Selva Demiralp

Prof. Dr. Selva Demiralp, Koç Üniversitesi öğretim üyesidir ve para politikası ve merkez bankacılığı dersleri vermektedir. selvademiralp.com

“Virüsten etkilenen daha az tüketiyorlar. Dolayısıyla ihracat pazarlarımız daralıyor.” (Fotoğraf Pixabay’den alınmıştır.)

“…Cehennem dünyaya salgın üflüyor nefesiyle”
Hamlet

Shakespeare’in yukarıdaki betimlemesini andıran günlerden geçiyoruz. Koronavirüs sonunda Türkiye’ye de geldi. Virüsün ne kadar sürede kontrol altına alınacağı öncelikle sağlık hizmetlerinin etkinliğine, alınan kararların isabetliliğine ve tabii ki vatandaşların sağduyulu hareket etmesine bağlı olacak. Bütün bunlara ilave olarak global çapta koordinasyon ve işbirliği de bir o kadar önemli. Çünkü siz ne kadar çabalasanız da eğer diğer ülkeler aynı titizliği göstermezse sınırlarınızı kapatmadığınız sürece problemi çözebilmek imkansız.

Bu noktada Türkiye’ye has ilave bir zorluk virüsün görüldüğü komşu ülkelerden İran’ın ABD ambargosu nedeni ile virüsü kontrol altına alma konusunda gerekli teknolojiye erişememesi durumu olabilir.
Virüsün yayılmasının engellenmesinde en etkin yöntemin izolasyon olduğu belirtiliyor. Evden dışarı adımınızı attığınız anda en basitinden cüzdanınızdan çıkardığınız paranın el değiştirmesi bile virüsün yayılmasına uygun ortam sağlıyor.

Arz etkisi

İnsanların evlerine kapanmaları ekonomik açıdan çok ciddi bir problem. İşyerlerine gidilemeyince üretim ister istemez yavaşlıyor. Olay bununla da kalmıyor. Arz etkisi, ara malı üretimini de etkileyerek dünyanın geri kalanına yayılıyor.

Virüsün ilk görüldüğü ve en çok hasar verdiği ülke olan Çin, önemli bir ara malı ihracatçısı. Çin’de virüs nedeniyle ara malı üretiminin durması, global tedarik zincirinde aksama yaratıyor. Yani virüs Türkiye’ye hiç gelmese dahi, Çin’den (ya da Çin’den aldığı aramalı işleyip bize satan üçüncü bir ülkeden) ithal ettiğimiz ara mallarının tedariki aşamasında tıkanmalar yaşıyoruz. Bu da bizim üretimimizi olumsuz etkiliyor.

Kısa dönemde alternatif tedarik zincirleri oluşturabilmek ya da Çin’den ithal edilen ürünleri kendimiz üretmek gibi fikirler olası değil. Daha yüksek bir maliyetle başka bir ülkeden ithal etmeye razı olsak bile virüsün global olarak hızla yayıldığı göz önünde bulundurulduğunda bunun uzun soluklu bir plan olamayacağı görülüyor.

Bu faktörler arz tarafındaki gelişmelerin büyümeyi olumsuz etkileyeceğini gösteriyor. Arz tarafında Türkiye açısından bir olumlu gelişme ise petrol fiyatlarındaki düşüş olacaktır.

Talep etkisi

Virüsün talep üzerindeki etkileri değişik yollardan geliyor. Öncelikle karantina uygulaması altındaki bir ülkede insanlar evden çıkamadıkları için ister istemez tüketim azalıyor. Diğer taraftan üretimdeki yavaşlama nedeni ile bazı şirketler kapanıyor, maaşlar ödenmiyor bu da tüketimi vuruyor. Üçüncü olarak virüs bir taraftan moralleri bozarken bir taraftan panik ve belirsizlik yaratıyor. Bu ortam ise hem hanehalkı tüketimini hem de yatırım harcamalarını olumsuz etkiliyor.

Hizmet sektörü talepteki daralmadan en olumsuz etkilenen sektörlerin başında geliyor. Virüs nedeniyle iptal edilen tatiller, konferanslar, gidilmeyen tiyatro, sinema, ve restoranlar telafisi zor olan etkinlikler. Türkiye gibi turizm gelirlerinin büyük olduğu ülkeler için bu ciddi bir sorun. Virüs Türkiye’de hemen kontrol altına alınsa dahi bize en çok turist gönderen Rusya, Almanya ve İngiltere gibi ülkelerde salgın devam ediyorsa bu ülkelerden turist kabul edemeyiz.

Benzer şekilde dayanıklı tüketim mallarına olan talep de panik ve belirsizlik ortamlarında erteleniyor. Gıda ya da giyim gibi ihtiyaçlarınızı erteleyemeseniz de alacağınız ürün elektronik eşya ya da buzdolabı ise ortalık sakinleşmeden, bir ay sonraki iş durumunuzdan emin olmadan almak istemiyorsunuz.

Talebin bir de global boyutu var. Virüsten etkilenen ülkeler ekonomik olarak yavaşlayıp daha az gelir elde ettiklerinden daha az tüketiyorlar. Dünyanın geri kalanından yaptıkları ithalat azalıyor. Dolayısıyla ihracat pazarlarımız daralıyor.

Atılması gereken adımlar

Olayın temelinde bir virüs yattığı için öncelik elbette sağlık tedbirlerinin hızlı ve etkili olarak alınması. Diğer ülke örneklerinde maliye politikasının sağlık sektörüne kaynak aktarımı gözlemliyoruz. Virüsün ekonomik etkilerine karşı geliştirilecek politikalarda ise şeffaflık ve koordinasyonun önemi vurgulanıyor. Burada hem ülke içinde para ve maliye politikalarının koordinasyonu hem de diğer ülkelerle koordinasyon gerekiyor. Tek başına açıklanan ve bir bütünün parçası olarak algılanmayan adımlar etkisiz kalıyor.

Ne yapılmamalıya örnek olarak Trump’in böylesi bir zamanda Fed’e sataşması gösterilebilir. Panik ortamında kredibilitesi yüksek bir merkez bankasının piyasaları sakinleştirici rolü her zamankinden daha önemli. Para politikasından bihaber Trump’ın Fed’e işini öğretme çabaları ise en son ihtiyaç duyulan şey.

Virüsün yarattığı ekonomik zararın önemli bir boyutu panik ve karamsarlığın getirdiği güven kaybından kaynaklanıyor. Bu nedenle ülkelerin hem hastalarla ilgili test ve istatistikler hem de attıkları adımlar konusunda son derece şeffaf olup güven tahsis etmeleri çok önemli. Eğer bu güven sağlanamazsa insanlar “ne olur ne olmaz” psikolojisinden çıkmakta zorlanacak, harcamalarını erteleyecek, bu da virüsün yarattığı daraltıcı etkiyi artıracaktır.

TCMB ne yapmalı?

Virüs global ekonomi üzerinde daraltıcı bir etki yaptığından Fed’in başını çektiği gelişmiş ülke merkez bankaları genişlemeci para politikası uygulamalarına başladılar. Ancak buradan yola çıkıp TCMB’de bir faiz indirimine gidebilir diyebilmek zor. Çünkü risk iştahının düşük, panik duygusunun ise yüksek olduğu şartlarda “güvenli liman” duygusuyla ABD dolarına ilginin arttığını gözlemliyoruz. 2007 krizi sonrasında Fed politika faizini 0 alt bandına çektiği dönemde bile TL’nin dolar karşısında değer kaybettiğini unutmayalım. Dolayısıyla TCMB’nin temkinli olmasında fayda var.