur verecekler” mantığıyla olmadık isimlere adaylık teklifi götürdüğü konuşulan CHP yönetimi bu nedenle AK Parti’nin Mustafa Sarıgül ve DSP üzerinden arka bahçesinde operasyon yapmasına meydan vermiş halde.
Bütün bu tablo, AK Parti’nin zora düşmüşken dahi CHP’nin kendi bindiği dalı kesmesi sayesinde 31 Mart seçiminde durumu idare edebileceğini gösteriyor. Kılıçdaroğlu, Yüksek Seçim Kurulu listeleri kesinleşmeden önce zararın neresinden dönerse kâr olduğu bilinciyle hareket etmezse seçimlerdeki riskini artıracak gibi görünüyor.
AK Parti’nin belli merkezleri kaybetmesi durumunda Erdoğan’ın ne yapacağı az çok belli. Yerini sağlamlaştırmak için bütün imkanları, bütün ittifak alternatiflerini, MHP’den kurtulmak dahil değerlendirecektir.
Peki, AK Parti zordayken CHP kaybederse Kılıçdaroğlu ne yapacak?
Özellikle 2016 darbe girişiminden bu yana hasar alan çoğulcu demokrasinin tamiri için asıl sorulması gerek soru bu.
Sizce ne yapacak?

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Rusya neden hem Türkiye, hem PKK’yı Esad’la ilişki kurmaya çağırıyor?

Dün, Rusya’nın Sputnik haber ağının 14 Şubat Soçi buluşmasına dair 17 Şubat’ta yaydığı haber, bir başka açıdan bakıldığında psikolojik savaş operasyonlarına örnek verilecek nitelikteydi. Video-haberde Putin, Erdoğan ile Ruhani’yi birlikte Başkanlık otobüsüne davet ediyor. Erdoğan hızlı adımlarla ev sahibinin de önünde araca ilerliyor, binmeden de soruyor: “Zırhlı mı bu ya?” Putin “Etraf zırhlı zaten” diye çevre güvenliğinden endişe etmemesi gerektiği yolunda hazırcevaplık sergiliyor. Hatta Rusça “territoriya bronirovannaya – zırhlı bölge” (Ferhat Boratav’a teşekkürler) diyerek Türkiye’nin Suriye’deki “güvenli bölge” talebine atıfta bulunuyor. Ruhani de kıs kıs gülerek hepsinin arkasından geliyor.
Aslında güzel bir haber videosu, kısa süre öncesine dek Türkiye’de de siyasi-magazin olarak yapılabilir, çoğu kişi de gülümser, geçerdi. Ama bu haberin yayına verilişindeki zamanlama önemli. Bu haber videosunun çekildiği gün, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Soçi toplantısında, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de desteğiyle, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a Suriye’deki varlığını devam ettirmek istiyorsa, terörle mücadelede -ki bunun karşılığı PKK, IŞİD ve El Kaide oluyor- Adana Mutabakatını esas alması gerektiğini söyledi. Adana Mutabakatı, dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in 1 Ekim 1998 Meclis açış konuşmasında Suriye’yi savaşla tehdit etmesi ve (baba) Hafız Esad’ın Mısır, ABD ve İran telkiniyle PKK lideri Abdullah Öcalan’ı sınır dışı etmesi ardından, Ankara ile Şam arasında işbirliği amacıyla imzalanmıştı. Daha sonra, 2011’de işler tersine dönene dek “Kardeşim Esad” atmosferine kapı açan işte bu Mutabakattı. Ve doğal olarak, Şam’ın muhatap alınmasını gerektiriyordu.
Video-haberin yayınlandığı 17 Şubat günü ise Moskova, PKK’nın Suriye kolu PYD’yi “Şam ile temas kurmaya” çağırıyordu; bu Moskova’nın ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den asker çekmesi kararını açıklamasından sonra PYD’ye yaptığı ikinci çağrıydı. Ve aslında bu, PKK için bir nevi yuvaya dönüş olacaktı; Öcalan’ın 1979’da Suriye’ye kaçıp 1998’de oradan çıkarılmasına dek Şam, PKK’nın bir numaralı koruyucusu olmuştu.
Peki, Moskova ne yapmak istiyordu? Bu videonun yayınlanması herhalde Putin’in Rusya’daki garantör ortağı Erdoğan’ı can güvenliğini her şeyin üstünde tutan bir lidermiş gibi göstermesi olamazdı. Ama bir tür baskı uygulanmak istediği de söylenebilirdi. Bunu anlamak için 14 ve 17 Şubat tarihleri arasında nelerin olduğuna bakalım.
Temel olarak iki gelişme öne çıkıyor.
Birincisi, Erdoğan’ın Soçi dönüşü 15 Şubat’ta Bursa’da yaptığı konuşmadır. Erdoğan burada, “Suriye meselesindeki en küçük bir yalpalamanın ileride bize nasıl büyük maliyetler getireceğini çok iyi biliyoruz” diye net bir mesaj vermiştir. Erdoğan, Soçi’de açıkça karşı çıkmamış olsa da, Ankara ile Şam arasında “alt düzeyde” resmi temaslar olduğu artık Ankara’da ifade edilmeye başlamış olsa da, kendisinin Adana Mutabakatı yoluyla Beşar Esad ile yeniden ilişkiye geçme konusuna, belki kendi planladığından daha hızlı itilmek istemesinden duyduğu rahatsızlığı hissettirmiştir.
İkincisi, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın ertesi gün, 16 Şubat’ta, Münih Güvenlik Konferansı çerçevesinde ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanan ve ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ile yaptığı görüşmelerdir. Akar, geçen hafta başında, 11 Şubat’ta Ankara’da Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile görüşmesi ardından daha 13 Şubat’ta Shanan ile Brüksel’deki NATO toplantıları çerçevesinde görüşmüştü. O görüşme Soçi öncesiydi, bu görüşme de Soçi sonrasında. Akar bu görüşme ardından Fırat’ın Doğusunda, Türkçesiyle PKK/PYD kontrolündeki kısımda bir “güvenli bölgenin” güvenliğinin Türkiye tarafından sağlanması gerektiğini söylüyordu. Bu çıkış, Amerikan The Wall Street Journal gazetesinin önceki hafta yayınladığı (ama henüz doğrulanmayan) ABD birliklerinin çekilmesi ardından güvenliğin İngiliz-Fransız ve Avustralya (yani bir asır önce Çanakkale’de gördüğümüz koalisyon) birliklerine devredileceği haberlerine atfen yapılmıştı. 16 Şubat geç saatlerde Putin’in Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ile Suriye konulu bir telefon görüşmesi yaptığı da Kremlin tarafından gece yarısı açıklandı.
Video-haber üç gün bekledikten sonra bu gelişmeler ardından yayınlandı.
Şimdi tekrar soralım: Moskova neden hem Türkiye, hem PKK/PYD’yi Esad ile ilişki kurmaya iteklemeye çalışıyor?
Gelişmeler ışığında en akla yakın açıklama, PKK/PYD sopasını kullanarak Türk hükümetini 2011 Eylül’ünde 6 ay ömür biçtiği Esad rejimiyle yeniden resmî düzeyde ilişkiye zorlamak içindir. Cenevre Konferansına giden yolda, Türkiye’nin Esad’ın geçiş dönemi seçimlerinde dahi aday olmasına dair itirazını kaldırması bunun önemli işareti olacaktır. Buna karşın Türkiye de Suriyeli göçmenlerin de seçimlerde oy kullanmasına izin verilmesi konusunda bastıracak ve bir ölçüde destek bulabilecektir.
PKK/PYD sopasını kullanmak aslında Türkiye’nin NATO müttefiki ABD’nin 2014’ten Barack Obama’dan bu yana uyguladığı yöntem sayılabilir.
Türkiye bu konuyu kendisi köklü bir çözüm yoluna koymadıkça, bölge dışı ve bölgesel güçlerin kullanmasına meydan vermeye devem edecek gibi görünüyor.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Suriye siyaseti son dönemecinde

Bugün, 14 Şubat’ta Rusya’nın Soçi şehrinde yapılacak Astana Grubu toplantısı, Türkiye’nin izlediği Suriye siyasetinin son dönemeci olabilir. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile buluşması 2011’den itibaren izlenen ve “Önce Esad gitmeli” siyasetinin sessizce terk edilmesiyle sonuçlanabilir.
Aslında 2017’den beri yapılacak üçlü zirvelerin bu dördüncüsü Astana Grubunun devamı açısından da Rusya ve İran’ın Suriye siyasetlerinin dönüşümü açısından da önemli olacağa benziyor; bu defa Suriye’nin “uzun vadedeki” geleceği üzerine konuşacak üç lider.
Ancak sorunlar var. Örneğin Ruhani, bu toplantının hemen öncesinde Rusya ile Suriye konusunda aynı çizgide olmadıklarının işaretini verdi. Bu durum bir süredir biliyordu ancak ilk defa açığa vurulmuş oldu. Evet, hem Ruhani, hem Putin, Esad yönetiminin arkasında ama ayrı nedenlerle. Rusya için önemli olan Orta Doğu’da Suriye iç savaşı sayesinde canlanan varlığını güçlendirmek ve kalıcı hale getirmek; Esad’la olmuyorsa başka şekilde. İran için ise Esad yönetimi daha elzem, özellikle Lübnan’a kara yollarıyla fizikî erişim ve İsrail’e karşı sıçrama tahtası olması bakımından. Bu da Binyamin Netanyahu yönetimindeki İsrail’in zaten saldırgan siyasetine yeni bahaneler veriyor.
ABD’nin İsrail’e verdiği hayallerin ötesindeki desteğe rağmen, 13 Şubat’ta Varşova’da düzenlediği Orta Doğu toplantısı, İsrail’in İran’a karşı güç gösterisi amacına ulaşamadı. Arap ülkelerinin çoğu katılmadı, katılan Dışişleri Bakanları Netanyahu ile tokalaşıp resim çektirmekten (Oman dışında) kaçındı ve toplantı fiyaskoya dönüştü.
Zaten Rus-Fars çelişkisinin tek nedeni İsrail değil, aynı zamanda nüfuz savaşı. Bu durumun, bu iki ülkenin dış desteğiyle ayakta tutulabilen Suriye ordusunun yapısına dahi yansıdığı yolunda iddialar var. Çeşitli istihbarat kaynakları Suriye ordusunun 5’inci Tümeninin İran Devrim Muhafızlarının, 4’üncü (Özel Harekât) Tugayının ise Rus askeri istihbaratı GRU güdümünde hareket ettiği iddia ediyorlar.
Suriye’de bir Kürt özerk bölgesi konusunda da Rusya ve İran ayrı düşünüyor. Şu anda ABD, PKK/PYD ile işbirliği nedeniyle Kürt özerkliğinin hamisi görünse de resmî devlet politikası olarak Suriye’nin federatif yapıya geçip, bunun Kürt federasyonunu da kapsaması gerektiğini ilan eden tek ülke Rusya oldu. Hatta Moskova, Donald Trump’ın asker çekme kararı ardından PYD’ye Esad ile temasa geçmesini resmen tavsiye edip Münbiç’te YPG ile devriye fotoğrafı verdi. İran ise bir Kürt özerk bölgesinin İsrail’e yarayacağına, İsrail’in bu yolla kendisiyle arasında Arap-olmayan, İslamcı olmayan bir tampon bölge kurdurmak istediğine inanıyor. Ayrıca kendi Kürt nüfusu bakımından da İran bu konuda Türkiye’ye daha yakın.
Türkiye’nin yeni pozisyonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yardımcı olacak en önemli isim Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar olacak gibi duruyor. Geçtiğimiz Pazartesi, 11 Şubat günü Ankara’da Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu ile görüşen Akar dün, 13 Şubat’ta da Brüksel’deki NATO Savunma Bakanları toplantısı çerçevesinde ABD Savunma Bakan Vekili Patrick Shanan ile bir araya geldi. Şoygu ile odak konularından birisi Türkiye’nin adeta burnunun dibindeki İdlib’teki gerilim oldu. Musul’dan kaçan El Kaide ve IŞİD artıklarının da yuvalandığı İdlib etrafında çatışmalar artıyor; en son dün uluslararası yardım kuruluşları da can güvenliği gerekçesiyle elemanlarını geri çekmeye başladı. Türkiye’nin İdlib etrafında ateşkes denetimini sağlamak üzere 12 askeri gözlem noktası, her birinde bir bölük askeri bulunuyor. Savunma yazarı Nihat Ali Özcan, geçenlerde Milliyet’te İdlib’teki gerilimi Türkiye’nin halihazırda karşı karşıya olduğu birinci sıradaki güvenlik riski olduğunu yazdı.
Akar’ın ABD ile konuştuğu en önemli konular arasında ise ABD askerinin Suriye’yi terk etmesi ardından yaşanacak boşluğun nasıl doldurulacağı ve Fırat’ın batısındaki Münbiç şehrindeki kontrolün devri bulunuyordu. ABD ordusu ardından PKK/PYD’nin elinde tuttuğu ve Türkiye’yle yüzlerce kilometre sınırı olan bölgenin İngiliz, Fransız ve Avustralya birliklerine devredileceği yolundaki haberler Ankara’yı rahatsız ediyor; bu üçünü en son bir arada 1915 Çanakkale’de görmüştü Türkiye.
Ancak Akar’ın hem Rusya, hem de NATO müttefiki ABD savunma bakanlarıyla görüşmesindeki ortak ve stratejik konu, Suriye’deki PKK/PYD varlığı oldu. Bu konu, Türkiye bakımından, Suriye’nin uzun vadeli geleceğinin Cenevre Konferansına ulamak üzere masada olduğu Soçi Zirvesinin de maddeleri arasında.
Bundan bir süre önce, Katar’daki bir toplantıda Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bir soruya verdiği cevabı hatırlayalım. Çavuşoğlu, Suriye halkının tercihi, tabii uluslararası denetime açık şekilde yapılacak serbest seçimler yoluyla Esad’dan yana olursa, Ankara’nın da “birlikte çalışmayı düşünebileceği” şekilde olmuştu. Bu, Türkiye’nin Esad’ın seçimlere dahi girmemesi gerektiği yolundaki önceki çizgisinin geliştirilerek değiştirilmesi yolundaki ilk adımdı.
Türkiye, kendi güvenliği ve bölgedeki etki ve saygınlığını geliştirmek doğrultusunda Esad-karşıtı tutumunu yeniden gözden geçirebilir.
Zaten ABD’nin köklü Suriye politikası değişikliği ardından Rusya ve Türkiye’nin buna kayıtsız kalması siyaseten düşünülemezdi.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

No longer “mainstream” media in Turkey, but “dominant”

I wonder how the Turkish “mainstream” media could report the deaths of 21 people under a collapsed building on February 7, if President Tayyip Erdoğan didn’t go and inspect the site and deliver a speech two days later; the authorities had immediately imposed a broadcast ban over the incident. There were a number of such bans in recent years but they were mostly terrorism-related cases; perhaps public authorities had thought that Turkey’s image as the rose without a thorn shouldn’t be damaged with this unlicensed construction case especially as the country is heading for local elections on March 31.
Now the bar of intolerance is lowered to the level of third-page news and this incident could be the summary of the Turkish “mainstream” media.
Mainstream media is a term that Turks adopted and translated from English. The Collins Dictionary defines it as “conventional newspapers, televisions and other news sources that most people know about and regard as reliable”. Urban Dictionary adds that mainstream media outlets at least “pretend to be neutral”.
Not so long ago, perhaps we can say some ten years, media outlets that are known by “most people” could at least “pretend to be neutral”; since I was one of the responsible editors, I have to include myself into that lot and say “we could”.
Then, by 2006-2007 it starter to get risky for the best read and watched media outlets to claim that. “Pretending to be neutral” has started to be perceived as “not standing by the government” and gradually as “being against the government”. (Parallel to that but not necessarily linked, the arrest of the least welcomed journalists and writers had begun, which deserves a separate story.)
The results of that change in perception of “pretend-neutrality” have started to be observed in the circulation of newspapers. There was, of course, an important negative effect of the rise of digital journalism, but those who have an interest in media affairs know that the effect of digital in the West is quite different to the one in Turkey.
For example, Turkey’s population has increased from 75 million to 80 million in five years between 2013 and 2018 with a considerable rise in literacy and urbanization. But as figures compiled by the semi-official Anadolu Agency from the Turkish Statistical Institute’s (TUIK) data shows, the total number of newspaper copies printed in Turkey has dropped by 32 per cent from 2 bln 296 mln to 1 bln 559 mln. That means as Turkey’s population increased by 7 per cent and urbanization rose from 80 per cent to 90 per cent, the circulations of Turkish newspapers dropped by roughly a third in five years.
This drop is not due to the digital shift. According to the 2017 report of the Reuters Institute for the Study of Journalism conducted with Oxford University, Turkish people ranked second (alongside Greeks) with 38 per cent having a pronounced distrust of the news in media; Americans ranked first. In the countries where there is a widespread distrust of media news, newspaper sales drop much more than countries like Finland, the Netherlands and Germany where the trust in media news is still more than 50 per cent and the drop in more traditional media consumption is due to digital only.
We can also measure the level of distrust from a separate set of data. According to the 2018 Turkey Social-Political Research of the Kadir Has University (KHAS) in Istanbul, the number of people who said they don’t read newspapers any more has risen to 57.5 per cent in 2018 from 37.1 in 2017. The number of people who said they read every day has dropped from 19.6 to 10.5 per cent, almost by half in the same period.
There is no surprise in that. Headlines, as well as commentaries, have become increasingly similar to one another and with the avoidance of critical political and economic headlines under the disguise of “focusing on human stories” are deterring people from the “mainstream”, or perhaps in a better description, from the “dominant media” in Turkey.
In the 15 highest circulation newspapers in Turkey, with the exception of Sözcü, [with 246 thousand daily circulations, after Sabah (278) and Hürriyet (262)] all of them are owned by capital groups with pro-government owners. The measure here is whether the owner(s) could say publicly that he or she is not pro-government but neutral. When the circulation reports are observed it can be said that owners of some 90 per cent of Turkish papers could be considered as pro-government.
In spite of the decrease in circulations (with doubts that they reflect the true circulations, the payments through the advertisements of the public companies to the newspapers are on the rise. For example, according to TUIK figures, the total circulation of newspapers dropped by around 4 per cent from 2016 to 2017, the amount of government ads to newspapers has increased by 4.5 per cent to 445 mln Turkish lira. Most of those papers can hardly survive without the support of certain public institutions.
The case on TV is no different. Recently a TV star colleague heralded in social media that their multi-host political talk show was the champion of the night. After a few questions I learned to my surprise that it was true; the show was number one in prime time that night. Then I looked into the ratings and shares to find the truth in shame: they were so low that it was not possible to get into the first 50 lift not more than five years ago. Like the newspapers with very little readers were proud of being on the highest circulation, this TV colleague was proud of being the champion of the night with negligible viewers. In the Turkish TV world, the situation is a bit more balanced thanks to Fox TV with some immunity due to its American ownership; 25 per cent say Fox TV is their prime news source. With some small independent TV stations and Fox, the domination rate on TV is less than 75 per cent.
That means, with the “known by most people” and “reliability” criteria, the room for “pretend to be neutral” possibility is diminishing.
That’s why it is not very possible to talk about a “mainstream media” in today’s Turkey, but a “dominant media”.
But it is not clear what kind of benefit this single-voice chorus delivers to President Tayyip Erdoğan and his Justice and Development Party (AK Party) government, with decreasing reliability and trust. Perhaps only suppressing opposing voices, with the exception of rare interviews with opposition leaders who are still tolerable by the government.
The result is a picture which could be summarized with the case of former President Abdullah Gül. Being one of the three founding fathers of the AK Party, serving as foreign minister, prime minister and president of the country on the AK Party list, a recent speech of Gül, critical of populist and authoritarian policies could find almost no place in the dominant media.
The dominant media in Turkey as it replaced the mainstream is far away from delivering the expected political benefit; they might further problems when Erdoğan realizes that.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Artık “ana akım” yok, “baskın medya” var

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 9 Şubat’ta Kartal’da 7 Şubat günü ortada deprem filan yokken çöken binanın enkazına gidip konuşma yapmamış olsaydı, “ana akım” medyamızın orada ölen 21 kişiyi nasıl haber yapacağını bilemezdik; ilk anda üzerine yayın yasağı konmuştu çünkü.
Yayın yasağını duyar duymaz, yakın zamanlarda benzeri durumlarda, ama en azından onlar terör saldırısı gibi durumlardı, Ankara’dan gelen “Neden çok yer veriliyor?” telefonlarına “Koyun yasağı, biz de rahatlayalım” diyen medya yöneticisi meslektaşlarımın olduğunu hatırladım. Artık çıta, tam da seçim öncesi memleketin dikensiz gül bahçesi olduğu görüntüsünü bozacak asayiş haberlerine de tahammülsüzlüğe dek indirilmiş durumda.
Günümüz Türkiye’sinin ana akımı budur.
“Ana akım medya” da Batıdan, İngilizce “Main stream media”nın tercümesi olarak ithal ettiğimiz bir kavram. Ünlü Collins sözlüğü “Çoğu insanın bildiği ve güvendiği” haber kaynağı olarak tarif ediyor. Urban Dictionary gibi daha yeni kaynaklarda en azından “tarafsızmış gibi yapan belli başlı” televizyon, gazete ve diğer haber kanalları gibi tanımları var.
Yakın zamana dek, belki on yıl diyebiliriz, Türkiye’de de “çoğu insanın bildiği” medya mecraları, en azından “bağımsız ve tarafsızmış gibi” yapabiliyordu; hadi bu kadar yıl haber yöneticiliği yapmış biri olarak kendimi de içine katayım, yapabiliyorduk.

Sonra, 2006-2007 diyelim, yavaş yavaş, en azından çok satan ve çok izlenenler arasında bu iddiada bulunmak dahi riskli bir iş halini almaya başladı. Bu, “bağımsız ve tarafsız” olma iddiasının giderek “hükümet yanlısı olmamakla”, oradan da “hükümet karşıtı olmakla” eş tutulduğu süreçtir. (Bu aynı zamanda istenmeyen isimlerin, gülün dikenleri gibi, gülün dikensiz olmayacağını bilmeden birer birer ayıklandığı dönemdir; tutuklamaları, mahkûmiyetleri burada saymıyorum, orada ayrı acılar var.)
Bunun sonuçları hemen görüldü. Tabii işin içinde dijital yayıncılığın, internet yayıncılığının gelişmesinin de önemli payı var ama bu işle biraz ilgilenenler, Batıdaki durumla Türkiye’yi çok rahat karşılaştırabilir.
Örneğin 2013 ila 2018 arasındaki beş yılda Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 75 milyondan, 80 milyona çıktı. Okuryazarlık oranı ve şehirleşme oranı arttı. Aynı süre içinde, Anadolu Ajansının Türkiye İstatistik Kurumu verilerinden derleyip yayınladığına göre basılan toplam gazete nüshası sayısı (yani bir yıl içinde bütün gazetelerin, her gün bastığının toplamı) 2 milyar 296 milyon nüshadan 1 milyar 559 milyona düşmüş. Yani Türkiye’nin nüfusu yüzde 7 artıp, şehirleşme yüzde 80’lerden 90’lara yükselirken gazeteler yüzde 32, yaklaşık üçte bir tiraj kaybetmiş.
Sadece dijital etki mi? Bakalım.
Oxford Üniversitesinin Reuters Gazetecilik Çalışmaları Enstitüsünün 2017 raporuna göre Türkiye (Yunanistan’la birlikte) halkın haberlere güvenmemesi sıralamasında ABD’den sonra ikinci sırada; bizi Arjantin ve Fransa takip ediyor ki bütün bu ülkelerde yazılı basın ve belli başlı televizyon kanalları güç kaybediyor. Ancak medyaya güvenilirliğin hala yüzde 50’ler ve üzerinde olduğu Finlandiya, Hollanda, Almanya gibi ülkelerde basılı medya ve televizyon yayıncılığındaki düşün diğerlerindeki kadar keskin değil; onlardaki çoğunlukla internet yayıncılığına bağlı bir düşüş.
Bunu başka şekilde de ölçebiliyoruz. Örneğin Kadir Has üniversitesi (KHAS) tarafından yayınlanan 2018 Türkiye Sosyal-Siyasal Eğilimler Araştırmasına göre, 2017’de, hiç gazete okumadığını söyleyenlerin oranı yüzde 37,1 iken bu oran 2018’de 57,5’e fırlamış; her gün okuduğunu söyleyenlerin oranı ise 19,6’dan, 10,5’e, hemen hemen yarı yarıya düşmüş.
Şaşırtıcı mı? Birbirinin aynı manşetler, birbirinin aynısı haberler, dünya yıkılsa “göze batmayalım” mantığıyla “insan haberi” adı verilen ve dikkatleri siyasi ve ekonomik tablodan kaçırmaya yönelik yayınlar oldukça şaşırtıcı değil. Yine KHAS araştırmasına göre, medya en az güvenilen kurum ve Türkiye’de basın özgürlüğü olduğuna inananların oranı 2017’de yüzde 45 iken 2018’de 38’e düşmüş.
Bugün tiraj sıralamasındaki ilk 15 gazetenin, Sabah’ın (yaklaşık 278 bin) ve Hürriyet’in (262 bin) ardından üçüncü sırasındaki Sözcü (246 bin) dışında tamamı, sahipleri hükümet yanlısı olan sermaye gruplarının elindedir. Burada ölçü, hükümet yanlısı olmadığını, hükümet icraatına göre tarafsız durduğunu söyleyebilme duruşudur; bunu kamuya açık şekilde söyleyebilen medya sahipleri varsa, bu söylediklerim onları bağlamaz. Tirajlara baktığımızda, gazetelerin yüzde 90’a yakınının bu durumda olduğunu söylemek mümkün…
Tirajların ne kadar gerçeği yansıttığı da tartışmaya açık. Tiraj raporlarına baktığınızda 250 bin, 100 bin, 50 bin gibi eşikler etrafında yoğunlaşmalar görürsünüz. Bunlar çoğu zaman, aslında olmayan, ama Basın İlan Kurumundan resmî ilan alabilmek için göstermelik olarak tutturulan tiraj sayılarıdır; bir kısmının matbaalardan doğrudan hurda kağıtçıya gittiği piyasada konuşulur. Ama tiraj düştükçe, yani okunurluk azaldıkça resmî ilanla bu yayınların beslenmesi artar. Az önce verdiğimiz TÜİK rakamlarına göre, 2016’dan 2017’ye tirajlar yüzde 4 düşerken, resmî ilan ve reklama yapılan harcama yüzde 4,5 artarak 445 milyon liraya yaklaşmıştır. Bu yayınların çoğu kamu kuruluşlarının desteği olmaksızın yaşayamaz durumdadır.
Televizyonların durumu çok farklı değil. Geçenlerde, televizyon yıldızı olan bir meslektaşımız sosyal medyada “Teşekkürler Türkiye” kıvamında haftalık konuşma (artık tartışma diyemiyoruz) programlarının birinci geldiğini ilan ediyordu. İzlenme raporlarını soruşturdum, doğruydu. Sonra aklıma geldi, bir de izlenme oranı ve seyirci payına bakayım dedim. Onlar adına ben utandım. O oranlarla bundan on sene, bırakın on seneyi, beş sene önce ilk elli listesine girilmezdi. Tıpkı okunmayan gazetelerinin sıralamasıyla övünenler gibi, izlenmeyen televizyonlar da şampiyonluk açıklıyorlardı. Televizyonlarda durumu ABD’li sermaye yapısı sayesinde kısmi dokunulmazlık kalkanına sahip Fox TV (haber kaynağı olarak belirtenlerin yüzde 25’i) ve biraz da Halk TV kurtarıyor; yine de baskınlık oranı yüzde 75-80 arasında.
Yani, ana akım medya tanımının ön şartı sayılan “bilinirlik” azalmakta, “güvenilirlik” daha da azalmakta ve “tarafsızmış gibi yapma” imkânı dahi kalmamış görünmektedir. Bunu söylerken medyanın eski hallerine övgü düzdüğüm sanılmasın. O dönemde de çok sorunlarımız vardı, iktidarlarla da vardı, ama bugün bambaşka bir tablo var karşımızda. Bu tablo bize artık Türkiye’de “ana akım” medyadan söz etme imkânının giderek kalmadığı, yerini sahiplik yapısının siyasi eğilimi bakımından “baskın” medyanın aldığını göstermektedir.
İnanılırlığı, güvenilirliği kalmamış baskın medyanın tek sesli yayınlarının Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Parti hükümetlerine ne gibi yarar sağladığı da artık kuşkulu; belki yalnızca muhalif seslerin –ara sıra hükümetin hâlâ müsamaha gösterdiği muhalefet liderleriyle yasak savma kabilinden mülakatlar dışında- kısılmasını bir kâr sayıyorlardır.
Sonuç mu? AK Parti’nin üç kurucusundan biri olan, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı yapmış olan Abdullah Gül’ün konuşmalarının dahi haberleştirilemediği bir tablo.
Baskın medya ne yaparsa yapsın kendisinden beklenen siyasi faydayı vermekten uzak; bunu Erdoğan da gördüğü an işleri daha da zorlaşacaktır.

Turkish Domestic Politics Analysis and Forecast

Former Turkish President Gül warns against authoritarianism

Former Turkish President Abdullah Gül warned against authoritarian rule and populism during a panel discussion last week saying it will lead to social polarization inside and in foreign policy, as well as to conflicts and wars.
Speaking in a panel discussion in Istanbul during the 22nd Eurasian Economy Summit by the Marmara Group on Feb 7, Gül said that populism had been “in the form of fascism before the Second World War, but nowadays it took the form of authoritarianism”.
“Populist tendencies, which abuse economic and social injustice and disappointments” Gül said is “destructive and manipulative, but stays at a rhetorical level. But when populist movements come to power or when those holding the power shift to populism it is much more dangerous. Because the combination of rhetoric with implementation can lead to huge problems.”
Gül continued as follows:
“First of all populism targets the fundamental principles of democracy and corrupts them. It targets separation of powers, independent and neutral delivery of justice, transparency of state, its accountability, and free press; in those countries where populism is in advance, all of those are in regression.”
Former Turkish President said that “populist leaders give the people fish but never teach them how to fish. When there is no fish left to deliver, problems arise”. As one of the three founding fathers of President Tayyip Erdoğan’s ruling Justice and Development Party (AK Parti) back in 2001, who served as its Foreign Minister and Prime Minister before being elected as president, Gül in a way his own retrospective self-criticism for the delivery of food and basic goods to people in need especially during election campaigns.
“[Populist policies] can deliver results in the short run” Gül said; “But in the long run, populist leaders lose together with everyone else in the system. Populism is not sustainable.”
Like his comparison of populism before WWII in the form of fascism and nowadays as authoritarianism, Gül makes another comparison about its effects in domestic and foreign politics:
“Populism polarizes society inside the country. It weakens pluralism. It makes cohabitation of people of different opinions, ethnic origins or faith more difficult. In foreign policy, the history showed us that, nationalist, racist leaders first consolidated their and their party’s position in the country and then got into regional interest struggles and they always end up in fights and wars.”
It is interesting that in his entire speech Gül, who mentioned a number of countries from the U.S. to Venezuela and some regions, he did not mention the name of Turkey. Perhaps that was not to antagonize the atmosphere further. Yet again, his speech could not find a proper place in the main stream Turkish media; or perhaps it is more correct to call it the “dominant media” instead of “main stream”.