Turkish Foreign Relations Analysis Forecast

House votes widen U.S.-Turkey crack

As Turkey celebrated Republic Day on October 29, the U.S. House of Representatives took two important decisions to put more pressure on Ankara. One of them envisions military-economic sanctions to end the Syrian operation; the Republicans and the Democrats cooperated so it could pass with a staggering 403 votes against 16. The other decision has nothing to do with current issues. A bill that envisions the acknowledgement of the Armenian genocide allegation, which had been proposed on April 11 this year, was now approved by 405 votes against 11. If the Senate approves these drafts, they’ll be submitted to Trump for approval.
This brings about an intriguing situation. Had the House of Representatives, most of which is formed by Democrats only issued sanctions in response to the Syrian operation, we could have assumed that they were doing so to corner Turkish President Tayyip Erdoğan (who seems to be the main target of the sanctions) and also Trump through him. However, it looks as though the House brought up the Armenian draft resolution, which Turkey used to face every year around April 24, right at this moment just to hurt Turkey.
Therefore we could list the reasons for the House votes as follows:
1- A reaction to Turkey’s military operation in Syria and to the fact that it was targeting the YPG (the Syrian branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party/PKK) which they viewed as “Kurdish allies” who “saved the Christians from ISIS persecution”;
2- A reaction to Erdoğan who’s collaborating with the Russians despite the U.S. objections and who American politicians no longer view as a “moderate” Islamist;
3- Using their votes to demonstrate the rise in reactive stances against Trump and attacking him also by using the Turkish card as they think that Trump has been defending Turkey.
The U.S. domestic politics have been so blinded by their struggle for power and some disagreements with Turkey, that they don’t refrain from jeopardizing state-to-state relations or from potentially severing a 70-year Western alliance tie.

What could the possible outcomes be?

According to American sources, it could have been more difficult for the sanction proposal to pass through Senate under different circumstances; the majority were Republicans and Trump had a certain influence on Senator Lindsey Graham. But there’s no guarantee on the Armenian issue; negative reactions towards Turkey (but really to Erdoğan) could manifest themselves there. This means:
1- It would be challenging for Turkey to maintain its decades-long diplomatic strategy of sidetracking Armenian bills by pulling Ambassadors or compromising on other issues. That’s why both Erdoğan and Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu immediately and strongly retorted;
2- Under the spell of the Armenian bill, the Senate might lean more towards accepting sanctions. However, the Senate (as Graham said) may well wish to create and vote a new bill and send it back to the Representatives for correction;
3- If one or more of the bills pass at the Senate, (and there is always the two-thirds majority possibility) they’ll be submitted to President Trump, who will have to decide within ten days.
In this case, both Erdoğan and Turkey will be at Trump’s mercy.
But let’s say either the Senate of Trump reject the drafts, the big picture will still show us us that some of the cracks in the Turkey-U.S. relations are growing and getting more difficult to repair. It’s worth noting that the only different voice on the government floor in Ankara, when asked to buy a Russian-made Su-35s was National Defense Minister Hulusi Akar’s; he said no, as “We are F-35 partners”.

Is there a way out?

The relations between Turkey and the U.S are beginning to mold into the soldier-to-soldier style that they had back in the Cold War. But this time, there are contradictions between within the soldier fronts too.
The October 16 agreement between U.S. Vice-President Mike Pence and Erdoğan regarding Turkish military presence in Syria, and the Turkish permission to use the air space during the operation against ISIS leader Abu Bakr al-Baghdadi did not seemingly help the relations run a little smoother. Yet the American media, with the effect of the YPG/PKK propaganda, is questioning why Turkey, who was supposed to have control over the Idlib region, has not noticed al-Baghdadi’s presence (who lives some five kilometers away from the Turkish border with his family) and acted accordingly. This situation must have also affected the unprecedented voting result at the House. The wrong assumption on the part of President Erdoğan and his AKP government that they could handle relations with the U.S. simply on a president-to-president basis is also one of the triggers of this situation. Neglecting the relations with Congress brought things to this point. Repairing relations will take time.
In the face of the current crisis, the harshness of the reactions from the United States indicates that there is also a certain log jam. When international relations get tangled up, it’s either sweet talk or sharp sword; one must avoid using the sword and not halt the talks. State-to-state relations between the U.S. and Turkey has been based on mutual strategic interests and too valuable to risk due to daily politics and discrepancies in the government-to-government relations. The way out of today’s crisis is through dialogue and diplomacy.

Türkiye Ankara İçişleri Siyaset Kulisleri Haber ve Yorumlar

Yaptırım ve Ermeni tasarıları ABD ile çatlağı büyütüyor

Türkiye 29 Ekim’de Cumhuriyet Bayramını kutlarken, ABD Temsilciler Meclisi Ankara’yı zorlamak amacıyla iki önemli karar aldı. Bunlardan birisi, Suriye’deki harekâta son verilmesi için askeri-ekonomik yaptırımlar uygulanmasını öngörüyor; hem Başkan Donald Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçiler, hem de muhalif Demokratların ortaklığıyla, 16’ya karşı 403 oyla geçti. Diğerinin ise güncel konularla ilgisi yok. Bu yıl 11 Nisan’da verilmiş ve oylanmamış Ermeni soykırım iddiasının kabulünü öngören tasarı da 11’e karşı 405 oyla kabul edildi. Her ikisi de önce Senato’da oylanacak, orada kabul edilirse de Trump’ın onayına sunulacak.
Bu ortaya ilginç bir durum çıkarıyor. Eğer Demokratların çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi sadece Suriye harekâtına tepki olarak yaptırımları çıkartmış olsaydı, bunu hem (yaptırımların baş hedefi olan) Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a, hem de onun üzerinden Trump’ı zor düşürmek için oylandığı sonucuna varabilirdik. Oysa her yıl 24 Nisan vesilesiyle Nisan ayında görmeye alıştığımız Ermeni karar tasarısı, durduk yerde, sadece Türkiye’nin canını acıtmak amacıyla gündeme taşınıyor.
Dolayısıyla, Temsilciler Meclisi kararının nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
1- Türkiye’nin Suriye harekâtına ve harekâtın “Kürt müttefiklere” yani onların gözünde “Hristiyanları IŞİD zulmünden kurtaran” YPG’ye yönelmiş olmasına tepki,
2- Bir yandan ABD’ye rağmen Rusya ile işbirliği yapan ve onların gözünde artık “ılımlı” İslamcı sayılmayan Erdoğan’a tepki,
3- Bu yolla Trump’a karşı tepkinin yükseldiğini göstermek, görevden alınması için –onların gözünde- Erdoğan’ın avukatlığını yapan Trump’a diğer konuların yanında Türkiye üzerinden de saldırıda bulunmak.
ABD iç politikasında gözler o kadar kararmış ki, kendi iktidar savaşları ve Türkiye ile hükümetler arası ilişkilerdeki çelişkiler nedeniyle 70 yıllık batı ittifakı bağlantısını ve devletten devlete ilişkileri tehlikeye atmaktan çekinmiyorlar.

Ne gibi sonuçlar doğurur?

ABD’li, kaynaklara göre yaptırım tasarısının Senato’dan geçmesi başka koşullar altında daha zor olurdu, çünkü orada çoğunluk Cumhuriyetçilerdeydi ve Senatör Lindsey Graham üzerinde Trump’ın belli bir etkisi vardı. Ancak Ermeni karar tasarısı için kimse garanti veremiyor; Türkiye’ye, daha doğrusu Erdoğan’a tepki orada kendisini gösterebilir. Bu da;
1- Türkiye’nin onlarca yıldır izlediği Ermeni tasarılarını büyükelçiyi çekme, ya da başka bir konuda taviz verme manevralarıyla Senato, ya da Başkan tarafından geri çevrilmesi yoluyla engellenmesi taktiğini zor sokar. Hem Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, hem de Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın anında sert tepkiler vermesi biraz da bu yüzden,
2- Ermeni tasarısının rüzgârıyla Senato’da da yaptırımlardan yana rüzgâr estirebilir. Ancak (Graham’ın dediği gibi) Senato kendi tasarısını oylamak isteyerek Temsilcilerinkini ona göre düzeltilmesi için geri gönderebilir. Temsilciler bunu onaylarsa, ikisinin birden senatodan geçme ihtimali ortaya çıkar,
3- Eğer tasarılar, biri ya da ikisi birden, Senato’da oylanırsa, Başkan Trump’ın önüne gider ve onun da karar vermek için 10 gün süresi kalır.
Bu durum, Erdoğan’ın da, Türkiye’nin de kararını Trump’ın insafına bağlı kılar.
Ama diyelim ki Senato, ya da Trump geri çevirse dahi, ortadaki tablo Türkiye-ABD ilişkilerinde tamiri alacak çatlakların derinleştiğini gösteriyor.
Ankara’da, hükümet katında çıkan tek farklı sesin, Rus yapımı Su-35 uçağının alınması sorulduğunda, “Hayır, bir F-35 ortağıyız” diyen Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a ait olduğuna dikkat çekmek gerekiyor.

Çıkış yolu var mı?

Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin giderek Soğuk Savaş yıllarında olduğu gibi askerden-askere nitelik kazandığı görülüyor. Ancak bu defa askerler arasında da çelişkiler var.
Gerek ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence ile Erdoğan arasındaki 16 Ekim Ankara mutabakatıyla Suriye’deki askeri varlığa, gerekse Türkiye’nin 26 Ekim’de IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’ye karşı düzenlenen harekâtta hava sahası kullanımına izin vermiş olmasının bu durumu yumuşatmadığı anlaşılıyor. Tam tersine Amerikan medyasında, tabii YPG/PKK’nın propagandasının da etkisiyle Türkiye’nin kontrolü altında olması beklenen İdlib bölgesinde, Türkiye sınırına beş kilometre mesafede çoluk çocuk oturan el-Bağdadi’nin Türk güvenlik birimleri tarafından nasıl fark edilmediği ve harekete geçilmediği sorgulanıyor. İşte Temsilciler Meclisinde daha önce eşi görülmemiş oylama sonucunun çıkmasında bu durumun da etkisi var.
Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümetlerinin, özellikle son beş-altı yılda, ABD ile ilişkilerin sadece Cumhurbaşkanı ile Başkan arasında yürütülebileceği yolundaki yanlış değerlendirmesinin de bu sonuçta payı var. Kongre ile ilişkilerin ihmal edilmesi işleri bu noktaya getirdi. Bu ilişkilerin tamiri zaman alacaktır.
Mevcut krize gelinde, ABD’den gelen tepkilerin sertliği, orada da belli bir sıkışmanın yaşandığına işaret ediyor. Uluslararası ilişkilerin düğümlendiği noktalarda ya tatlı dil, ya keskin kılıç devreye girer; kılıçtan kaçınmak, konuşmayı kesmemek gerekiyor. Bugünkü krizden çıkış da diyalog ve diplomasi yolundan geçiyor.

Terrorism and counter-terrorism: Turkey and neighbors

The Turkish role in the U.S. operation on Baghdadi

US President Trump as he was announcing ISIS leader Baghdadi’s death in Syria..

Abu Bakr al-Baghdadi’s suicide during the U.S. military operation to catch him in Syria on October 26 has closed a bloody page not only in the Syria civil war but also in the international struggle against terrorism. The elimination of one of the most brutal terrorist leaders in modern times was carried out by the American commandos, as it was announced on October 27 by U.S. President Donald Trump. As Moscow said, if it was really Baghdadi who killed himself, it is a victory for Trump.
It was a surprise for many circles in the West that Trump also thanked Turkey, as well as Russia, Syria, Iraq and the Syrian Kurds for their cooperation. Throughout the day, there was this social media campaign implying that Baghdadi was stopped by the Americans, thanks to the intelligence supplied by the YPG/PKK and that otherwise, he would make his way to Turkey. Revealing that Turkish airspace was also used by eight U.S. helicopters carrying out the operation, Trump said that Turks knew where they were heading to and the cooperation was “terrific”.
The Turkish Defence Ministry said U.S. counterparts contacted them on the night of October 26; the requests, reportedly, were met “within the spirit of Alliance and strategic partnership” and the Turkish troops in the area were warned. News reports are stating that the Turkish troops in Syria’s Idlib area withdrew towards the Turkish border before the U.S. operation. President Tayyip Erdoğan said that “Having paid the dearest price in the fight against Daesh, PKK/YPG, and other terrorist organizations, Turkey welcomes this development”.

The Turkish role: was Incirlik used?

Trump underlined in his statements that neither Russia nor Turkey and others were given any details about the secret operation; they did not ask either.
Following Trump’s words about the Turkish contribution, the questions focused on whether Turkey’s strategic Incirlik airbase, which is open for anti-ISIS coalition operations since 2015 and which is close to the operation area, was used at all in the U.S. commando operation. A high-ranking security source, who asked not to be named, told YetkinReport that Incirlik was not used in the operation but that the air space was coordinated between the Turkish and U.S. militaries.
Military experts say that the Turkish air space might also be used for U.S. planes and helicopters patrolling in the area for search-and-rescue operations, just in case.
A military analyst told YetkinReport that Americans might have missed Baghdadi during an August 31 raid in certain areas of Syria’s Idlib province, and not let Russia or Turkey know. And they might have chosen to cooperate this time, because of the failure of that operation.

The doubt raised by “General Mazloum”

The suspicions speculated about Turkey in especially Western social media throughout the day on October 27, right until Trump mentioned Turkey as cooperator, was partly fueled by “General Mazloum” of the YPG forces (or the SDF) in Syria. Mazloum said that the Baghdadi operation was made possible with the intelligence cooperation between YPG and the U.S. That is amid unconfirmed claims about the involvement of the YPG facilities in Kobane in the Baghdadi operation.
In Ankara, government circles believe that the role of YPG and Mazloum Abdi, (aka. Şahin Cilo, aka. Ferhad Abdi Şahin) was amplified on purpose in order to promote YPG’s declining profile in Syria and his profile as an alternative for armed Kurdish movements from within the PKK. As a result of a military campaign into Syria launched on October 9 against the possibility of the YPG (or PKK) threats across the border, Erdoğan reached a deal with the U.S. Vice President Mike Pence on October 16, and then with Russian President Vladimir Putin on October 22, to push the YPG 30 km away from its borders.
That was followed by Trump praises for Mazloum and Russian Defense Minister Sergey Shoigu having a video conference with him as counterparts, which upset Ankara. When the reasons are asked to the American sources the answer is that they now want to use the YPG as a ground force to protect oil fields from getting into ISIS, or Iranian hands. When it is asked to Russians the answer is that they want to avoid engagement with the YPG and want to convince them to get away from the Turkish border. An alternative scenario in both American and Russian minds could be to convince Mazloum to split from the PKK and set his new Kurdish party in Syria; a highly complicated matter.

Turkey and the ISIS problem

Turkey’s problem with the U.S. over the YPG has started when the former U.S. President Barack Obama picked them as the ground force against ISIS despite Erdoğan’s objections. The U.S. had then started to provide arms, money and military training, which infuriated Turkey further.
Turkey, on the other hand, failed to perceive the ISIS threat with all its dimensions, especially at the beginning, in 2013-2014, taking it as just another Islamist rebel organization like the Moslem Brotherhood. The picture started to change in June 2014 when ISIS militants raided Turkey’s Mosul consulate in Iraq and captured 49 people there, including the Consul General. Turkey opened its bases for the use of the anti-ISIS coalition in June 2015, after Obama picked the YPG as his partner against ISIS. In October 2015 ISIS carried out Turkey’s biggest terror attack in Ankara killing 103 and wounding 500 with two suicide bombers. In 2016 ISIS killed 42 people in Istanbul’s Atatürk airport and 39 people in Istanbul’s Reina club on that new years’ night. In 2016, Turkey carried out its first incursion into Iraq against ISIS strongholds as Jarablus, Dabiq and al-Bab. The second, in early 2018, was against the YPG in Afrin.
The Baghdadi operation lifted another obstacle off of the political solution in Syria, which is the possibility of the establishment of a Kurdish state from within its territories. The operation took place a few days before the talks on a new constitution for Syria on October 30 in Geneva. That created new opportunities for all sides to focus on political solutions rather than proxy wars and a chance to not repeat the former mistakes.

Terör: Türkiye ve çevresindeki güvenlik, terör ve terörle mücadele faaliyeti

Bağdadi’nin ölümünde Türkiye’nin rolü ve sonrası

ABD Başkanı Trump, IŞİD lideri Bağdadi’nin operasyonu sırasında intihar ettiğini açıkladı.

IŞİD’in kurucu lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin 26 Ekim’de ABD komandolarının baskınına uğradığı sırada intihar ettiği 27 Ekim’de ABD Başkanı Donald Trump tarafından duyuruldu. Böylece modern zamanların en acımasız terör örgütünün bütün eylemlerinden sorumlu kurucu lideri ortadan kaldırılmış oldu. Operasyona, IŞİD’in 2013’te kaçırdığı, iddialara göre Bağdadi’nin bizzat tecavüz ve işkence ettiği ve 2015’te Rakka’ya bir hava saldırısında öldürülen ABD’li yardım görevlisi Kayla Mueller’in adı verilmiş.
IŞİD’in alan hâkimiyetinin bir süredir elinden alındığı göz önüne alınırsa, liderinin yokluğunda örgütün canlandırmasının artık zor olduğu anlaşılıyor. Kökeninde ABD’nin Irak işgali, ama özel olarak Suriye iç savaşının bir ürünü olan IŞİD’in kurucu liderinin ortadan kalkması, sadece uluslararası terörle mücadelede değil, aynı zamanda Suriye iç savaşı ve Orta Doğu siyasetinde de bir sayfanın kapanması anlamına geliyor.
Amerikan operasyonunun zamanlaması, Türkiye’nin 16 Ekim’de ABD, 22 Ekim’de Rusya ile sınır güvenliği anlaşmalarına varmasından sonra ve 30 Ekim’de Cenevre’de başlayacak yeni Suriye anayasası görüşmelerinden önce yapılması bakımından önem taşıyor. Bu tip operasyonlar, bu tür takvimlere göre değil, eyleme geçirilebilir istihbarat alındığı anda yapılır; ama Cenevre’deki görüşmeler öncesi yapılmış olması, siyasi sürece yardımcı olacak gibi görünüyor.

Teşekkürlerin perde arkasında ne var?

Trump 47 dakika süren basın toplantısının daha başlarında bu operasyonda tamamen Amerikan güçlerinin kullanıldığını ancak yardım da alındığını açıkladı; Rusya, Türkiye, Suriye, Irak devletleri ile “Suriye Kürtlerine” teşekkür etti.
Burada bir ayrıntı var. ABD’nin 31 Ağustos 2019’da İdlib bölgesine yaptığı hava akınlarını Rusya ve Türkiye’ye haber vermemesi soruna yol açmıştı. Askeri uzmanlar, ABD’nin muhtemelen o zaman da bir istihbarat almış ama Bağdadi’yi elden kaçırmış olabileceğini iddia ediyorlar. Rusya, Türkiye ve Suriye’ye bu defa haber verildiği, ayrıca Türkiye’yle işbirliğine gidildiği anlaşılıyor.
Trump’ın sabah saatlerinde yayınladığı “Az önce büyük bir şey oldu” Tweet mesajı ve ardından Bağdadi’nin öldürüldüğü haberlerinin yayılmasından itibaren dışarıda ve içeride Türkiye’nin rolü üzerine ortaya atılan iddialar kesildi. Bu iddia ve imalar Bağdadi Türkiye’ye kaçmak üzereyken ABD’nin bunu durdurduğundan –özellikle YPG şefi “General Mazlum”un operasyonun ABD ile istihbarat işbirliği sayesinde mümkün olduğu mesajından sonra- Türkiye’ye rağmen yapıldığına dek uzanıyordu.

Türkiye’nin rolü: İncirlik kullanıldı mı?

Trump’ın Türkiye hava sahasının kullanıldığını, Ankara’nın sekiz Amerikan helikopterinin nereye gittiğini bildiğini ve hiçbir sorun çıkmadığını söylemesinden sonra ise sorular İncirlik üssünün kullanılıp kullanılmadığı üzerine yoğunlaştı.
Güvenlik kaynaklarının YetkinReport’a verdiği bilgiye göre, Amerikalılar İncirlik üssünü kullanmadılar. Ancak alçaktan uçuş düzeninde- Türk hava sahasından da yararlanıldı. Milli Savunma Bakanlığı, ABD ile bu konuda irtibat kurulduğunu, bu çerçevede bölgedeki birliklerin de uyarıldığını açıkladı. Nitekim İdlib bölgesindeki birliklerin beş kilometre kadar Türk sınırına doğru çekildiği haberleri alındı.Türk hava sahasının Hatay mı, yoksa Kobani-Cerablus hattı üzerinden Şanlıurfa-Gaziantep sınır hattında mı kullanıldığı hakkında doğrulanmamış haberler var; resmî açıklamayı beklemekte fayda var. (*)
Henüz ayrıntıları belli olmamakla birlikte, operasyonun ters gitmesi, örneğin helikopterlerden bir ya da bir kaçının düşmesi halinde devreye girecek arama-kurtarma-tahliye birlikleri Akdeniz üzerinde ve Türkiye hava sahasında uçuş halindeydiler.

IŞİD ve Türkiye

Türkiye’nin IŞİD operasyonuna izin verme düzeyinde de olsa katkı vermesi olumlu oldu. Eğer gün boyu iddia edildiği gibi Türkiye’ye haber dahi verilmemiş olsaydı, bu ciddi bir karşı propaganda kampanyasına malzeme yapılabilirdi.
Trump’ın açıklaması ardından Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yayınladığı mesajda “DAEŞ liderinin öldürülmesi terörle ortak mücadelede dönüm noktasıdır” demesi, İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un ABD operasyonuna memnuniyetle destek olunduğunun açıklaması, Türkiye’nin üzerine düşürülen IŞİD gölgesini kaldırmayı da amaçlıyordu.
Aslında AK Parti hükümeti IŞİD tehlikesini gerçek boyutlarıyla, biraz geç, belki 2014 Musul Başkonsolosluğu baskınından sonra algılamaya başladı. 2015 Suruç ve Diyarbakır saldırıları sonrasında IŞİD’e karşı uluslararası koalisyona İncirlik, Batman ve Diyarbakır üslerini açtı. 2015’te Ankara’da 103 kişinin öldürülüp 500 kişinin yaralandığı tarihimizin en büyük terör saldırısı, 2016’daki Atatürk havalimanı ve 2016’yı 2017’ye bağlayan gece İstanbul’daki Reina saldırısı Türkiye’nin de IŞİD teröründen aldığı korkunç paylar oldu. Bu acı tabloda, özellikle başlarda, IŞİD’in de Müslüman Kardeşler gibi Esad rejimine karşı savaşan cihatçı örgütlerden biri olarak görülme hatası ve ihmaller de rol oynadı.

Eski hatalar yeni sayfada tekrarlanmamalı

Erdoğan hükümetlerinin Suriye siyasetinde, özellikle de 2015-2016 yıllarına dek olan bölümde hataları oldu; bu hataların bedeli de milletçe ödendi, ödeniyor. Ancak şimdi yeni bir sayfa açılıyor. Geçtiğimiz iki hafta içinde YPG/PKK’nın Suriye’de bir devlet kurma girişimi önlendiği gibi, 27 Ekim harekâtıyla IŞİD halifeliği tehdidi de ortadan kalktı.
Erdoğan’ın, özellikle de 22 Ekim’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı mutabakatın temel noktalarından birisini Suriye rejimiyle irtibat kurma oluşturuyor. Oysa 2011’de Türkiye’nin Suriye iç savaşına taraf olmasındaki temel hedef Suriye rejiminin devrilmesiydi. Karşılığında Türkiye, Suriye masasında aslî aktörler arasında yerini alıyor. En azından hatalardan dersler çıkarılmaya başlandığını anlıyoruz.
YPG/PKK sözcüsü “General Mazlum” kod adlı Mazlum Abdi, ya da Ferhat Abdi Şahin şu sıra Batı medyası ve ABD’deki Trump-karşıtı çevrelerce aziz mertebesinde gösteriliyor. Nedenleri arasında, son beş yıldır IŞİD’e karşı ABD’nin lejyoner gücü gibi savaşan YPG/PKK güçlerinin aniden ortada bırakılma travması yaşamaması, şimdi de petrol bekçiliği yaptırılma çabası, Suriye/Rusya saflarına geçişin önlenmesi ve PKK’ya alternatif lider arayışı da bulunuyor.
Ancak Türkiye’nin ABD ve Rusya anlaşmalarıyla önüne çıkan fırsatı iyi değerlendirmesi ve Suriye’de siyasi çözüme odaklanmasında hem Türkiye’nin iç barışı, hem bölgesel çıkarları bakımından fayda var.

(*) 28 Ekim 2019 saat 14.45’te güncellendi.

Terör: Türkiye ve çevresindeki güvenlik, terör ve terörle mücadele faaliyeti

Trump ve Putin’in “General Mazlum” ilgisinin gerçek nedeni

YPG’li “General Mazlum”u Suriye’li Kürtlerin komutanı olarak muhatap alıp müzakere eden sadece Türkiye’nin NATO müttefiki ABD’nin Başkanı Donald Trump olmadı. Hükümet sadece ABD’ye tepki gösterse de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in de ilgisi büyük.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu 25 Ekim’de, Trump’ın bir gün önce “general” ile konuştuğunu ve “Görüşmek için sabırsızlandığını” söylemesi üzerine ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu arayıp durumu protesto etmişti. Adalet Bakanı Abdülhamit Gül gibi o da Mazlum Kobani’nin ABD’ye girerse tutuklanmasını ve İnterpol bülteniyle arandığı Türkiye’ye verilmesini istiyordu. Trump bunun üzerine aynı gün içinde, inadına “Mazlum’la konuşmaktan gerçekten memnun oldum” diye bir başka Tweet mesajı yayınladı, bir de Türkiye’yi “Güvenli Bölge dışında Kürtlere ateş etmemesi” için uyardı.
Oysa bir gün önce 23 Ekim’de Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu, askeri üniforması içinde ve yanında Genelkurmay Başkanı Valery Gerasimov ile komutalar olduğu halde “SDG şefi Mazlum Abdi ile bir video konferansı yapmış ve dahası bunu da medya ile paylaşmıştı. Putin’in Soçi’de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile sınır boyunca Güvenli Bölge anlaşmasını ilan etmesinden bir gün sonra yani. Ancak ne Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun, ne de Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın Rus muhataplarını arayıp protesto ettiğine dair bir bilgi var.

Neler mi oluyor?

Amerikalılara sorduğunuzda YPG/PKK güçlerine bu defa da Suriye’deki petrol sahalarının hem IŞİD, hem de İran’dan korunması için ihtiyaç olduğu, hem bu yolla Rusya destekli Suriye rejimi saflarına geçmelerinin engellenmeye çalışıldığı yanıtını alıyorsunuz. Bir açıdan baktığınızda, beş yıl binlerce kamyon dolusu silah ve NATO standardında askeri eğitim verdikleri binlerce militana şimdi de petrol yataklarının bekçiliğini yaptırma, böylece el altında tutma planı olduğunu düşünebilirsiniz.
Ruslara sorduğunuzda aldığınız yanıt ise, 150 saatlik Soçi mutabakatının biteceği 29 Ekim saat 18.00’e dek bütün YPG/PKK güçlerinin sınırın 30 kilometre ötesine geçirilmesini “zor yoluyla” değil “ikna yoluyla” yapmaya çalıştıkları oluyor. Bu açıklamaya da bir açıdan baktığınızda Putin’in, Suriye’de çatışma ortamını körüklememek için YPG yetkilisini savunma bakanına muhatap edip pohpohlayarak Erdoğan’ın sınırdan uzaklaştırma talebini yerine getirme, ama aynı zamanda el altında tutmaya çalıştığını düşünebilirsiniz.
Ancak her iki tarafla da konuştuğunuzda daha derinlerde başka bir gözleme varmak da mümkün: Hem ABD, hem de Rusya, PKK’nın Suriye’de (ABD sayesinde büyüyen) varlığını ve etkisini kabul etmiş ve bunun PKK’dan kopmasını sağlayarak ayrı bir yapıda, terörizmi reddeden, siyasi bir muhatap olarak alınabileceğini düşünüyor. Hatta Almanya ve Fransa başta olmak üzere belli başlı AB ülkelerinin dahi bu umudu beslediği gözlenebiliyor. ABD’nin PKK’nın çekirdek kadrosu sayılan Cemil Bayık, Murat Karayılan ve Duran Kalkan’ın başına ödül koyarken “General Mazlum”u dünya çapında bir kahraman olarak öne çıkarmaları rastlantı sayılmaz.

Mazlum PKK’ya alternatif lider adayı mı?

Sadece ABD ve AB için değil, Rusya için de, “Suriyeli Hristiyanları IŞİD zulmünden kurtaran kahraman” olarak lanse edilen “General Mazlum’un” PKK içinden PKK’ya alternatif bir lider adayı olarak görüldüğü anlaşılıyor. Nitekim bu konuları görüştüğüm üst düzey diplomatik kaynaklardan biri, “Neden olmasın?” dedi; “Yaser Arafat da, Ben Gurion da bir zamanlar terör eylemleri yönetiyordu, ama bir aşamada tercihlerini siyasetten yana kullandılar.”
Peki, hem Batı, hem Rusya, “General Mazlum”u artık adı çıkmış PKK’dan ayrı bir konumda görmek istiyor da Kandil ve Brüksel’deki PKK şefleri bu stratejiyi görüp önlem almayı akıl edemiyor mudur sizce? Örneğin, PKK Mazlum Abdi’nin bu planı kabul etmesine görünüşte tepki gösterse de böyle bir kopmaya izin verip, sonra yeniden birleşmek üzere siyasi bir manevraya giremez mi? Başka türlü de sorabiliriz. Abdullah Öcalan ile 12 yaşında tanışmış, yanında yetişmiş, bütün hayatını PKK yapısında, sadece Türkiye sınırlarındaki silahlı terör eylemlerinde değil, Avrupa’daki diplomatik faaliyetinde de geçirip 52 yaşında örgütünü ABD ve Rusya ile muhatap eder konuma getirmiş Mazlum Abdi, şimdi örgütüne ihanet eder mi?
Yine isminin saklı kalması şartıyla konuşan bir diplomatik kaynak, “Ama” diye kayıt düşüyor; “ABD Başkanı sizi de dünya kamuoyu önünde “general” diye muhatap alsa, siz de Rus Savunma Bakanıyla video konferansta müzakere ediyor olsanız, belki sizin de davranışınız değişebilir.”

Bir ihtimal daha var

Yoksa ABD istihbaratı da, Rus istihbaratı da, belli başlı Avrupa istihbarat örgütleri de “Generalin” kim olduğunu biliyor. Mazlum Kobani, Mazlum Abdi, Şahin Cilo takma isimlerini kullanan Ferhat Abdi Şahin diye kayıtlarda geçiyor ama bu ismi dahi ona Öcalan’ın verdiği, asıl isminin Mustafa Abdi bin Halil olduğu söyleniyor. 1967 Suriye, Afrin doğumlu. Öcalan’ın 1979 Ağustosunda kaçak yollardan Suriye’ye geçtiğinde kaldığı evlerden birinin çocuğu olduğu bilgisi var, evlatlığı olduğu yakıştırmasının kaynağı bu. 2011’de Suriye iç savaşının çıkması üzerine de PKK’nın Suriye kolu PYD’nin silahlı gücü YPG sorumluluğuna getirilmiş. IŞİD’in 2014 Kobani kuşatması sırasında Erdoğan-Obama anlaşmazlığı üzerine Amerikalılarla temas kuran da o olmuş. Keza, Amerikan Özel Kuvvetler Komutanı Raymond Thomas’ın 2015’te YPG’nin terör örgütleri listesinde olan PKK ile ilişkisinin bilindiği uyarısı ve talebi üzerine SDG diye içinde “demokrasi” geçen bir ismi bulan da yine Abdi Şahin.
Hem Trump, hem Putin’in ilgisinin altında yatan nedenlerde iki ihtimal öne çıkıyor.
Birincisi, son beş yıldır IŞİD’le mücadelede yer aldıktan sonra işlevini tamamlayan YPG/PKK’nın tepkisini zamana yayıp hafifletmek, o arada da Türk ordusunun ateş gücünden koruyarak kendilerine can borcu duymasını sağlamak.
İkincisi ise Erdoğan’ın ekonomik ve askeri yaptırımlar dâhil her şeyi göze alarak giriştiği harekât sonucu ABD ve Rusya ile ayrı ayrı anlaşarak engellediği Suriye’de Kürt devleti kurma girişimini, başka yollardan, gerçekten ya da görünüşte PKK’dan kopararak sağlamak. Neticede, YPG/PKK’yı Suriye’de büyüten ABD oldu ama “yeni” Suriye’nin federatif yapısında Kürt özerkliğinin de olabileceğini, yazılı olarak söyleyen tek ülke de Rusya.
Bu toz duman içinde hiçbir şey ilk bakışta göründüğü gibi olmayabilir. Bir yandan da herşey “keşke sekiz yıl önce Suriye iç savaşına böyle taraf olmasaydık” dedirtiyor, değil mi?

The Middle East Political and Economic Affairs

Erdoğan and Putin won in Syria. Who’s the loser?

Turkish President Erdoğan (L) and Russian President Putin seem tired but happy after 6-hour long talks in Sochi on October 22. (Photo: Turkish Presidency)

Following the U.S. President Donald Trump, Turkish President Tayyip Erdoğan has convinced Russian President Vladimir Putin not to allow the establishment of a Kurdish state in Syria; and Putin convinced Erdoğan to cooperate with the Syrian regime, if not personally with Bashar al-Assad.
Two hours before the expiry of a 120-deadline deal between the U.S. and Turkey ended on October 22, Turkey cut a similar deal with Russia with a deadline of 150-hours for clearing the remaining parts of Turkish-Syrian border the elimination from YPG forces, the Syria branch of the outlawed Kurdistan Workers’ Party (PKK). Turkish and Russian ministers Mevlüt Çavuşoğlu and Sergey Lavrov read the 10-point Memorandum of Understanding (MoU) which was agreed on by Erdoğan and Putin during 6-hours long talks in the Russian Black sea resort of Sochi.
In this memorandum, parties agreed that Russian and Syrian forces start, as of noon on October 23, the 150-hour process to eliminate YPG/PKK forces from a 30-km-deep zone extending from the Euphrates River to the Iraqi border for a total of 440 km. The 120-km of it is already under Turkish military control as a result of the Peace Spring campaign launched on October 9 and stopped on October 22 as the U.S. forces evacuated the area from the YPG/PKK forces which they have been using as their ground force against ISIS since 2014. After the 150-hrs period, which ends at 18.00 hrs Turkish time (16.00 GMT) Russian and Turkish forces will patrol the same area at 10-km-deep, except the city of Qamishli near Iraqi border which is already under partial control of the Syrian regime. Russia also accepted to evacuate the towns of Manbij and Tel Rifaat from the YPG/PKK, leaving no settlement areas near the (total of 910 km) Turkish Syrian border under the control of the Kurdish militant group.

Erdoğan won, Putin won more

Erdogan has thereby achieved his goal – which he has been insistent about – of removing the YPG/PKK presence from its border with Syria. It was clear that Putin wouldn’t send Erdoğan empty-handed from the Sochi meeting when he invited him to Sochi during the telephone call from Erdoğan on October 16, following Trump’s revelation of his scandalous letter and U.S. Congress’s demands of more sanctions. It was Putin who set the date for October 22, a day before the U.S. Vice President Mike Pence set the 120-hrs deadline with Erdoğan in Ankara on October 17.
Erdoğan here has managed to more or less succeed in his highly risky game of playing the Russian and U.S. cards against each other. Persistent Turkish diplomacy, involving the use of military power, despite the cost of harsh reactions from Western allies and facing economic sanctions, has eventually worked.
So, did Putin help Erdoğan get what he wanted because he wants the best for Turkey, pro bono? Of course not. Putin is considered as the biggest winner of the Syria crisis all over the world; Syria crisis turned into a ticket for Moscow to have its comeback to the Middle East after decades. And he’s taken something he wanted from Erdoğan, something important: the promise to get through this process in cooperation with the Syrian regime from now on.
What points out to this in the Memorandum is a reference to the Adana Agreement Turkey and Syria in 1998 after Damascus had to extradite Öcalan upon Turkish pressure which led to his arrest in 1999. In article 4 of the MoU, Russia’s “facilitator” role is underlined; this expression is used in diplomacy as a lighter form of mediation. And Moscow’s “facilitator” role had been unveiled last week by Russia’s Syria Special Representative Aleksandr Lavrentyev when he said that Turkish and the Syrian governments were in “real-time” communication via their foreign and defence ministries and intelligence services.

Towards the Geneva talks on Syria

The Adana Agreement has certain implications in this context. It suggests Turkish cooperation with the Assad’s regime in Syria. This might explain Erdoğan’s sweet-sour mimics during the Press Conference and the look Putin gave him as if to say “OK, but we’ve agreed now, right?”
Putin also knows well that Erdoğan had gotten involved with the Syria issue with completely different goals in mind. According to his plan, al-Assad would go and the Baas regime would topple down, and a new government, preferably Muslim Brotherhood-leaning, would replace it. Now, even if it’s not going as far as being friends with al-Assad, he’s still given his word to Putin that he will cooperate with the Baas regime.
The 150-hour process will end on October 29 and a day later, on October 30, talks on the new Syrian constitution will begin in Geneva: this is no coincidence. This plan was hinted at the end of the Astana Process talks between Erdoğan, Putin and Iran’s President Hassan Rouhani on September 16 in Ankara. Now that Putin has driven the U.S. out of Syria and made shown he’s got the upper hand in the field (both to Trump and Erdoğan) is now increasing the influence he has over Syria’s political future.

So, who’s the loser?

It’s possible to say that though it’s unclear how much he’ll stay in power, even Bashar al-Assad could be regarded on the winner side. He said “no way” to Putin on the phone after the Sochi deal, but he knows he cannot keep his seat without Putin’s backing.
Even U.S. President Trump, though he had to leave Syria to Russia, has won a little. His decision to withdraw the troops from Syria and his incessant repeating of how much money the U.S. poured into wars in the Middle East could work in his advantage in the 2020 elections.
For now, three parties look like they’ve lost the game. The biggest loser is the YPG/PKK who has been preparing to announce autonomy under the U.S.’s wings have suddenly found themselves out in the open. U.S. Secretary of Defence Mark Esper has welded his way out of a confrontation at the end of the 120-hour agreement process with Turkey, saying that they funded the Kurdish militants to fight ISIS, “not so they can build a state”. This was not the first example of the U.S. and other influential forces in the region inciting the Kurdish armed groups to rise up against regional governments and then letting them down. It would be wise to take the news that “Syrian Kurds have been applauded in Congress” with a pinch of salt: this is politics and the winds of change could blow anywhere, anytime.
Of course, it’s possible to consider Israeli President Binyamin Netanyahu as one of the losers in this context: he was vehemently supporting the founding of a Kurdish state as a buffer zone between Israel and Iran.
The European Union is not exactly a winner either. The EU encountered this crisis during one of the heaviest blows of its existence: the Brexit talks. Most of the EU attention was focused on that, and that may be the reason behind why its reactions and statements were falling behind the fast-paced developments. The fear of return of their ISIS member citizens, the fear of refugees and the fear of PKK militants possibly taking actions in their countries could be among the reason why the EU countries have reacted harshly towards Turkey.

The danger’s still there

Yet the dark clouds are still hovering over Turkey. Erdoğan’s realized too late (that is if he did) that his belief that he could solve just about anything with the U.S. President, ignoring the congress was wrong. And because he took so long to realize it, there is now an anti-Turkish sentiment overtaking Congress, due to an anti-Erdoğan sentiment in the first place. The economic sanctions if imposed could hurt Turkey, who is already trying to pull itself together economically. They will especially affect banking, as well as companies doing imports and exports.
There are also serious questions about the return of Syrian refugees to their homes in the suggested Safe Zone. How will Turkey find fund to build villages and towns for refugees in case of lack of international cooperation?
The reactions of the EU public opinion and Turkey’s isolation are ongoing, which can change soon as common interests dominate. But Turkey’s strategic goal was to prevent the founding of a Kurdish state by the PKK at the Syrian-Turkish border. And that goal seems to have been reached, at least for now, through agreements with Russia and the U.S. Under the circumstances, that’s a success.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler

Suriye’de Putin kazandı, Erdoğan kazandı. Peki, kim kaybetti?

Erdoğan ABD’den sonra Rusya’yı da Suriye’de PKK’nın Kürt devleti kurmasına izin vermemeye ikna etti. Putin de Erdoğan’ı Suriye rejimiyle işbirliğine. (Foto: Cumhurbaşkanlığı)

ABD ile varılan 120 saatlik anlaşmanın bitimine iki saat kala, Türkiye bu defa Rusya ile Suriye sınırının YPG/PKK güçlerinden temizlenmesi için 150 saatlik bir anlaşmaya vardı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile Türk heyetini Soçi’de ağırlayan Rusya devlet Başkanı Vladimir Putin tarafından 6 saatlik görüşmeler ardından yayınlanan Mutabakat Muhtırasını iki ülke dışişleri bakanları Mevlüt Çavuşoğlu ve Sergey Lavrov okudu.
Buna göre, 23 Ekim saat 12.00’den itibaren 150 saat içinde Rus ve Suriye birlikleri Fırat nehrinden Irak sınırına dek uzanan 440 km boyunca (Barış Pınarı harekât bölgesi hariç) YPG/PKK güçlerini 30 km derinlikte bir alanın dışına çıkaracak. Bu süre dolunca da bu defa Türk ve Rus birlikleri aynı bölgede, Irak sınırına yakın Kamışlı dışında 10 km derinlikte devriye gezecekler. YPG’lilerin Münbiç ve Tel Rıfat’tan çıkarılmasının taahhüt edilmesi de ilginç, bu yolla Fırat’ın batısında yer alan Afrin ve Cerablus operasyon alanları birleştirilmiş
Böylece Erdoğan, öteden beri ısrarlı olduğu şekilde YPG/PKK varlığını Suriye ile sınır bölgesinden uzaklaştırma hedefine ulaşmış oldu. Milli Savunma Bakanlığı 120 saatlik hedeflere ulaşıldığını, Barış Pınarı harekatının durdurulduğunu ilan etti. (*) Putin’in Erdoğan’ı Soçi’den eli boş göndermeyeceği belliydi. Özellikle de Erdoğan, ABD başkanı Donald Trump’ın skandal mektubu açıkladığı, Halkbank davasının yeniden açıldığı ve ABD Kongresinde yeni yaptırımların istendiği 16 Ekim günü kendisini aradığında 22 Ekim’de Soçi randevusu verdiğinde.
Böylece Erdoğan, çok riskli oynadığı ABD ve Rusya’yı birbirine karşı koz gösterme oyununu büyük ölçüde başardı. Batılı müttefiklerini karşısına alma pahasına izlenen, askeri güç kullanımı takviyeli ısrarcı diplomasi yöntemi, ekonomik yaptırımları göze almak pahasına uygulanarak sonuç getirdi.

Erdoğan kazandı, Putin daha çok kazandı

Peki, Erdoğan’ın istediğini almasına yardımcı olan Putin bunu Türkiye’nin iyiliğini çok istediği için karşılıksız mı yaptı? Tabii ki hayır. Dünyanın dört köşesinde Suriye krizinin nen büyük kazananı olarak görülen Putin de Erdoğan’dan istediği bir şeyi, önemli bir şeyi almış durumda: bütün bu süreci artık Suriye rejimiyle işbirliği içinde yürütme sözü.
Muhtırada 1998’de, Abdullah Öcalan’ın sınır dışı edilmesi ardından Türkiye ve Suriye arasında imzalanan Adana Anlaşmasına yapılan atıf buna işaret ediyor. 4’üncü maddede Rusya’nın “kolaylaştırıcılığından” söz ediliyor; bu deyim diplomaside arabuluculuğun bir kademe hafif şekli olarak kullanılır. Zaten Moskova’nın “kolaylaştırıcılığı” ile Türkiye ve Suriye hükümetlerinin dışişleri ve savunma bakanlıkları ile istihbarat örgütleri arasında “gerçek zamanlı” irtibatta olduğu, Rusya’nın Suriye Özel Temsilcisi Aleksand Lavrentyev tarafından geçen hafta açıklanmıştı.
Adana Anlaşması demek, Türkiye’nin Suriye’deki Beşar Esad rejimiyle terörle mücadele konusunda işbirliği yapması demek. Basın açıklaması sırasında Erdoğan’ın yüzündeki burukluğun, Putin’in ona elini sıkmak için uzatırken “Tamam ama anlaştık, değil mi?” gibilerinden bakmasının nedeni bu. Malum, Erdoğan Suriye konusuna Esad’ın gitmesi, Baas rejiminin yıkılması, yerine de tercihan Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir iktidarın gelmesi fikriyle girmişti. Şimdi Esad’la dost olması gerekmese de Baas rejimiyle işbirliği sözü vermiş durumda Putin’e.
150 saatlik sürenin 29 Ekim’de bitişinin ertesi günü 30 Ekim’de Cenevre’de yeni Suriye Anayasası görüşmelerinin başlayacak olması da tesadüf değil. Putin, ABD’nin Suriye’den çıkmasını sağlayıp, sahada üstünlüğün kendisinden geçtiğini (Trump’a da, Erdoğan’a da) gösterdikten sonra, şimdi Suriye’nin geleceğine dair siyasi görüşmelerdeki ağırlığını da artırıyor.

Peki, kim kaybediyor?

Ortaya çıkan tabloda, yerinde ne kadar kalacağı belli olmasa da bir ölçüde Beşar Esad’ın kazandığını söylemek dahi mümkün. Anlaşma sonrasında telefonda Putin’e “mümkün değil” demiş ama Putin olmaksızın koltuğunu koruyamayacağını dünya biliyor.
ABD Başkanı Trump’ın bile, Suriye’yi Rusya’ya bırakmak zorunda kalsa da belli açılardan kazançlı çıktığı söylenebilir. Suriye’den asker çekme kararı ve Orta Doğu savaşlarına ne kadar para döküldüğünü durmaksızın söylemesi 2020 seçimlerinde işine yarayabilir.
Şimdilik oyunun üç kaybedeni görülüyor. En büyük kaybedeni PKK. ABD’nin kanatları altında Suriye’de özerk bir devlet kurma eşiğinde olan PKK’nın Suriye kolu PYD ve silahlı gücü YPG, bir anda kendilerini ortada buldular. ABD Savunma Bakanı Mark Esper, 120 saatin bitimi ardından “Biz onlarla IŞİD’le mücadele için işbirliği yaptık, devlet kursunlar diye değil” deyip çıktı işin içinden. Başka bir yazının konusu olabilir ama bu, silahlı Kürt hareketlerinin başta ABD olmak üzere bölgedeki hükümetlere karşı ayaklandırılıp sonra ortada bırakılmasının ilk örneği değildi. Bugünlerde “Suriyeli Kürtler Kongre’de alkışlarla karşılandı” haberlerine de fazla itibar etmemek lazım; siyaset bu, bir rüzgârla değişir bütün işler. Tabii İran ile arasında Kürt devleti kurulması fikrini şiddetle destekleyen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu da bu çerçevede kaybedenler arasında saymak mümkün.
Avrupa Birliği de kazananlar arasında sayılamaz. AB, bu krize tarihinin en ağır kan kaybı olan İngiltere’nin kopuşu, Brexit müzakereleri sırasında yakalandı. Dikkatinin çoğu oradaydı ve bu nedenle gerek verdiği tepkiler, gerek çıkışlarıyla –belki bir tek Alman Şansölyesi Angela Merkel dışında- gelişmelerin gerisinden geldi. Türkiye’ye AB ülkelerinden verilen sert tepkilerin gerekçeleri arasında IŞİD korkusu, göçmen korkusu ve PKK’lıların kendi ülkelerinde eylem yapabileceği korkusunu saymak mümkün.

Tehlike geçmiş değil

Ortaya çıkan bu tabloya rağmen Türkiye’nin üzerindeki kara bulutlar henüz dağılmış değil. Erdoğan’ın her işi ABD Başkanıyla çözebileceği yanılgısını –eğer fark ettiyse- çok geç fark etmesi nedeniyle Kongre’de daha çok Erdoğan karşıtlığından kaynaklanan bir Türkiye karşıtlığı var. Ekonomik yaptırımlar zaten toparlanmaya çalışan Türk ekonomisine ağır hasar verebilir; özellikle de bankacılık ve ihracatçı, imalatçı şirketler alanında.
Bu koşullar altında Türkiye’nin Suriyeli göçmenlerin dönüp yeni köy ve kasabalara yerleşme planını nereden bulunacak bütçelerle karşılayabileceği ciddi bir soru.
Siyasette rüzgâr değişir dedik ama AB kamuoyundaki tepkiler de Türkiye’nin uluslararası toplulukta yalnızlaşma süreci devam ediyor. Ancak stratejik hedef Suriye sınırında PKK’nın bir Kürt devleti kurmasını engellemekti, o da hem Rusya, hem de IŞİD’i PKK’ya vurdurtan ABD ile anlaşmalar üzerinden şimdilik engellenmiş görünüyor; mevcut koşullarda bu da başarıdır.

(*) 23 Ekim 2019 saat 08.45’te güncellenmiştir.

The Middle East Political and Economic Affairs

Russia helps Turkey-U.S. deal, takes control in Syria

Putin, Erdoğan and Rouhani posing to cameras after a syria meeting in Ankara on September 16.

According to diplomatic sources who want to stay anonymous, Russia played a key role in the deal between Turkey and the U.S. on October 17 for a possible Safe Zone in Syria, as the deadline for U.S. to evacuate YPG/PKK militants from Turkish operation area in return ceasing the fire expires on October 22 night. Hereunder, the Syrian Democratic Forces (SDF) officials got in touch with Russian authorities in Syria prior to the Turkish military campaign launched on October 9 and asked for air cover in case Turks and Americans reached an agreement. Russians told SDF that they would not provide protection for them in North-East Syria. Pointing at the role of Turkish diplomatic initiatives on Russia’s decision, same sources claimed that the SDF, having its main body and command consisting of YPG/PKK reportedly assessed that hard resistance to Turkish army could give heavy damage to them without air cover so reportedly decided to get into contact with the government halfway instead.
Reuters reported from Beirut on October 8 that “Kurdish authorities in Syria” had contacted Damascus to stand against the U.S. because the U.S. had “stabbed them in the back”. On the same day, U.S President Donald Trump praised Turkey’s importance to the western alliance NATO in a series of tweets. He also announced his November 13 White House invitation to Turkish President Tayyip Erdoğan.

Trump’s maneuvers backfired

One of the aims in this maneuver was to attempt to gain time and hinder Turkey’s campaign. National Defense Minister Hulusi Akar had informed Erdoğan on September 30 National security Council (MGK) meeting that Turkish military was ready for the campaign. Erdoğan gave signals of that a day later during the parliament’s yearly opening, on October 1. Turkey was to act in harmony with its “NATO allies”. Akar pronounced this decision to U.S. Secretary of Defence Mark Esper on October 3 and to Turkish Chief of Staff Yaşar Güler to his American counterpart Mark Miley on October 4. Erdoğan’s top Foreign Policy and Security Adviser İbrahim Kalın forwarded the same message to Trump’s newly-appointed National Security Advisor Robert O’Brian, the same day. Trump was trying to ease the anti-Erdoğan sentiment in Congress and hinder Erdoğan’s campaign decision at the same time.
But something happened a few hours after Trump extended his invitation to Erdoğan, as the day turn from October 8 to October 9 in the Turkish time zone. Trump had a phone call with the SDF official ferg-hat Abdi Şahin, also using nicknames of “General Mazloum”, “Mazloum Kobani” and “Şahin Cilo” totalk about possible ways to avoid a Turkish action into Syria. Şahin requested an official “ceasefire deal” with the Turkish government. Şahin’s was a double-sided tactic. Should Turkey accept it, the PKK would secure the stay of American forces in Syria, continue to protect them in exchange for them not collaborating with the Russia-backed Syrian government, and also the deal would mean that Turkey would have recognized the YPG/PKK as an official counterpart. Trump sent this proposal as attached to his letter Erdoğan on October 9. On the same day, Kalın had O’Brian on the phone; the subject was announced as being about Erdoğan’s visit to White House on November 13. Whether this discussion was a distraction tactic, only time will tell. Because a few hours later, upon Erdoğan’s order, the Turkish military campaign into Syria began at 16.00 hours on October 9.
The campaign was conveyed officially to the U.S. Administration via a phone call by Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu to U.S. Secretary of State Mike Pompeo. The important detail here is that Çavuşoğlu notified his collocutors in the Astana Process, Russian and Iranian Foreign Ministers Sergey Lavrov and Javad Zarif, before he notified his U.S. colleague, despite being NATO allies, showing the distrust in between.

Putin moved to fill in

Two more developments ensued: Erdoğan called Russian Head of State Vladimir Putin on October 9, told him about the campaign and praised “Russia’s constructive attitude”. On October 10, Syria’s Vice Foreign Minister Faysal Mikdad stated that they would “not enter any dialogue with the Kurdish forces that betrayed the country”. Damascus had deported PKK leader Abdullah Öcalan in 1998 with Turkish pressure, thus helping his arrest in 1999 with the cooperation of Turkish intel service MIT and the CIA. Now backed by Russia, Syrian government was forcing the PKK to return home, but this time on its own accord. Indeed, on the fifth day of Turkey’s “Peace Spring” campaign, on October 14, SDF announced that they reached a deal with Bashar al-Assad’s regime.
Trump approved sanctions against Turkey on that same day, which was found inadequate by the Congress.
Erdoğan declared on October 15 that Turkish troops were about the start the military operation to give an end to the YPG/PKK control over the Syrian town of Manbij. Three other important developments took place on the same day. Troops carrying Russian and Syrian flags entered Manbij. Erdoğan’s first reaction was that it was normal, as Manbij was Syrian territory – which was the correct reaction. Secondly, Turkish and Russian troops did a joint patrol for the first time, around Manbij. Furthermore, Putin’s Syria Special Envoy Aleksandr Lavrentyev announced that Turkey and Syria were in “real-time” contact foreign and defense ministries and intelligence agencies.
Russia was demonstrating that it would not let a power vacuum manifest itself in Syria. On the next day, on October 16, Trump declared that he will be withdrawing his troops in Syria. He also made mention of the PKK for the first time, saying that they had “taken their money” so far and fought ISIS, but that they were now siding with Russia.
On that same day, on October 16, certain developments in Washington came rather hard upon Turkey. The Halkbank case was reopened and a sanctions projection demanding an investigation of Erdoğan and his family’s wealth and assets was proposed to Congress. Another interesting development was that Trump revealed the arrogantly humiliating October 9 letter he wrote to Erdoğan to Congress members he invited to the White House.

Tense talks in Ankara

Meanwhile, US Vice President Michael Pence and his team were on their way to Ankara. Erdogan angrily said he would not meet Pence, but would only see Trump. Trump’s letter disclosure and new sanction proposals were heavily discussed among Turkish and American delegations who have been engaged in technical preparations for days. (Sources point out that common acquaintances of former İbrahim Kalın and US Special Envoy to Syria and former Ambassador to Ankara Jim Jeffrey have made a positive contribution.)
Meanwhile, Erdogan had another phone conversation with Putin on October 16. Putin, who invited Erdogan to meet in Sochi on October 22, sent his special representative Lavrentyev to Ankara. On October 17, while Pence and his delegation were waiting to meet with Erdogan, Kalın was meeting with Lavrentyev between delegations in another chamber of the Presidency. The press also learned that Kalın had undertaken the translation in the 1 hour 20 minutes-long Erdoğan-Pence meeting. On the same day, the deal between the U.S. was revealed. The U.S. would withdraw the YPG/PKK forces from the operation zone and, in exchange, Turkey would pause the Peace Spring campaign for 120 hours, which was to expire at 22.00 Turkish time (20.00 GMT) on October 22. Almost at the same time, Russian-backed Syrian troops were entering Kobani (Ayn al-Arab) and Raqqa. Russia was filling the void that might emerge from the withdrawal of the US.

Russia is back in the Middle East

Erdogan-Putin meeting is scheduled to take place in Sochi on October 22, only hours before the expiry of the deadline.
The date given for Putin and Erdoğan’s meeting was set to hours before the end of the 5-day deadline, before the Erdoğan-Pence meeting. Let’s put this coincidence aside, for now. But it will not be a mere coincidence if Putin asks Erdoğan, to co-operate with Assad regime in Syria, when Erdoğan asks Putin for the extension of the Safe Zone along the Syria border from the river Euphrates to river Tigris by the Iraqi border; 440 km long and 32 km deep to push back YPG/PKK forces, armed and trained by the U.S. Especially not, right before the talks on the writing of a new Syrian Constitution will begin in Geneva on October 30.
It’s possible to look at these developments in a different light: Russia ensured the U.S.’s withdrawal from Syria by supporting Turkey’s security concerns, unlike to its NATO ally the U.S. It even helped them reach an agreement by turning the YPG/PKK request for air-cover down. Thus, Russia strengthened its control over the whole of Syria. Moscow, which had lost its influence over the Middle East after the fall of the U.S.S.R., made an excellent turn by using the discord between Turkey and the U.S. over the PKK.
International news agencies reported on October 21 about Kurds throwing rotten potatoes and stones at the American forces as they withdrew from Syria.

Ortadoğu-Bölgedeki Siyasi ve Ekonomik Gelişmeler

Rusya, Türkiye-ABD anlaşmasına destek verdi, Suriye’de kontrolü ele aldı

Putin, Erdoğan ve Ruhani 16 Eylül Ankara Zirvesinde… Moskova, Suriye üzerinden Orta Doğu’ya dönüş yaptı.

ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun Türkiye’ye gerekirse askeri güç kullanabilecekleri yolundaki sözleri, artık Suriye’de atmak zorunda kaldıkları geri adımların bu tür saçma gözdağı verme çabalarına neden olduğunu gösteriyor. O kadar ki, bakanlığı dahi Bakanın sözlerine sahip çıkmaktan kaçınmış. Trump yönetiminin siyasi rakiplerini Türkiye’ye vurarak sakinleştirmeye çalışması artık şımarık bir küstahlığa vardı ve son bulması gerekiyor. Bunda Rusya’nın, üstelik Türkiye-ABD anlaşmasına yardım etmek suretiyle Suriye’nin tamamında kontrolü ele geçirmesinin de payı olabilir. İsminin saklı kalmasını isteyen diplomatik kaynaklara göre, 17 Ekim’de Türkiye ile ABD arasında Suriye’nin Türkiye sınırında bir Güvenli Bölge kurulması için anlaşmaya varılmasında Rusya kilit rollerden birini oynadı. Buna göre, Suriye’deki Rus yetkililer Türkiye’nin Suriye askeri harekâtına başladığı 9 Ekim öncesinde SDG yetkililerinin kendileriyle temas kurarak, ABD’nin Türkiye ile anlaşarak kendilerini ortada bırakması halinde koruma talep etmelerine, kuzey-doğu Suriye’de kendilerine hava koruması sağlanamayacağı yanıtını verdi. Bunda Türkiye’nin Rusya nezdindeki diplomatik girişimlerinin rolüne de dikkat çeken kaynaklara göre, SDG’nin ana gövdesi ve komuta kademesini oluşturan YPG/PKK bunun üzerine Türk ordusunun harekatına şiddetli direniş göstermenin yıkım olacağına karar verdi ve Suriye hükümetiyle uzlaşma yolunu seçti.
Nitekim Reuters haber ajansı, 8 Ekim’de Beyrut mahreçli haberinde “Suriyeli Kürt yetkililerin” kendilerini “sırtından bıçaklayan” ABD’ye karşı Şam’la temas kurduklarını bildirdi. ABD Başkanı Donald Trump aynı gün yayınladığı Tweet mesajlarıyla Türkiye’nin NATO müttefikliğini övdü ve Erdoğan’ı 13 Kasım’da Beyaz Saray’a davet ettiğini açıkladı.

Karşılıklı manevralar ve Trump’ın hatası

Bu manevranın bir amacı da zaman kazanarak Türkiye’nin harekâtını engelleme çabasıydı. Bir gün önce 30 Eylül’de MGK toplantısında Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’dan harekât hazırlıklarının tamamlandığı bilgisini alan Erdoğan 1 Ekim’deki Meclis açılışında bunun işaretlerini vermişti. Akar, Türkiye’nin ABD ve “NATO müttefikleriyle” ortak hareket etme kararını 3 Ekim’de ABD Savunma Bakanı Mark Esper’e, Genelkurmay Başkanı Yaşar Güler de 4 Ekim’de ABD Genelkurmay Başkanı Mark Miley’e bildirmişti. Benzeri bir mesaj aynı gün Erdoğan’ın Dış Politika ve Güvenlik Baş Danışmanı İbrahim Kalın tarafından Trump’ın yeni atadığı Ulusal Güvenlik Danışmanı Robert O’Brian’a verilecekti. Trump bir yandan Kongre’deki Erdoğan karşıtı havayı frenlemeye, diğer yandan Erdoğan’ın harekât kararını engellemeye çalışıyordu.
Ancak Trump, Erdoğan’ı Washington’a davet ettiğini açıkladığı gün ilerleyen saatlerde, yani Türkiye saatiyle 8 Ekim’i 9 Ekim’e bağlayan gece SDG adına yetki kullanan ve Mazlum Abdi, Mazlum Kobani, Şahin Cilo kod adlarını kullanan YPG/PKK şefi Ferhat Abdi Şahin’le de telefon görüşmesi yaptı. Şahin, Türkiye’nin kendileriyle “ateşkes” anlaşması yapmasını istedi. Bu ikili bir taktikti; kabulü halinde, PKK’nın Rusya destekli Suriye’yle işbirliği yapmaması karşılığında hem ABD kendilerini korumayı sürdürecek, Suriye’den çekilmeyecek, hem de Türkiye YPG/PKK’yı resmen muhatap kabul etmiş olacaktı. Trump, Şahin’in yazılı beyanını ekleyerek Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a 9 Ekim tarihli skandal mektubu gönderdi. Aynı gün Kalın, O’Brian ile bir telefon görüşmesi yaptı; sonrasında Erdoğan’ın 13 Kasım Washington ziyaretinin de konuşulduğu açıklandı. Bu görüşmenin, bir yanıltma taktiği olup olmadığını zaman gösterecek, çünkü birkaç saat sonra, 9 Ekim saat 16.00’da Erdoğan’ın emriyle Suriye’ye askerî harekât başlatıldı.
Haber resmî kanaldan ABD’ye, Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’ya Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından iletildi. Buradaki ayrıntı, Çavuşoğlu’nun NATO müttefiki ABD’li meslektaşından önce, Astana Sürecindeki ortakları Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’i arayıp bilgi vermiş olmasıydı.

Erdoğan arıyor, Putin ağırlığını koyuyor

O arada iki gelişme daha oldu. Erdoğan yine 9 Ekim’de Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’i arayarak harekâtı anlattı ve “Rusya’nın yapıcı tutumunu” övdü. 10 Ekim’de ise Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Faysal Mikdad, “ülkeye ihanet eden Kürt güçleriyle diyaloga girmeyeceklerini” açıkladı. Belli ki 1999’da Türkiye’nin zorlamasıyla Abdullah Öcalan’ı sınır dışı edip yakalanmasını sağlayan Şam, şimdi Rusya’nın desteği arkasındayken, PKK’yı kendi koşullarıyla yuvaya dönmeye zorluyordu. Nitekim Türkiye’nin “Barış Pınarı” harekâtının beşinci gününde, 14 Ekim’de SGD’nin Beşar Esad rejimiyle anlaştığı açıklandı. Trump aynı gün Türkiye’ye yaptırım kararını imzaladı; ancak Kongre bunu yeterli bulmadı.
Erdoğan 15 Ekim’de Türk birliklerinin Münbiç’i almak üzere harekâta geçeceğini söyledi. Aynı gün üç önemli gelişme daha oldu. Rus ve Suriye bayrakları taşıyan birlikler Münbiç’e girdi. Erdoğan’ın tepkisi, oranın zaten Suriye toprağı olduğu şeklinde oldu ki doğrusu da buydu. İkincisi, Türk ve Rus birlikleri ilk defa Münbiç civarında ortak devriye görevi yaptı ve Putin’in Suriye Özel Temsilcisi Aleksandr Lavrentyev, Türkiye ve Suriye’nin dışişleri, savunma bakanlıkları ve istihbarat servisleri üzerinden “gerçek zamanlı” temasta olduklarını açıkladı.
Rusya, Suriye’de güç boşluğuna izin vermeyeceğini ortaya koymuştu. Ertesi gün, 16 Ekim’de Trump, Suriye’deki birliklerini çekeceğini açıkladı. Aynı zamanda ilk kez PKK’nın adını anarak şimdiye dek “paralarını alıp” IŞİD’e karşı savaştıklarını ama artık Suriye-Rusya safına geçtiklerini söyledi.
Aynı 16 Ekim günü Washington’da Türkiye’yi zorlayan gelişmeler de oldu. Halkbank davası yeniden açıldı, Kongre’ye, Erdoğan ve ailesinin mal varlıklarının saptanmasını isteyen yeni bir yaptırım tasarısı sunuldu. Trump’tan gelen bir başka şaşırtıcı hamle ise Beyaz Saray’a çağırdığı Kongre üyelerine Erdoğan’a yazdığı 9 Ekim mektubu ifşa etmesi oldu.
Bu sırada ABD Başkan Yardımcısı Pence ve ekibi Ankara’ya yola çıkıyordu. Erdoğan, kızgınlıkla Pence ile görüşmeyeceğini, ancak Trump ile görüşeceğini söylüyordu. Trump’ın mektubu ifşa etmesi ve yeni yaptırım talepleri, günlerdir teknik hazırlık yapan Türk ve Amerikan heyetleri arasında da tartışılıyordu. (Kaynaklar bu tartışmalarda, İbrahim Kalın ile ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve eski Ankara Büyükelçisi Jim Jeffrey’nin eskiye dayanan tanışıklıklarının olumlu katkısına işaret ediyorlar.)
O arada Erdoğan’ın Putin ile bir telefon görüşmesi daha oldu. Erdoğan’ı 22 Ekim’de Soçi’de görüşmeye davet eden Putin, Özel temsilcisi Lavrentyev’i da Ankara’ya gönderdi. 17 Ekim’de Pence ve heyeti Erdoğan ile görüşmek için beklerken, Cumhurbaşkanlığının bir başka odasında Kalın, Lavrentyev ile heyetler arası görüşme yapıyordu. Erdoğan’ın Pence ile bu görşüme ardından yaptığı 1 saat 20 dakikalık görüşmede, tercümanlığı da Kalın’ın üstlendiği basına yansıdı. Aynı gün, ABD’nin YPG/PKK’yı operasyon bölgesinden çıkarması karşılığında Türkiye’nin Barış Pınarı harekâtına 120 saat, yani 5 gün ara vereceği anlaşması açıklandı. Aynı saatlerde Rus destekli Suriye birlikleri Kobani ve Rakka’ya girmeye başladı. Rusya, ABD’nin çekilmesiyle ortaya çıkabilecek boşluğu dolduruyordu.

Moskova’nın Orta Doğu’ya dönüşü

Erdoğan 22 Ekim’de 120 saatin dolmasına birkaç saat kala Putin’le görüşmek üzere Soçi’de olacak.
Putin ile Erdoğan’ın randevulaştığı tarihin, daha Erdoğan-Pence görüşmesinden önce tam da beş günlük sürenin biteceği saatlere verilmiş olmasındaki tesadüfü şimdilik bir yana bırakalım. Ama Putin’in Erdoğan’dan 30 Ekim’de Cenevre’de başlayacak Suriye Anayasa yazım görüşmeleri öncesi, şahsi barışma olmasa da yeni Suriye’nin Türkiye’nin güvenliğini de gözetecek şekilde kurulması adına işbirliği talebinde bulunması tesadüf olmayacak.
Gelişmeler başka türlü de bakmak mümkün: Rusya ABD’nin Suriye’den çıkmasını, NATO müttefiki Türkiye’nin güvenlik kaygılarına destek olarak, hatta ABD ile anlaşmasına yardımcı olarak sağladı. Böylece Suriye’nin tamamı üzerinde kontrolünü güçlendirdi ve Sovyetler Birliği’nin yıkılmasıyla Orta Doğu’da güç kaybına uğrayan Moskova, ABD’nin ve Türkiye’nin PKK anlaşmazlığını fırsata çevirerek müthiş bir dönüş yapmış oldu.
Uluslararası ajanslar ise 21 Ekim akşamı, Suriye’den çekilen Amerikan askerlerine Kürtler tarafından çürük patates ve taş atıldığı haberlerini geçiyordu.

The Middle East Political and Economic Affairs

13 unsafe questions about the Safe Zone in Syria

Turkish President Erdoğan, jointly chairs the Turkish-American meeting on Syria on Ocftober 17 with U.S. VP Pence; Erdoğan had said earlier that he would only talk to Trump. (Photo: Presidency)

Turkish President Tayyip Erdoğan and U.S. Vice President Mike Pence had agreed on October 17 upon a 120-hour (five days) process for the Safe Zone deal in Syria. We were in the last 48 of that deadline as I was writing this article. As the countdown went on, details about how the countries came to this agreement began to come to light. If applied, this deal could decimate many of Turkey’s security concerns. Some of the details on the circumstances under which the parties reached the agreement are truly unbelievable. Erdoğan and Russian Head of State Vladimir Putin will meet in Sochi on Tuesday, October 22, 2019, only a few hours before the 120-hour countdown ends. U.S. President Donald Trump will, no doubt, keep a close watch on the said meeting too. I’m hoping to share some of these details once I double check and ripened the information I got.
But at this stage, it may be beneficial to pose a few questions to understand the situation Turkey is facing.
1- Erdoğan said on October 20 that what he means by “Safe zone, is a 440 kilometers-long and 32-km-deep area extending from Jarablus on the river Euphrates to the Syria-Iraq border, by the river Tigris. Which exact area is the 32-km-deep zone that the U.S. is promising to rid of the YPG/PKK? Is it the 120 km between Tel Abyad and Resulayn that the “Peace Spring” operation, “paused as of October 17? If so will theU.S.-Turkish deal be completed and the Turkish campaign will come to an end once this box is cleared from YPG/PKK militants?
2- Will the U.S. be able to withdraw those YPG/PKK forces from this 32-km-deep zone until midnight (or 22.00 according to one account) on October 22? Will the PKK comply with the American army?

Role of Russians, role of sanctions

3- Turkish Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu said on October 20 that one of the main topics during Erdoğan-Putin meeting would be to extend the Safe Zone to 440 km since parts of the (totally 910 km border) are under the Russian-backed Syria regime forces. Does this comprise, in addition to Peace Spring campaign’s target zone, the area that includes Kobane (Ayn al-Arab) on its West side and Qamishli on the East?
4- Did NATO adversary Russia had a role in the U.S. and Turkey reaching an agreement as two NATO allies? If so, what was Russia’s role here?
5- What other factors, other than Russia, have had a part in Turkey’s decision to reach an agreement with the U.S.? Was it the reopening of the Halkbank case a day before the agreement? Was it the new sanctions proposed in the U.S. Congress, including an investigation into the “worth and assets” lth of Erdoğan and his family members, or the proposal to investigate all companies and banks backing the Syria campaign? Had these played into the agreement decision? Has the fact that these matters were discussed between Turkish and American technical committees as they prepared for the meetings on October 16 and 17 facilitate the agreement?
6- Erdoğan had said on October 16 that he would only address his U.S. counterpart Donald Trump and that he wouldn’t meet Pence. Why then, on October 17, has he accepted to have a 1 hour 20 minutes-long one on one talk with Pence? Why did he conduct the meeting between the delegations as equals with Pence -to which the Turkish press was not allowed to enter?
7- Erdoğan said on October 19 that they had made a deal with the U.S. but if the U.S. fail to “clear the region of terrorists and destroy the fortifications” within the 120 hours agreed upon, then the campaign would resume “at that very moment”. Trump on the other hand said in a Tweet message on October 20 that the process was going well. Should the U.S. demand to extend the deadline during the process of discussion with Putin, and considering the possible strains on the economy, could Erdoğan choose to indeed extend the deadline?
8- Putin’s private representative Aleksandr Laventyev whom Erdoğan’s Top Foreign and Security Adviser İbrahim Kalin had had a meeting with on October 17 right before the meeting with Pence, went to Damascus on October 19 to meet with Bashar al-Assad. Does this have to do with the enlargement of the safe zone from 120 to 440 km?

Where will all those YPG/PKK militants go?

9- Again on October 19, Erdoğan said that he will order to launch campaigns to other regions too if need be. The Syrian army has already entered Kobane and Qamishli is partially controlled by the Damascus government. Could it be possible to embark on such campaigns without consulting the 1998 Adana Protocol, which requires direct cooperation Assad’s government?
10- Russian authorities stated on October 16 that Turkish and Syrian foreign and defence ministries and intelligence services have been in contact “real-time”. On the same day, Russian foreign minister Sergey Lavrov had said that the solution laid in the Adana Protocol. In this case, will Putin tell Erdoğan to cooperate with al-Assad even if they don’t personally make peace?
11- Should the YGP/PKK comply with the U.S.’s request following the agreement with Turkey, where will they go? To Iraq along with the U.S. soldiers? Will their salary start coming from Russia instead of the U.S., making them merely change uniform and become part of the Syrian army? Or will they send their militants, who have been highly trained by U.S. officials for the past five years, off to perform militant actions in Turkey? Are these issues addressed with Russia as well?
12- If parties should keep their promises and a Safe Zone of 120 to 32 km is established will it be possible to ensure some of the Syrian refugees (a total of 3.6 million) in Turkey can go back? Mentioning the project to build new towns and villages for the refugees in the Safe Zone to encourage their return, Erdoğan said in the Parliament on October 1 that around 1 million refugees could return. Turkish officials are working on plans for the resettling of 300 to 500 thousand refugees in the current operation zone. Does international law allow the building of new cities for refugees? If so, who will fund this?
13- Will UN Secretary-General Antonio Guterres and President Erdoğan discuss this issue during the İstanbul mediation Conference on October 31, a day after the Syrian Constitution Committee’s meeting that will take place in Geneva on October 30?

And a photo-analysis…

Is the picture too complicated? It is indeed. There’s also something that personally intrigues me, though because it’s personal, I haven’t added it to the list above. Two figures come to prominence in this whole scenario: Foreign and Security Adviser İbrahim Kalın (and his post is the equivalent of former National Security Council Secretary-General) and U.S. Special Representative Jim Jeffrey. Jeffrey has his seat in the inter-committee meetings. I’m sure Kalın, too, was there but it looks like he wasn’t given a place at the table; at least, that’s what I can make out from the photo. Trump’s National Security Adviser Robert O’ Brian is pictured sitting across Foreign Minister Mevlüt Çavuşoğlu and across American Ambassador David Satterfield sits Turkish Treasury and Finance Minister Berat Albayrak, who had sparked a debate in financial circles by not showing up to the IMF meetings. But as I’ve said, I didn’t want to include these details on the above questions as they did not directly relate to the issues at hand.
I hope that I’ll be able to share my insight on these issues and answer a good number of these questions in the light of backstage developments, before Erdoğan meets Putin on October 22.