Bugün sizinle ileride gazetecilik okullarında, hatta belki siyaset ve hukuk fakültelerinde okutulsa yeri olacak bir “gazetecilik ne değildir” tablosunu paylaşmak istiyorum. İstiyorum, çünkü bu tabloyla artık Türkiye’de gazeteciliğin çıtasının bir alt basamağa düşmek üzere olduğunu tahmin ediyorum; düzey daha da düşmeden önce mevcut durumu saptamakta yarar var.
Mekân, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı son Afrika gezisinden Türkiye’ye getiren uçak… Tarih, 28 Ocak 2020’yi 29 Ocak’a bağlayan gece. Uçakta internet bağlantısı olduğu için davet edilmiş gazetecilerin Türkiye ve dünyada neler olup bittiğine dair fikirleri var, en azından isterlerse öğrenme imkânları mevcut. Türkiye ve dünyanın gündemindeki sıcak konular belli.
Elazığ depreminde ölenlerin sayısı 41’e yükselmiş, Kızılay Genel Müdürü Kerem Kınık’ın daha yer sarsıntıları sürerken halktan para istemesiyle başlayan deprem vergilerinin nereye harcandığı tartışması devam ediyor. Hatta Genel Müdürün Kızılay’ı Ensar vakfına vergiden (laf ebeliğiyle “kaçırma” değil) “kaçınma” amacıyla para aktarılmasına alet ettiği ortaya çıkmış. Sonra, bir gün önce Erdoğan’ı arayıp Libya, İran, Suriye konuşan ABD Başkanı Donald Trump, Orta Doğu planını ilan etmiş, Rusya’nın korumasındaki Suriye ordusu İdlib’i çeviren kasabalara girmiş, Ankara Şam’ı kendi toprağını geri aldığı için kınamış, Türk sınırına yeni bir göç başlamış. Daha birkaç gün önce Almanya Başbakanı Angela Merkel gelmiş, tam bir uzlaşma sağlanamamış. 130 bin metal işçisi grev kararı alınca işverenler yıllık ortalama yüzde 25 küsur zam vererek, gerçek enflasyon oranı hakkında bir fikir vermiş. ABD’den S-400 yaptırımları gelirse ekonominin ne hal alacağı belirsizliğini koruyor. Bu arada Çin’de ortaya çıkan Koronavirüs hızla yayılıyor. Bildiğiniz konular yani. Şimdi bakalım uçaktaki gazeteciler (*) ülkenin en yetkili kişisine soru sorma imkânı bulduklarında ne sormuş, nasıl sormuş?
Erdoğan’ın yanıtlarını biliyorsunuz, yine de hatırlamak isteyenler şuraya tıklayabilir. Ben sizlerle soruları paylaşıp tartışmaya açmak istiyorum. İfade ve Türkçe hatalarını olduğu gibi bıraktım.

Gazeteci soruyu böyle mi sorar?

SORU: İkisi Fransız, biri İngiliz, üç eski sömürge ülkesini ziyaret ettiniz. Neler gözlemlediniz? Onlar Türkiye’ye nasıl bakıyor? Hem Senegal’de, hem Cezayir’de halk Fransa’ya tepkili… Fransa’dan hâlâ buraya ilişik diye bahsediyorlar. Gözlemlerinizi paylaşır mısınız? (Meslektaşlarımın Cezayir’de, Senegal’de heyetten ayrılarak, turistik yerlere gidip instagrama düşman çatlatma fotoğrafları koymak yerine sokaklara dalıp halkın nabzını tutarak bu soruyu sorduğunu mu düşünüyorsunuz? Yanıtınız “evet” ise diyecek bir şeyim yok.)
SORU: İdlib’i sormak istiyorum. 2018’de İdlib’in gerginliği azaltma bölgesi olarak ilanından bugüne gerginlik azalacak gibi durmuyor. Son zamanlarda saldırılar arttı. Görünen o ki, Türkiye’ye basınç uygulayarak göç dalgası planlıyorlar. Sayın Kılıçdaroğlu’nun söylemlerinden anladığımız kadarıyla, Türkiye’ye siyaseti dizayn etmeye yönelik şantaj… “Mülteci göndeririz, altından kalkamazsınız” gibi hükümeti zora düşürecek bir şantaj. İlk zamanlar söylediğiniz bir söz vardı; AB’nin de derdi olmaya başlar anlamında. Belli oradaki Suriyelilerle Türkiye siyasetini dizayn etmek adına adeta tehdit ediyorlar. Rusya da bunun içinde görünüyor. (Siz de fark ettiniz değil mi? Ortada soru filan yok. Cumhurbaşkanına ne kadar çok bildiğini, araya CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun adını sıkıştırarak göstermek istiyor gazeteci. Tahlilinden Kılıçdaroğlu’nun “dışarıdan” siyaseti “dizayn etme” tertibi içinde Rusya’nın da bulunduğu sonucu dahi çıkarılabilir. Ama vitesi fazla yükseltmiş olacak ki, Erdoğan’ın sık sık Avrupa Birliğine (AB) “Gönderirim, gelirler” çıkışlarını, Suriye’den bize mülteci gönderilmesi “şantajı” olarak tanımlamış.)
SORU: Koronavirüs hızla yayılıyor. Çin’de çok sayıda insan hayatını kaybetti. Çok sayıda insan etkilenmeye başladı. Bazı ülkeler tedbirler açıkladı. Türkiye, insanların dolaşımını sınırlandırmak, bazı noktalarda engellemek gibi büyük adımlar atar mı? (Soru güncel. Sormak gerekli. Ama iş her ülke gibi Türkiye’nin atması zaten zorunlu olan adımlara, yani Erdoğan’ın kararına gelince “büyük” tanımını hak ediyor meslektaşımıza göre.)
SORU: Önceki gece Amerikan başkanı Trump ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdiniz. İki taraftan yapılan açıklamada Libya, İdlib ve Doğu Akdeniz konusunun konuşulduğu açıklandı. Bu kritik başlıklarda Ankara’nın mesajları ne oldu? (Güncel konu. Trump’ın planına girmese de, sorulması gerekli. Neyse ki devamında asıl konuya dair bir soru da var.)
SORU: Beyaz Saray’ın “Yüzyılın Anlaşması” olarak nitelendirdiği barış planı, biz uçaktayken Trump tarafından duyuruldu. Bu plana Ankara’nın yaklaşımı nedir? (Nihayet soru gibi bir soruyla karşılaşıyoruz. Erdoğan da zaten başlıkları belirleyen yanıtını bu soruya cevaben vermiş.)

Bu bölümde artık kopuyoruz

SORU: Ülkemizde son yıllardaki depremlerden sonra iki tavır ortaya çıkıyor; devletin tavrı, muhalefetin tavrı… Devletin tavrı son 17 yılda birçok depremde milletle dayanışma içinde. Muhalefet ise deprem üzerinden siyaset yapıyor. Millet ittifakının bileşenleri de, medyasıyla, STK’larıyla bir başka algı oluşturuyor. Son olarak Kemal Kılıçdaroğlu “Deprem vergileri nereye harcandı?” dedi. Bu tavrı sormak isterim. İkinci olarak, devletin 1999 öncesi tavrıyla, bugünkü tavrını değerlendirebilir misiniz? (Dikkat ettiniz, değil mi? Hükümet değil, devlet. Yani muhalefetin, hükümetin siyasetine değil, devletin düzenine karşı çıktığı varsayımıyla sorulmuş soru. Her demokraside muhalefetin asli görevlerinden olan vergilerin nereye, nasıl harcandığını soran muhalefet liderinin tavrını Cumhurbaşkanına sorgulatmak istiyor gazeteci. Amaç oradan manşet çıkarmak bile değil tahmin ederim. Orada bulunanlara ve kendi patronuna görevini layıkıyla yaptığını kanıtlamak muhtemelen… Zamanında ne kadar masum soruları soran meslektaşlarımıza “çanak tutma” diye takılmışız? Hepsinden özür diliyorum.)
SORU: CHP şu anda ana muhalefet gibi görünüyor ama ana muhalefetten ziyade “analara muhalefet” eden bir tavrı var. Diyarbakır’da HDP İl Binasının önünde, çalınmış evlatlarını bekleyen anneler var. Onlar ana gündeminden düşürmek istemiyorlar ve sizlere teşekkür ediyorlar. Onlara bir mesajınız var mı? (Şekerleme kâğıdı manileri düzeyindeki edebiyat parçalamasıyla, kendince hitabet sanatı sergileyerek ne yapmaya çalışıyor dersiniz? Bence bu düzeyle Erdoğan’ın da gözünden düşmüştür bu meslektaş, her kimse, ama uçaktan görevini yerine getirmiş insanların iç rahatlığıyla memnun inmiştir, tahmin edebiliyorum.)
SORU: 2018 yılında yaşanan kur krizinden sonra ekonomide bu yıl bir toparlanma gözleniyor. Diğer yandan ABD’nin S-400’lerle ilgili CAATSA yaptırımlarını Nisan ayında yeniden gündeme getirme olasılığı beliriyor. Bu konuda düşünceleriniz nelerdir? Sayın İbrahim Kalın’ı görevlendirmiştiniz, ABD tarafı ile S-400 komisyonu kurulmasıyla ilgili. Bu konuda bir ilerleme var mı? (İlk cümledeki “toparlanma” girişiyle bir yumuşatma çabası dikkat çekse de, doğru zamanda, gündemle bağlantılı sorulmuş bir soru daha. Erdoğan’dan da yanıtını almış ama haberlerde pek okuyamadınız. Çünkü yanıt, herhangi bir gelişme olmadığı.)
Hayır, Elazığ depremiyle ortaya çıkan Kızılay skandalı, işsizlik, hayat pahalılığı, İdlib’ten gelen göç dalgasının boyutları, yüzbinlerce Suriyelinin daha ülkemize gelmesine dair ne tür önlemler alındığı, hapisteki gazeteciler, aydınlar ve aklınızdaki diğer sorular yok.
Şimdi daha açık sanırım, düzey bir kademe daha düşmeden mevcut durumun fotoğrafını çekme isteğim. Korkarım bu gidiş devam ederse, medyadaki bu ağır tablo da hafif kalacak.
Benim hayret ettiğim, bu ekipten İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun ailesiyle geçirdiği bir hafta sonuna dair de bir “Bay Kemal” sorusunun çıkmamış olması. Gerçi o konu medyada yeterince, hatta şu ağır gündeme bakacak olursak gereğinden fazla işlendi. Konunun haber değeri olduğu bir gerçek… Ancak deprem vergisinin nereye harcandığının hesabının sorulamadığı, tarihi cumhuriyetimizden eski Kızılay’ın harcanan milyonlarının hesabının sorulamadığı ülkede, İmamoğlu ailesiyle yaptığı iki günlük tatilin hesabını sonunda kameralar karşısında veriyor.
Makbul sayılan gazetecilerin Cumhurbaşkanına neyi, nasıl sorduğundan belli değil mi memlekette gazeteciliğin geldiği yer? Memleketin geldiği yer…

(*) Gazetecilerin kim olduğuyla uğraşmayacağım, hiç biri özel olarak üzerine alınmasın, ya da isteyen alınabilir. Aralarında yıllarca birlikte çalıştığımız, bu tür gezilerde haber kovaladığımız kişiler de bulunuyor. Cumhurbaşkanının bir başka gezisinde, başka isimler de olabilirdi o tabloda ama emin olun nelerin nasıl sorulduğu fazla değişmezdi. O nedenle isimlerden çok tipolojinin nasıl evrildiğine, nereden nereye geldiğine dikkat çekmek istiyorum.

Comments

  1. ABD gezisinde Trump’a soru soran “gazeteci” bana cok geri kalmis gibi, gelismemis gibi, cocuk gibi, boyle babaciginin kizi gibi gelmisti, Trump da atlamadan “Turk hukumetinin gorevlisi olmadiginiza emin misiniz, gazeteci oldugunuza emin misiniz?” diyerek bunu vurgulamisti.. gercekten uzulmustum ve bu kadar kisa surede bu kadar ciddi entellektuel erozyona sasirmistim.. ali veli ayse fatma hic onemli degil, ulkenin kalitesi nerelere geldi ne hale getirdiler nasil toparlariz onemli olan bu.. Murat Bey lutfen var olmaya devam edin, hala sonmemis isik gibisiniz, ozellikle simdi var olmaniza ihtiyac var.. (ve bunlari cok dindar bir insan ve eski ak partili biri olarak soyluyorum)

Bir Cevap Yazın