Sönmez Köksal

Emekli Büyükelçi, Emekli MİT Müsteşarı

ABD’nin New York şehrindeki Birleşmiş Milletler Genel Merkezi. Covid-19 salgını nedeniyle Güvenlik Konseyi toplantıları da video-konferans yöntemiyle yapılıyor. (Foto: BM)

Covid-19 salgını sonrasında küresel siyasi dengeler bakımından iki zıt dinamiğin hareket halinde olacağı söylenebilir. Ulusal düzey için geçerli olan ilk dinamik, pandeminin yarattığı olağanüstü durumda ortaya çıkan eksiklerin üzerine gidilmesi, gerekli reformların planlanıp uygulanması, daralan kaynakların yönetilmesi düzleminde gelişecek. Bu çerçevede genel olarak Devletin işlevleri, vatandaşa karşı sorumlulukları, sağlık sisteminin kapsayıcılığı, ulusal üretim zincirlerinin sürekliliğini sağlama becerisi gibi çeşitli alanlarda vatandaşların güvenliğini sağlama kapasitesi sorgulanacak. Bunun yanında ülkelerin bir çoğu iç siyasette ortaya çıkacak yeni talepleri, hesaplaşmaları, sosyal sarsıntıları, muhtemel kitle hareketlerini göğüslemek durumunda kalacaklar. İkinci dinamik ise buna paralel olarak üretimi harekete geçirip mal ve hizmet dolaşım serbestisini ayakta tutmaya çalışırken, ülkeler aynı zamanda çarkları dönmeye başlayan yeni dijital dönem dinamiğinin global açıdan ulus ve devlet yapıları üzerine bindireceği yeni yük ve sorunları göğüslemek ve yönetmek zorunda kalacaklar. Bu iki dinamiği kontrol yeteneğini ve toplumu organize etme becerisini ortaya koyacak ülkelerin orta ve uzun vadede ön plana çıkmaları beklenir.

Devlet ve rejim: tekno-otoriter kapitalizm mi?

Böylesine kaotik bir dönemin yönetimi söz konusu olduğunda bazı çevrelerde “sharp power” [“kurnaz güç” olarak çevirmek mümkün-editör] kavramının gündeme alındığı görülüyor. Bu çerçevede tartışılacak önemli soru şu olacak: Kitlelerin sürekli nabzını tutan, o itibarla da enerji, iklim, çevre konularına duyarlı, seçim, danışma gibi mekanizmaların karar süreçlerini yavaşlattığı, bununla beraber zamanla kendisini yenileme gücü olan liberal demokratik kapitalizm mi? Veya Çin modeli devletin teknokrat bürokrasi tarafından yönetildiği, yasalar bulunmakla beraber devletin bunların uygulamalarından muaf tutulduğu, meşruiyetini ekonomik büyümeden alan organize tekno-otoriter kapitalizm mi? yoksa her iki sistemin evrileceği melez rejimler mi daha başarılı olacak ? Bu soruların –şimdilik teorik planda- bir tartışmayı davet ettiğini biliyorum. Önümüzdeki yıllarda krizin alacağı seyre göre ve –doğurabileceği çok önemli sonuçlarla– devlet yönetim sisteminin ve rejim konularının yoğun biçimde gündemimizde yer alacağı muhakkak. Öte yandan, krizden çıkmayı beceremeyip zaten zayıf olan devlet yapılarının çökeceği coğrafyalarda çetelerin ve/veya meşru gücü sindiren güç odaklarının ortaya çıkacağı ochlocracy denen rejimlerin istikrarsızlığı daha da arttıracağı bir gerçek.

ABD-Çin ilişkileri belirleyici olacak

ABD-Çin ilişkilerinin seyri önümüzdeki dönemlerde global dengeleri etkileyici en önemli unsur olacak. Ekonomisinin gösterdiği büyük performans neticesinde, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra rakipsiz gibi görünen ABD karşısında bugün Çin tek rakip haline geldi. 2008 Pekin Olimpiyatlarına kadar sessiz, ihtiyatlı, bölgesini önceleyen politikalardan sonra 2013’de lanse ettiği Kuşak ve Yol projesiyle adeta dünya sahnesine çıktı ve o tarihten sonra proaktif (ön alıcı), mültisektör (çok sektörlü), global ve denizleri kontrol amaçlı politikalara geçiş yaptı. 2019 yılında açıklanan Çin Savunma Siyaseti Beyaz kitabında Çin’in “…kendi değer ve iş birliği modeline dayalı global güvenlik mimarisi kurmakta kararlı” olduğu ifadesi amacını açık biçimde ortaya koyuyor. Buna mukabil 2017 tarihli ABD Güvenlik Strateji Belgesinde Çin’in ana tehdit olarak gösterildiği biliniyor.
İki ülke arasında Trump’ın başlattığı ticaret ihtilafı rekabetin sadece görünen veçhesi oldu. Aslında rekabetin jeopolitik, ekonomik, güvenlik, ekolojik ve teknolojik olmak üzere bütün alanları global boyutta kapsayıcı niteliği var. İki ülke arasında son 20 yıldır ticari ilişkilerdeki istikrarın siyasi ilişkileri dengeleyici etkisinin kaybolduğu ve öncelikli olarak teknoloji alanındaki rekabetin diğer ilişkilerin önüne geçerek uluslararası sistemi de etkisi altına almaya başladığı görülüyor. Bu alandaki rekabet sadece ekonomik kazanç sağlamak değil, bunun çok ötesinde 5G ve diğer geleceğe dönük alt yapı teçhizatı kullanarak güvenlik politikalarını, jeopolitik ve ideolojik açılardan etki altına alma ihtimalidir.

Sadece ticaret değil; teknoloji ve istihbarat

Doğan endişe ve riskleri körükleyen en önemli unsur da 2017 tarihli Çin İstihbarat Yasasının 7. Maddesinin bütün Çin vatandaşlarını devletin istihbarat faaliyetlerini desteklemek, işbirliği yapmak ve katkıda bulunmakla mükellef kılmasıdır. Huawei konusunda çıkan ihtilafın özünde bu endişelerin yattığı biliniyor. Espiyonaj, sabotaj gibi tehditler dışında teknolojik nüfuzun sağlayacağı avantaj ile asıl yapay zekâ, biyoteknoloji, big data vb alanlara sızarak siyasi ideolojik düzenin etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu gelişme de bizi sözünü ettiğim devlet-rejim yapılanması tartışmasına götürüyor. Böylece, farklı ve rekabetçi iki ekosistem arasında boyutlanacak bu durum, Türkiye dahil birçok devleti ve özellikle yükselen ekonomileri, dijital alt yapı geliştirilmesi alanında ABD -Çin tekno-ulusal rekabetinin tam ortasında bırakacaktır.
ABD-Çin rekabetinin bir yan ürünü olarak dijital dünyanın iki ayrı sisteme bölünmesi (Splinternet) bazı çevrelerce muhtemelen bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Belki de sürtüşmelerin ve artan jeopolitik baskıların yaratacağı rekabet duyguları düşmanlaştığı taktirde –bir zamanlar yaşanan Soğuk Savaş gibi dünyanın bu defa teknolojik açıdan tekrar iki kampa bölünmesi sonucunu doğuracaktır. Bu alandaki gelişmeleri sadece izlemekle yetinmemek, alınacak kararların uzun vadede doğurabileceği muhtemel sonuçları iyice hesaba katmak gerektirecektir.

Dünya beşten büyüktür, ama…

BM Güvenlik Konseyinde veto yetkisi olan beş daimi üye [ABD, Rusya, Çin, İngiltere, Fransa] sistemi uzun süredir tartışılıyor. Mevcut Güvenlik Konseyi yapısının global gerçek güç dengelerini yansıtmadığı bir gerçek. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Dünya 5’den büyüktür” saptaması en iyi şekilde ifade ediyor. Durum böyle olmakla beraber 5 daimi üyenin kendi aralarındaki mevcut denge ve münhasır veto yetkisini sıkı sıkıya sahiplenmeleri, bu kuruluşun kendisinden beklenen misyonu yerine getirmesinin önündeki en büyük engel.
P5 olarak bilinen Beşler arasındaki dengenin önümüzdeki dönemde nasıl şekilleneceği önemli. İngiltere’nin tek başına küresel oyuncu olma hevesinin tarihsel kökleri olduğunu biliyoruz. Popülist politikacıların bu refleksi tahrik etmesi sonucu AB üyeliğinden ayrılmış oldu. Bu durumda Fransa, Konsey’de tek AB temsilcisi olarak kaldı.
Ekonomi planında, 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan Bretton Woods sisteminin güncel koşullara uydurulması için zaman içinde değişik adımlar atılmakla beraber bunlar hem çok yavaş hem de içerik itibarıyla yeterli sayılmadı. Örneğin IMF’deki oy dağılımının durumu ilginç. En fazla oy sahibi on gelişmiş ülkenin statü gereği oy toplamı %59,11 iken bu ülkelerin global ekonomideki payları 2017 itibarıyla sadece %39,38. Buna mukabil, yükselen ve sınırdaki ülkelerin statü gereği oy toplamı %42,54 iken global ekonomideki payları %59,18 olmuş.

Dünya Ticaret Örgütü kavgası

Bu konuda başı çeken Çin’in politikaları üzerinde etraflıca durmak gerekiyor. Zira, geliştireceği politikaların sistemin hangi istikamete evrileceğinin en önemli etkeni olacak. Bu arada, Çin’in kendi ağırlığını tam hissettireceği paralel bazı kuruluşları örneğin veto hakkının bulunduğu Asya Altyapı Yatırım Bankası (AIIB) ve Rusya Federasyonu, Brezilya, Hindistan ve Güney Afrika ile kurucusu olduğu Yeni Kalkınma Bankası (NDB) yanında bu arayışlarını sürdürdüğü de biliniyor.
Çelişkili gibi görünen husus Trump’ın sırtını çevirdiği Dünya Ticaret Örgütüne son dönemde – sistemden büyük ölçüde yararlandığı için – Çin’in giderek sahip çıkmasıdır. Bu çelişkilerin nasıl evrileceği yakından takip edilmesi gereken hususların başında geliyor.
BM sisteminin, uluslararası güç dengelerini gerçekçi biçimde yansıtan bir yapıya dönüştürülmesi arayışlarının önümüzdeki dönemde de artarak sürdürülmesi muhtemeldir. Bu çerçevede P5 ve diğer bazı grupların daha da kenetlenmesine yol açan “yüksek sesli” politikalar yerine, değişik orta paydalarda buluşacak çeşitli ülke gruplarıyla sessiz diplomatik faaliyetlere öncelik verilmesi daha verimli olabilir.

İlk değişen DSÖ olabilir

BM sisteminin parçası olarak virüs krizinin ön plana çıkardığı Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) misyon, yapı, yetki vb. açılardan bu dönem sonrası değerlendirilmesi gerekeceği muhakkak. BM ihtisas kuruluşları denen teşkilatların zamanla bürokratik, katı kendi kendini besleyen mekanizmalara dönüştükleri de bir gerçektir. Dönem sonu çıkarılacak derslere hazırlanılması ve çözüm reçeteleri üzerinde şimdiden çalışılması herhalde yararlı olur.
Ayrıca, uluslararası düzeyde çözümlenmesi gereken bir diğer önemli konu da dijital alanda devrim niteliğindeki gelişmelerin küresel planda düzenlenmesi çalışmaları olacaktır. Kısacası önümüzdeki dönem başta Dışişleri olmak üzere, bütün kurumların – gerçekçilikten kopmadan – hayal güçlerini harekete geçirerek fikri hazırlık içinde olmaları çok önemli.
* Sırada Avrupa Birliği, NATO, Orta Doğu ve Türkiye.