Güvenlik ve Dışişleri Baş Danışmanı İbrahim Kalın (en solda) ve İletişim Başkanı Fahrettin Altun (en sağda) ile görülen Cumhurbaşkanı Erdoğan, dış politikada çıkış arayışında. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

Bir Rus Su-35 savaş uçağının dünyaya sergilenmek üzere İstanbul’a iniş yaptığı 14 Eylül günü, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Reuters haber ajansına Türkiye’nin Rus S-400 füzesinin yanı sıra Amerikan Patriot füzeleri de alabileceğini söyledi. Böylece aynı gün içinde ve kritik gelişmeler arefesinde hem Rusya, hem ABD’ye, hem mavi boncuk, hem nispet verme içeren işaretler göndermiş oldu.
Kritik gelişmeler deyince iki tarih öne çıkıyor. Biri 16 Eylül’de Ankara’da Erdoğan’ın ev sahipliğinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin katılımıyla Suriye’nin konuşulacağı Astana Süreci toplantısı; üç liderin Kasım 2017’den bu yana üçüncü toplantısı olacak. Diğeri ise muhtemelen 25 Eylül’de New York’ta ABD Başkanı Donald Trump ile bir yemek davetinde muhtemel buluşması.
New York’taki o ilginç yemeğe geleceğiz, ama önce Ankara’daki kritik toplantı…
Astana Zirvesi, Türkiye’nin İdlib’te Rusya ile ciddi sorun yaşadığı bir dönemde yapılıyor. Ankara, Rus Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un toplantı öncesinde yaptığı “Suriye’de savaş bitti sadece Fırat’ın Doğusu ve İdlib’te gerginlik var” açıklamasından rahatsız oldu. Bu açıklama, adeta Suriye’de sadece Türkiye için sorun olan gerilim kaldı demek şeklinde yorumlanıyor. Bir başka deyişle, Türkiye’nin PKK ile sorunu aradan çıksa Rusya, Suriye’de savaşın bittiğini ilan edecek neredeyse.
İran’ın durumu ayrı. Ankara, İran Devrim Muhafızları ve Şii militan grupların Esad rejimine verdiği destekten rahatsız, ama yapabileceği fazla bir şey yok; hatta Astana ortağı. Trump, İran siyasetini Fransa Cumhurbaşkanı Emanuel Macron’un AB destekli planıyla yumuşatma işareti veriyor. Beştepe’deki kritik görüşme öncesi bir de Yemen’deki İran yanlısı militanların Suudi Arabistan’daki petrol rafinerilerine saldırısı söz konusu oldu. Ruhani, ev sahibi Erdoğan’ın gündemi yerine kendi gündemini dayatıyor.
Sanki ABD’den Rusya’ya, İran’a dek bütün muhataplar, Türkiye kendisi açısından varoluşsal sorun saydığı PKK’yı dert etmese, Suriye meselesinin çözüleceğini ima eder oldular.
Üstelik bütün bunlar Türkiye, Rusya’dan füze almak için NATO ortağı ABD ile karşı karşıya geldiği, ABD’nin F-35 karşı hamlesine nispet olarak Rus Su-35’in İstanbul semalarında gösteri yapmasını (27 Ağustos Moskova toplantısında) Putin’den özel olarak rica ettiği bir sırada yaşanıyor.
Adeta Rusya, Fırat’ın Doğusunda PKK’nın Suriye kolu PYD üzerinden kurulan ABD kontrolünü, Cenevre’de, belki Kürt federasyonu dahil bir pazarlık unsuru olacağını kabul etmiş gibi.
Bu durum Ankara’nın Güvenli Bölge kurulması konusunda Amerikalılarla karşı elini zayıflatıyor. Ne hamasi çıkışlarla, ne içeride HDP’ye karşı psikolojik operasyonla peynir gemisi yürüyor; Amerikalılar bir yandan Türk askeri, diğer yandan PYD ile ortak devriye yaparak Ankara’nın sinirlerini sınıyor.
Suriye’de hal böyleyken Erdoğan bir yandan Trump’ın (29 Haziran Osaka toplantısında) ticareti 100 milyar dolara çıkarma vaadinin peşini bırakmak istemiyor.
Trump, Ticaret Bakanı Wilbur Ross’u 6-10 Eylül arasında tam beş gün boyunca Türkiye’ye göndererek ticareti artırmak konusunda ciddi olduğunu gösterdi: Trump açısından mesele sadece Türkiye değil, Çin ile ticaret savaşı nedeniyle ABD pazarında doğacak talep boşluğunu Türkiye dahil gelişmekte olan ülkelerden gelecek ürünlerle telafi etmek. Öte yandan Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’dan da, Ross ile görüşmelere katılan iş dünyası temsilcilerinden de ortada somut bir plan olmadığı imasıyla sesler duyuluyor; bunun istisnası, “Rusya’dan almayın, bizden alın” diye karikatürleştirilebilecek talepleriyle Amerikan savunma sanayii şirketleri.
Erdoğan’ın Putin ile Suriye konusunda ters düşülen bir sırada Trump’la Patriot alımını yeniden gündeme taşıması bu nedenle boşuna değil.
Buradaki ayrıntı Erdoğan’ın Reuters’a Trump’a bu konuyu New York’ta konuşabileceklerini söylemesi. Erdoğan’ın 21-25 Eylül’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu temasları için New York’ta olması bekleniyor; bu çerçevede Trump ile yapacağı görüşmeden söz ediyor Cumhurbaşkanı.
O görüşmenin resmî bir mekanda olma ihtimali zor; Trump’la New York’ta görüşmek için yüz küsur başvuru olduğu bildiriliyor. O nedenle özel bir davet planlanıyor.
Yemeğin ev sahibi, son dönemde iki ülke arasında ticaret diplomasisi kanalını açan, Türkiye ziyareti öncesinde (29 Ağustos’ta Washington’da) Ross ile ön görüşmeyi yapan Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ. Manhattan 42’inci sokaktaki ünlü Cipriani lokantasında 100 milyar dolar hedefi için yol haritasının ilanı vesilesiyle verilecek olan yemeğe Erdoğan’ın katılması bekleniyor ve Trump’ın da kendi bağış yemeğine gelmeden önce Cipriani’de Erdoğan ile görüşmesi, sonra da davetliler önüne birlikte çıkıp bir kısa da olsa bir destek konuşması yapması için yoğun çaba harcanıyor. Hazine ve Maliye Bakanı ve aynı zamanda Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak ile, Trump’ın Orta Doğu özel temsilcisi ve aynı zamanda damadı Jared Kushner’in arasındaki iletişim kanalı da bu paralel diplomasinin bir parçası. (Bu arada Su-35’in geldiği Teknofest, son dönemde Türk malı İnsansız Hava Araçları imalatıyla öne çıkan Selçuk Bayraktar’ın öncülüğünü yaptığı T3 Vakfı tarafından düzenleniyor; Bayraktar da Erdoğan’ın damadı, ancak mesleki başarısını evliliğinden önce gerçekleştirdiğini söylemek gerekiyor.) Erdoğan’ın Patriot da alırız demesi dahi Trump’ın bu yemeğe katılarak dış yatırımcılara “Türkiye’ye gelin” mesajı verme çabasının parçası adeta.
S-400 için 2,5 milyar dolar verildi. Patriotlar için ne kadar verileceği belli değil ama bunun üzerinde olacağı kestirilebilir. Hem de ekonominin üçüncü çeyrektir küçülmekte olduğu, döviz ve faizin Erdoğan ve Albayrak’ın siyasi müdahaleleriyle düşük tutulmaya çalışıldığı, hayat pahalılığının resmî enflasyon rakamının üstünde hissedildiği bir dönemde dış politikadaki sıkışmışlığı aşmaya yetecek mi silah alımına giderek daha çok bütçe harcanması? Bundan 8 yıl önce Suriye iç savaşına bütün uyarılara rağmen gözü kapalı müdahil olarak gelindi bu noktaya. Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun 2011 güzünde altı ay içinde gidecek dediği, dönemin Başbakanı Erdoğan’ın o gitmeden Suriye’de barışın dahi konuşulmayacağını söylediği Beşar Esad yerinde. Esad’ın destekçisi Putin’in izniyle Cerablus ve Afrin operasyonlarının yapılabildiği, İdlib’teki gözlemci Türk askerlerinin, hükümetin müttefik saydığı “muhalif” militanların sakınılması uğruna tehlikede tutuluyor.
Erdoğan hem Trump’a, hem Putin’e karşı el yükseltiyor. Üstelik Trump ve Putin’in artık İran’ı da bir dengeye getirip Suriye işini Cenevre’de bitirmeye hazırlandığı bir sırada.
Yükseltilmiş elin kazancı da büyük olur, kaybı da; umalım kaybeden Türkiye ve Türk halkı olmasın.

Bir Cevap Yazın