AK Parti bünyesinde seçim sarsıntısı göründüğünden daha ciddi

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Kızılcahamam’da 31 Mart seçimleri değerlendirme toplantısının kapanışında konuştuğu 28 Nisan günü, önceki Meclis Başkanı ve önceki Başbakan Binali Yıldırım da Kasımpaşa Lisesi Pilav gününde konuştu. Aslında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak Kızılcahamam’da olması beklenirdi, ama davet edilseydi gitmeyecek insan değildi.
Konuşmasından “Ben kaybedilmiş bir seçimi, kazanmak için uğraşacak bir insan değilim” kısmını öne çıkardı medya. Bunu da kimi “Yıldırım İstanbul seçimini kaybettiğini kabul etti” diye, kimi de “Kaybettiğime inansaydım, peşine düşmezdim” dediği şeklinde yorumladı. Doğrusu her iki yoruma da gelecek şekilde söylenmiş sözlerdi.
Bu tartışma içinde Yıldırım’ın “Seçimde adaylar yarışmadı bunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla adaylardan biri kaybetti biri kazandı diye değerlendirmek çok sağlıklı olmaz” sözleri güme gitti. Yıldırım böylece bir yandan Erdoğan’ın seçim kampanyasındaki “Oyu bana vereceksiniz” sözlerini doğruluyor, öte yandan başarısızlıklarda Erdoğan’ın payını dolaylı yoldan söylemiş oluyordu.
Neticede Yıldırım bir görev adamıydı. Erdoğan’ın talebiyle –bir saray darbesiyle istifaya zorlanan Ahmet Davutoğlu yerine- Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı olmuş, MHP lideri Devlet Bahçeli’nin seçimi öne aldırmasıyla “son başbakan” görevi bir yıl önce bitirilmiş, Cumhurbaşkanı Yardımcısı olacağı konuşulurken işlevleri törpülenmiş Meclis’in Başkanı yapılmış, oradan da –kendi deyimiyle- “erken emekli” edilip İstanbul Belediye Başkan adayı ilan edilmişti. Yıldırım bütün bunları, deyim yerindeyse “gıkı çıkmadan” kabul etmişti. Ama şimdi onun da sabrının sınırı olduğu ortaya çıkıyor.
AK Parti’den giderek Erdoğan’ı rahatsız eden sesler duyulmaya başladı. AK Parti milletvekili Mustafa Yeneroğlu’nun, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ve Levent Gök’ün uğradığı saldırıya gösterdiği “Yarın bizim başımıza da gelebilir” tepkisi böyle mesela. Zaten Kılıçdaroğlu’na saldırı konusunda AK Parti cenahından gelen demeçler dahi içeride yaşanan çelişkileri yansıtıyor. Örneğin ilk aşamada AK Parti sözcüsü Ömer Çelik siyasette şiddetin yeri olmadığını vurgulayan, saldırgan Osman Sarıgün’ün parti üyeleri olduğunu ve ihraç talebiyle disipline verildiğini bildiren bir açıklama yaptı. Sonra Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan, daha ortada, daha felsefi bir açıklama geldi. Bu arada MHP lideri Bahçeli devreye girmiş, suçun saldırıya uğrayan Kılıçdaroğlu’nda aranması gerektiğini söylemeye başlamıştı. Nihayet Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, adeta MHP’ye göz kırparcasına, Kılıçdaroğlu’nun neden oraya gittiğini sorguladı, eleştirdi. Erdoğan’ın 27 Nisan’da Kızılcahamam toplantılarının açılışındaki konuşması ile artık AK Parti ve MHP çizgisi arasında belirgin bir fark kalmamıştı.
Erdoğan içeriye ve dışarıya güçlü görüntü vermeyi sürdürmek için Bahçeli’nin desteğinin devam etmesini istiyor ama bu durumun üzerinde durduğu zemini sarstığının görülmesinden, gösterilmesinden rahatsız. Oysa AK Parti tabanında, Cumhur İttifakının MHP’ye yaradığını düşünenler olduğu anlaşılıyor; neticede 6 şehir belediyesi AK Parti’den MHP’ye geçerken, büyük şehirler İYİ Parti’nin ve MHP ile ittifaka tepki duyan Kürt seçmenin desteğiyle CHP’ye gitti. Zaten Ahmet Davutoğlu’nun 22 Nisan’da Facebook üzerinden yayınladığı bildirgenin önemli bölümlerinden birisi MHP ile ittifakın yanlışlığı üzerine kuruluydu, tabandaki o rahatsızlığı dillendiriyordu. Davutoğlu, 31 Mart’ın halkın yarısının Cumhurbaşkanından koptuğunu gösterdiğini ve bir yeniden yapılanma gerektiğini de öne sürüyordu.
Sadece Davutoğlu değil, aynı zamanda Abdullah Gül ve Ali Babacan’ın da ayrı parti hazırlığında olduğu haberler henüz ete kemiğe bürünmese de AK Parti içinde bir yankı buluyor ki bu kadar yaygınlaşıyor. 31 Mart seçimlerine AK Parti itirazları başladığında “Türkiye’yi seçimleri tartışmalı bir ülke haline asla getirmemek gerekir” diyen Gül’ün kendi site uzantısının Cumhurbaşkanlığı sitesinden kaldırıldığı basına da yansıdı. Gül, pek de ağzını açmadan Erdoğan rahatsız edebiliyor, adeta baskı kurabiliyorsa, ağzını açtığında neler olacağı merak konusu. Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde Kayseri Lisesindeyken sınıf ve dava arkadaşı Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ve AK Parti kademelerinde yükselmesinde pay sahibi olduğu Sözcü İbrahim Kalın kendisini helikopterle ziyarete gelmişlerdi; anımsamakta yarar var.
Erdoğan, AK Parti’nin büyük şehirleri kaybetmesinin asıl nedeninin ekonomideki gerileme yanı sıra, sistemin giderek çoğulculuktan uzaklaşıp, tek kişinin idaresindeki “çoğunlukçu” bir yapıya bürünmesi olduğunu görmek istemiyor. Aslında Bahçeli de bunu “denge ve denetleme rolü benim” diyerek başka türlü söylüyor.
Önceki Anayasa Mahkemesi başkanlarından Haşim Kılıç’ın, devlet ihale kanununun AK Parti döneminde 186 defa değiştirildiğini söyledikten sonra “Önce ahlak ve maneviyat diye iş başına gelen arkadaşlar, ne ahlak bıraktı, ne pozitif hukuk kuralları” demesi, artık yüzde 90’ı Erdoğan yanlısı işadamlarının denetimindeki medyada yer bulamasa da, duymak isteyen kulaklara ulaşıyor. Doğu ve Güneydoğu’da hapse atılan HDP’li belediye başkanlarının yerine atanan kayyumların şımarık bir müsriflikle yaptırdıkları makam odaları, harcamaları medyaya yansıyor. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesinden hangi vakıf ve derneklere ne kadar bütçe ve imkân aktarıldığı yolunda haberlerin çıkmaya başlaması, hem Parti çevresinden bu imkânlardan yararlananları, hem de yararlanamamış olanları etkiliyor.
Yeni Şafak yazarı Mehmet Acet, bir Genel Başkan Yardımcısına dayanarak “Daha önce küsenler köşesine çekilirdi, çalışmazdı. Ama şimdi ilk defa “ihanet” durumuyla karşı karşıya kaldık” dediğini aktardı, Kızılcahamam sonrası değerlendirmesinde. Erdoğan’ın “Gün ola harman ola” sözleriyle hesap soracağını söylemesi, önümüzdeki günlerde ekonomideki kötü gidişten S-400 ve F-35 başta ABD ile gerilime dek sorunların yanı sıra, AK Parti içinde tırpanın çalışacağına işaret ediyor, Erdoğan sanki bu tırpanı işletmek için YSK kararını bekliyor.
Ama bu hesap sorma konusunun beklenmedik tepkilere yol açması ihtimali de yok değil. Örneğin her yere bir koruma ordusuyla giden, hatta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ev sahipliğinde, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’niyle üçlü toplantı yaptıkları Soçi’de “Burası güvenli mi?” diye sorarak Putin’in şaka yollu cevabına yol açan Erdoğan bazı belediye başkanlarının kalabalık korumayla gezmesini eleştirdi Kızılcahamam’da.
İstanbul seçiminin tekrarlanmayıp Binali Yıldırım’ın artık siyasete düz milletvekili olarak devam etmesiyle, 2001’deki AK Parti kurucu heyetinden, hâlâ aktif siyasi görevde bulunan, Erdoğan dışında sadece Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu kalmış olacak. Onun yerine göz diken de az değil; neredeyse tamamı, zamanında Davutoğlu’nun ön ayak olduğu SETA’dan yetişmiş, siyasete gözlerini Erdoğan ile açmış nesilden.
Bu gelişmeleri alt alta sıralayınca AK Parti bünyesindeki hareketliliğin, dışarıya yansıyandan daha ciddi olduğu anlaşılıyor. Erdoğan’ın “birleştirici unsur” olarak siyaset ve ekonomi dışında, belki de dış politika ve güvenlikle ilgili adımlara öncelik vermesi, “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” söyleminin yeniden gündeme taşınması sürpriz olmamalı.

Bir Cevap Yazın